Post has attachment
https://www.youtube.com/watch?v=CiEznvSguXA
8.000 Kilometre Öteyi Görüyordu…
Kayıpları bulan adam: Gerard Croiset
Hollandalı ünlü duru görücü ve şifacı Gerard Croiset, ölü ya da diri kayıp kişilerin yerini saptamada çok başarılı oldu. Polisle yaptığı çalışmalar çoğunlukla gazetelerin baş sayfalarında yer aldı.
24 YAŞINDAKİ KIZI Carol’ın kayboluşun­dan 8 hafta sonra Profesör Walter E. Sandelius, onu bulmak için her yolu denemeye hazırdı. Carol’ı Amerika Birleşik Devletleri’ nin Kansas eyaletinin Topeka kentindeki bir hastaneye gidişinden sonra gören olmamıştı. Fotoğrafların tüm ülkeye dağıtılmasına rağmen henüz bir haber alınamamıştı.
Son çare, Croiset’ye geliyor
Kansas Üniversitesi’nde siyasi bilimler profesörü Sandelius, bir gün psişik yetenekleri aracılığıyla ölü ya da diri, kayıp kişileri bulmakla ve suçları aydınlatmakla ün salan Hollandalı durugörücü ve şifacı Gerard Croiset’e ilişkin bir haber okudu.
Kızını bulmak için, denenmedik yol bırak­mamış olan Sandelius, 11 Aralık 1959’da Utrecht Üniversitesi’ne telefon açtı. Croiset ile uzun yıllar birlikte çalışan parapsikolog profesör Willem Tenhaeff ile konuştuktan sonra, ertesi gün, Croiset’in Tenhaeffin bürosuna geleceği saatte yeniden telefonlaş­mak üzere anlaştılar.
Öngörü yeteneğini ölçmek için yapılan Zener kartı deneyinin elektronik benzeriyle birlikte görülen Croiset. Tahminleri genellikle ortanın oldukça üstündeydi
Kayıp kızı “görüyor”
Ertesi günü Croiset telefonda Kansaslı profesöre şunları söyledi: “Kızınızı geniş bir çimen­liği aşıp bir kemeri geçerken görüyorum. Şimdi onu, dükkânların olduğu bir yerde görüyorum, dükkânların hemen yanında büyük bir su var. Suda birçok iskele ve küçük kayıklar var. Onu, orada bir kamyonda, büyük kırmızı bir ara­bada giderken görüyorum.” Sandelius, sabırsızlıkla kızının hâlâ yaşayıp yaşamadığını sordu. Croiset şöyle cevap verdi: “Evet, hiç üzülmeyin 6 gün sonra ondan bir haber alacaksınız.”
8000 km öteyi “görebiliyor”
Croiset’in söylediği gibi, altıncı günün sabahı saat 8’de Sandelius, Tenhaeff e telefon etmek üzere alt kata indi. Ahizeyi kaldırırken gözü oturma odasına takıldı ve gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Kızı, divanın üstünde oturuyordu. Daha sonra, Croiset ile yapılan soruşturmada, Croiset’in 8000 kilometre öteyi “görebildiği” ve Carol’ın her hareketini umulmadık bir kesinlikle tanımladığı saptandı.
Hollanda’nın su kanalları
Bu olay, Utrecht Üniversitesi’nin dosyalarında saklanan, ayrıntılı olarak incelenmiş bu tür yüzlerce olaydan yalnızca biridir. Jackson Harrison Pollack’un “Durugörücü Croiset” adlı kitabında da bu tür olayların birçoğu incelenir. Ne var ki, olayların hepsi de böyle mutlu bir sonla bitmiyor. Kayıp kişinin öldü­ğünü yakınlarına bildirmek de genellikle Croiset’e düşüyor. Çünkü olayların bir çoğunda, kayıp kişi, Hollanda’nın su kanalla­rına düşüp boğulan çocuklardır.Beş çocuk babası Croiset, kızı ya da oğlu kaybolmuş perişan ana-babalara her zaman yardım etmeye hazırdı ve yaptığı iş karşılı­ğında da kesinlikle para almazdı.
1963 de Croiset, Hollanda polisine şunları söyledi: “Ceset burada. Onu arayabilirsiniz.” Croiset sadece psişik güçleri aracılığıyla, kaybolan çocuğun cesedinin Viiet Kanalında olduğunu buldu
Boğulduğu yeri söyledi
Wimpje Slee adlı bir erkek çocuğu kayboldu­ğunda, Croiset, çocuğun amcasına telefon ederek çocuğun suya düşüp boğulduğunu ve cesedin köprünün yanında olduğunu söyledi. Daha sonra, 19 Nisan 1963 Cuma günü daha güçlü bir izlenim edinebilmek amacıyla, Croi­set, çocuğun amcasıyla buluştu. Görüşme sırasında, Croiset, Wimpje’nin eğik bir yel değirmeni bulunan küçük bir evin yakınında boğulduğunu söyledi. Fakat cesedin orada olmadığını da sözlerine ekledi. Bununla bir­likte, bir sonraki salı günü, çocuğun cesedi­nin, söz konusu evin yakınında bulu­nabileceğini ileri sürdü.
Yine haklı çıktı!
Hague kentindeki gazeteler, salı gününden önce Croiset’in kehanetini yayınlayarak oku­yucuların da olayı izlemelerini ve tanık olma­larını sağladılar. Salı günü, 23 Nisan’da, Croiset’in önceden söylediği gibi, söylenen yerde, Vliet Kanalı’nda bulundu. Haagsche Courant gazetesi olayı şu başlıkla verdi: “Cro­iset bir kez daha haklı çıktı.”
Çok tanınıyor
Croiset’in fotoğrafları Avrupa ve İskandi­navya gazetelerinde hep yer alır. O, yarım düzine ülkede kayıp insanların araştırılma­sında polise yardım etmiş ve parapsikolojinin önde gelen araştırmacılanyla deneylere katıldı. Fakat, profesör Tenhaeff, bu araştır­macılar arasında, Croiset’in sadakatle bağlandığı tek kişidir.
Yardım etmeyi seviyor
Profesör Tenhaeff in incelediği 47 duyarlı kişi arasında Croiset, kuşkusuz, bir yıldız gibi parlamaktadır. Araştırmadan kaçınan diğer durugörücülerin aksine, Croiset, üniversiteye daha yakın olabilmek ve araştırmalara daha rahat katılabilmek için 1956 yılında Utrecht’e taşındı. Bir olayı çözümledikten sonra kendisine teklif edilen paraları geri çeviren Croiset’in istediği tek ödül, olayın bir raporunun profe­sör Tenhaeffe verilmesiydi. Bu nedenle, Utrecht arşivleri, durugörü olgusunun birçok örneğini barındırıyor.
Utrecht Üniversitesi’nden Profesör Tenhaeff, Utrecht Polis Şefi ve Gerard Croiset. Bu kişiler üçlü bir ekip oluşturmuşlardı. Croiset, polise kayıp kişilerin araştırılmasında yardım ediyor, Profesör Tenhaeff de Croiset’in yeteneklerini, yaptıklarını inceliyordu. Dünyada Croiset kadar sıkı bir şekilde incelenmiş çok az duyarlı kişi olduğu belirtiliyor
Nasıl “görüyor?”
Bununla birlikte, yoğun araştırmacılara konu olmasına rağmen, Croiset’in kendisi, hiçbir zaman psişik gücünün nasıl çalıştığına ilişkin kesin bir bilgiye erişemedi. Durugörü olayını, Croiset, bir keresinde şöyle tanımlamıştı.
“Önce ince bir toz bulutu etrafı kaplıyor. Nokta biçimindeki bulut, çizgilere dönüşüyor. Bu çizgilerden de iki ve üç boyutlu şekiller, manzaralar doğuyor.”
Croiset’in görüntüleri genellikle siyah-beyaz olmasına rağmen, ceset işin içine girdi­ğinde renkli resimler de oluşabiliyor.
Kayıpları bulmada çok başarılı
Croiset’in polisle işbirliği, kimi zaman, halkın gözündeki imajını gölgeliyor. Başarılı bir psi­şik dedektif olduğu kesin. Fakat Croiset, yan­lış bir seçim yaparım korkusuyla bazı hırsızlık ve cinayet olaylarına karışmakta tereddüt edi­yor. Örneğin, cinayet yerinde bulunan bir kişiyi ayrıntılı olarak tanımlayabiliyor.
Fakat ona göre bu kişinin o yerde tesadüfen bulunan masum bir kişi olma ihtimali de var. Gerçekten de, Croiset, polise değerli ipuçları verebilmesine rağmen, polisiye olayların % 90′ ında suçluyu bulmakta zorluk çektiğini söylüyor. Öte yandan normal kayıp olaylarında Croiset’in % 80 başarı sağladığı söyleniyor.
Artık yaşamıyor
Gerard Croiset, 20 Temmuz 1980’de 71 yaşında öldü. O, dünyanın en sıkı şekilde kontrol edilen ve deneylere tabi tutulan duyarlı birkaç kişisinden biriydi. Utrecht Üniversitesi’ndeki araştırma dosyaları, daha yıllarca bilim adamlarının ilgisini çekip onları şaşkınlığa düşürmeye devam edeceğe benziyor.
http://ilhanberatyilmam.com/?p=476#more-476
kaynak: http://ilhanberatyilmam.com/?p=479#more-479

Post has attachment
Özel güçler-Psişik güç

Post has attachment
Karabasan
Karabasan TDK sözlüğünde “Sıkıntılı ve korkulu düş, kâbus” diğer anlamı ile de “Bir kimsenin içinde bulunduğu karmakarışık, sıkıntılı ruh durumu” olarak tabir edilmiş.
İçinden çıkılması zor bir durum olarak ta tarif edilebilir. Peki bu durum nasıl oluşur ve özellikle AstralSeyahat çalışmaları sırasında meydana gelen bu durumdan nasıl kurtulabiliriz.
Öncelikle fizyolojik nedenleri üzerinde duralım. Uyku esnasında bedene rahatsızlık verecek bir durum meydana geldiğinde; tuvalet ihtiyacı hasıl olmuştur veya bir yanımız üşümüştür üzerimizi örtmemiz gerekir fakat uykunun ağırlığından dolayı da bedensel ihtiyacı karşılamayı erteleriz. Bu esnada fizik bedenden gelen ihtiyaç uyarıları ile ağır uyku halinde olan kişi katalepsi (Hipnozda ilk evre – kaskatı kesilme durumu) durumu yaşayabilir. Uyku esnasında enerji beden diye tabir ettiğimiz ruh ile beden arasında irtibat bilincin kapanması ile farklı bir boyuttadır. Aşırı uyaranlar kişiyi normalden önce bilincinin açılmasına neden olursa yani; Bilinç erken açılır veya enerji beden erken eski konumuna çekilirse her iki beden birbirine tam olarak oturmadığı için böyle bir durum yaşanabilir.
Bu nedenler arasında günlük yaşanan ve bilinçaltına atılan sorunları, sıkıntıları ve çözülememiş konuları da ekleyebiliriz. Uykunun kalitesini bozan bu gibi durumlarda böyle bir olayın yaşanmasına neden olabilir.
Böyle bir sorun yaşandığında sakin olunmalı, hiçbir şekilde tepki vermemeli sadece olanları gözlemleyip beklemelidir. Bir süre sonra ortadan kalktığını herkes zaten biliyordur.
Bunun dışında bizi ilgilendiren asıl karabasan olayı Cinlerle ilgili olandır. Ülkemizde parapsikoloji alanında akademik düzeyde bir çalışma olmadığı için karabasan olayı ile ilgili sadece fizyolojik ve tıbbi nedenler üzerinde durulmaktadır. Bizzat yaşadığım ve üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduğum için bu konuda çok rahat yazabilirim.
İster Astralseyahat çalışmaları ister diğer parapsikolojik çalışmalar olsun insan yaşadığı 3 boyutlu madde alem dışına yaklaştıkça o alem dışındaki varlıklar da kişiye daha kolay nüfuz edebilir hale geliyor. Bunu şu basit örnekle açıklayabiliriz.
Uzakta bir ateşin yandığını görürsünüz ancak sadece ışığını görür ısısından etkilenmezsiniz. Yaklaşırsanız sadece ışığın şiddeti değil ısının şiddeti de sizi etkilemeye başlar. Bu etki sizin mesafenizle doğru orantılıdır. Bu durumun karşılıklı olduğunu düşünebilirsiniz.
Bizler istesek te istemesek te çalışmalara başladığımız andan itibaren yani 3. boyut dışına çıkma girişimlerimizden itibaren bu etkiye veya etkilere maruz kalabiliriz. Bu çalışmaları 100 basamaklı bir merdiven olarak ifade edecek olursak astralseyahate çıkmak için araştırmak ve bir şeyler yapmaya başlamak birinci basamağa adım atmak demektir. Alıştırmalar yaptıkça ve ilerledikçe basamakları tırmanmaya başlar ve 100. basamaktaki dış aleme yaklaşırız. Sadece biz değil doğal olarak o alemde bize daha yakın hale gelir.
Bu nedenlerden dolayı kişi bazı etkilere maruz kalabilir. Kişinin ruhsal yapısı veya genel yaşantısı bu etkilerin nasıl olacağını da belirleyen önemli bir unsurdur. Eğer kişi Manevi bir kalkana sahipse yani dini bir yaşantısı varsa bu etkiler manevi yardım şeklinde de görülebilir veya kişinin ruhsal yapısı güçlü ise olumsuz etkilere maruz kalmayabilir veya manevi kalkanı yoksa olumsuz etkilere daha açık hale gelebilir. Özellikle bayanların belli dönemlerinde dış etkilere daha çok maruz kalmalarının nedeni de bu durumdur.
Peki bu durum nasıl meydana geliyor.
Cinlerin doğrudan madde aleme etkileri normal şartlarda mümkün değildir çünkü özellikleri itibari ile 4.-5. Boyuttaki bir varlığın 3. Boyuta maddesel bir tesiri mümkün değildir. Bunun olabilmesi için olağanüstü şartlar gerekir ki bu konumuz dışında olduğu için geçiyorum (Aynı durum bizim 5. boyutta iken maddeye tesir etmemizle aynı pozisyondadır)
Cinlerin bize tesir edebilmesinin en kolay ve basit yolu bizde korku uyandırmalarıdır. Bize karmaşık veya ortam bulmuşlarsa korkulu rüya gördürmeleri mümkündür yukarıda da bahsettiğim gibi bu kişinin ruhsal yapısı ve manevi kalkanının gücüyle bağlantılıdır. Günlük hayatta vesvese ile tesir edebilirlerken uyku halinde ruh dünyamızı rüyalarla manipüle edebilirler (Bkz. Manipülasyon http://akreportal.net/insanlari-etkileme-ve-kullanma-sanati/insanlari-etkileme-ve-kullanma-sanati-manipulasyon-t751.html) Bizde kataleptik bir etki oluşturabilmeleri için (Beden üzerimizdeki sinirler hareket mekanizması) mutlaka bizim kontrolümüzü, soğukkanlılığımızı kaybetmemiz gerekir bunun için de heyecan ve panik gerekir. Önce his ile (Telepatik) etki oluştururlar (Biri seni izliyor, biri seni gözetliyor, içeride biri var vb.). Eğer kişi yeterince güçlü veya daha önce benzer durumlara karşı tecrübesi olmuş ise bunu aşar sonraki evrelerde Eğer kişi astral çalışmada ve trans halinde ise insanı tedirgin edecek korkutacak görüntüler veya uyku halinde ise korkacağı rüyalar başlar. İşte bu durumda eğer kişi gerçekten korkarsa beyin insanın sağlığını koruması için savunma sistemini harekete geçirecek kimyasallar salgılamaya başlar (Size doğru koşan bir köpek gördüğünüzde yaşandığı gibi, bu durumda eğer kişi korkmasa kaçma eğiliminde olmaz bu kimyasalları köpek algıladığı için de üzerinize gelmeye devam eder bu doğal bir savunma sistemidir) işte o an kişinin kontrolü kaybettiği andır ve bir anda kişi korku ve panikle tüm kontrolü kaybeder. Artık daha şiddetli bir etki başlayabilir bu etki Sinir sistemi üzerinde meydana gelecek olan ister telepatik ister kinetik olsun kataleptik bir etkidir ve kişi kaskatı kesilir. Bu durum aynı zamanda enerji bedenle madde bedenin zamansız bir araya gelmeye çalıştığı ana denk geldiği ve tam olarak yerine oturmadığı için yaşanan bir durumdur.
Bu durum yaşandığı anda kişi üzerinde birisinin oturduğunu, birisinin boğazını sıktığını veya üzerine boyluboyunca birisinin yattığını hisseder vb. Bu ister his aleminde ister madde aleminde olsun gerçek bir maddesel tesir değildir. Bunu rüyada elimizi bıçakla kestiğimizde elimizin acımasına benzetebiliriz. Gerçekte elimiz kesilmez ama acıyı hissederiz. Bu yaşananlarda buna benzemektedir. Gerçekte madde boyutunda üzerimize oturan yoktur ancak o an etkiye açık hale geldiğimiz için biz bunu rüyada yaşanan durum gibi gerçekmiş gibi hissederiz.
Peki bu durumda ne yapılmalı. İlk akla gelen dua okumaktır doğal olarak : ) Ancak o an bunu yapmanızın da çok kolay olmadığını tecrübe edenler biliyorlardır. Okuyabilirseniz ne âlâ ancak zaten duayı tamamlayabilecek kadar sükuneti ve soğukkanlılığı ve kontrolü kazandığınızda bu durumdan da kurtulmuş olursunuz. Bu durumdan kurtulmak edinilmiş tecrübe gerektirir.
Sakin olunmalı, bu durumun doğal olduğu bilinmeli ve sadece yaşananlar gözlemlenmeli. Bunları yapmak elbetteki kolay değildir kim hareketsiz, sessiz ve kontrolsüz kaldığında bu korku ve panik halinde basit bir şekilde sükunetini koruyabilir ki. Ancak merak etmeyin zamanla kişi bunu öğrenebiliyor.
Karanlık bir odadan herkes korkar ve tedirgin olur çünkü içeride ne olduğunu bilmeyiz. Bildiğimizde bu korkuyu yenebiliriz. Bazı şeyler yaşanarak, tecrübe edilerek ortadan kaldırılabilir.
O anda herhalde herkes mücadeleye başlar, ayağa kalkmaya çalışırsınız, üzerinizde yorgan veya örtü varsa onu atmaya çalışırsınız, bağırıp yardım almaya çalışırsınız, elinizi kolunuzu hareket ettirmeye ağzınızı açmaya dilinizi oynatmaya çalışırsınız, en azından bedeninizin bir yerlerine sahip olmaya çalışırsınız. Ama hepsi nafiledir ve daha da kötüsü siz bunları yapmaya çalıştıkça hisler aleminde bunları yaptığınızı zannedersiniz. Ancak gerçekte ne bağırabilir, ne bir yerlerinizi hareket ettirebilirsiniz. Bu kataleptik düzeyden ancak sakin olarak ve kendinize olumlu telkinler vererek kurtulabilirsiniz. Gerçek ve gündelik hayatla ilgili bağlantılar kurmaya çalışın, o gün yaptıklarınızı hatırlayın, sadece farklı şeyler düşünmeye çalışın ve bu durumun bir süre sonra geçeceğini unutmayın. Kimse bu durumda sürekli kalmaz bir süre sonra beyin eğer siz kontrolü sağlayamazsanız devreye girecek ve sizi bu durumdan kurtaracak tedbirleri alır. Ya tekrar uykuya dalacaksınız veya nöronlardan o kadar şiddetli bir uyarı gelecek ki his aleminden çıkıp bir yerlerinizi hareket ettirmeye başlayacaksınız. Bu evreden sonra zaten siz yavaş yavaş ya korku ve panik havasında kan ter içerisinde veya sükunetinizi sağlamış bir şekilde kendinize geleceksiniz.
Dualar bu durumda işe yaramaz mı?
Eğer okuyabilirseniz ve cin etkisinden meydana gelmişse elbetteki işe yarayabilir. Bunun iki etkisi vardır birincisi her duanın bir hüddamı yani hizmetli meleği vardır size yardım edilir. Hatta Allah, Bismillah demek dahi olumlu fayda sağlar ancak o anda bunu yapabilmek zaten zordur çünkü zihinsel ve düşünsel anlamda tam bir panik ve kontrolsüzlük yaşandığı için yapamayabilirsiniz.
Peki o zaman ne yapmalı?
Tedbir baştan alınmalıdır. Fizyolojik nedenler için bir şey diyemeyiz ancak Cinlerin etkisi ile olan bu gibi kataleptik etkilerden korunmak için uyumadan önce veya çalışmalara başlamadan önde bu konularda etkisi muazzam olan Ayetel Kürsi okunabilir. Abdestli yatılabilir veya çalışma yapılabilir.
Eğer hassas bir ruh yapısına sahipseniz ve çok kolay etki altında kalıyorsanız yatmadan önce veya çalışmaya başlamadan önce yatacağınız veya çalışma yapacağınız yeri Peygamber Efendimizin (S.A.V.) uygulanmasını tavsiye ettiği bir yöntem vardır. 7 Defa Ayetel kürsi okuyup her defasında üzerinize veya çalışma yapacağınız yere üfleyebilirsiniz. (Şartlandırmalı Üfürükçülük gelmesin aklınıza bakınız: http://telekinezi.com/madde-kinezi-bagi-kanunlar/muzik-ve-sozlerin-su-kristali-uzerine-etkisi-t1803.html ve http://telekinezi.com/genel-kultur/zemzem-suyu-kristallerinin-sirri-cozuldu-t5755.html ) Bunu elinize bir çubuk alıp okuma esnasında sürekli yere sürterek bir daire çizebilirsiniz.
Eğer 5 vakit namazınızı kılıyor ve manevi bir hayatınız varsa zaten sahip olduğunuz manevi kalkanlar ve namazda sürekli okuduğunuz surelerin, duaların hüddamları yani hizmetli melekleri tarafından korunacağınız için böyle bir şey ya hiç yaşamazsınız ya da çok basit bir şekilde atlatırsınız…
3 Aralık 2012
http://www.astralseyahat.net
http://astralseyahat.net/sorunlar-uyarilar-ve-cozumleri/karabasan-nedir-ve-karabasanla-basetmenin-yollari-t2442.html
Photo

Post has attachment

Halüsinasyonlar... 
Uyuşturucu kökenli veya cin kökenli olabilir...
Kişinin beynindeki vehmi oluşturan devrenin, küçüklükten itibaren o
kişinin beynine yerleşmiş yerel kültürle alâkalı verileri, uygun
sûretlerle sembolleştirmesi sonucu olarak, o kişinin hayal merkezinde
oluşan görüntülerdir. Beyindeki vehim (varı yok sayma, yoku var
sanma) devresinin, bir uyuşturucuyla kimyasal yoldan, ya da dışardan
gelen cin kökenli dalgalarla irrite olması sonucu, kişinin gerçek
sandığı asılsız görüntülerle başbaşa kalması halüsinasyondur. 

                                                                Ahmed Hulusi
Photo

Post has attachment
“Alan” parçacığı yöneten yegane birimdir..


Kuantum bilindiği üzere atom altı parçacıkları inceliyor, elektron gibi. Bilim adamları çift yarık deneyini elektronlar üzerinde uyguladıklarında çok farklı sonuçlar elde etmişlerdir. Elektronlar, tek yarıktan geçirildiğinde tek şerit oluşturuyor, madde deneyinde olduğu gibi. Fakat çift yarık deneyinde ise Girişme modeli oluşturuyor, dalga deneyinde olduğu gibi.
Nasıl olurda madde parçacığı Girişme modeli gösterir? Birazdan hem bu sorunun hem de Albert Einstein’ in neden bu sözü söylediğini anlatacağım..
Yapılan deneylerde elektronlar tek yarık deneyinde tek şerit oluşturuyor dedik ve çift yarık deneyinde girişme modeli oluşturduğunu söyledik. Bu sonuç karşısında şaşkınlık yaşayan fizikçiler deneyi daha iyi gözlemlemek için yarıkların olduğu materyalin önüne elektronik göz yerleştirmişlerdir. işte bu durum, bilimin kırılma noktasıdır, çünkü elektronlar çift yarık deneyinde gözlemci (elektronik göz) olduğunda zeminde çift şerit oluştururken, gözlemci olmadığında Girişme modeli (çok şeritli) oluşturmaktadır.
Bu durumun altını çizmek istiyorum tekrar, elektronlar tek yarık deneyinde tek şerit, çift yarık deneyinde ise eğer gözlemci varsa çift şerit, gözlemci yoksa Girişme modeli denen çok şeritli görüntü oluşturuyor. Girişme modeline göre elektronlar; ya yarıktan geçmiyor, ya ikiye bölünüp her iki yarıktan geçiyor, ya da birbirlerine çarpıp parçalanıyor ve bu modeli oluşturuyorlardı.
Fizikçiler; “Maddenin özelliğini nihai olarak “alan” belirler, der
Albert Einstein; “Alan” parçacığı yöneten yegane birimdir, der
Veriler gösteriyor ki “nesne” denilen şey aslında “orada” diye adlandırdıklarımız.
Ona nasıl ve neyle baktığımıza göre, gözlediğimiz şeyin özelliği şekil değiştiriyor, bu durumda bize bakmadığımızda her şeyin olası ama baktığımızda olayın tek bir olasılığa indiğini gösteriyor.
(http://hakanmenguc.org/)
Photo

Post has attachment
Düşüncelerimiz..

Düşüncelerinizi değiştirirseniz, kaderinizi de değiştirirsiniz. ETKİ düşünceniz, TEPKİ ise bilinçaltınızın verdiği karşılıktır. Bütün dilekleriniz gerçekleşecek diye bir kural yoktur. Herkes bunu bilir. Şüpheci kişiler, bunu duaların işe yaramadığına dair bir kanıt olarak yorumlarlar. Ancak göz ardı ettikleri bir nokta vardır: Dileklerinizin karşılık bulabilmesi için bilimsel temeli net bir biçimde anlaşılarak etkin kullanılması gerekir. Ancak bundan sonra belirli bir isteğin neden etkin olmadığını anlayabilir ve onu daha etkin kılmak için pratik bir yöntem bulabiliriz. Peki dileklerinizin istediğiniz gibi karşılık bulmadığını fark ederseniz, ne olur o zaman? İlk yapmanız gereken şey, böyle bir başarısızlığın temel nedenlerini anlamak olmalıdır. Bu nedenler güven eksikliği ve çok fazla çabadır. Birçok kişi, bilinçaltının işleyişini tam olarak anlayamaz ve dileklerinin gerçekleşmesine mani olur. Zihninizin nasıl çalıştığını bildiğinizde, büyük ölçüde güven kazanırsınız. Unutmayın, bilinçaltınız ne zaman bir fikri kabul etse, hemen bunu uygulamaya başlar. Bunun için bütün önemli kaynaklarını ve potansiyellerini kullanır. Derin zihninizin bütün zihinsel ve spiritüel yasalarını harekete geçirir. Bu yasa iyi fikirler için geçerlidir, ancak kötü fikirler içinde geçerlidir. Sonuç olarak, eğer bilinçaltınızı olumsuz biçimde kullanırsanız, bu soruna, başarısızlığa ve karışıklığa neden olur. Yapıcı biçimde kullanırsanız kılavuzluk, özgürlük ve zihinsel huzur getirecektir. Düşünceleriniz olumlu, yapıcı ve sevgi dolu olduğunda, doğru cevabı almanız kaçınılmazdır. Bu nedenle başarısızlığın, üstesinden gelmek için yapmanız gereken tek şey, bilinçaltınızın fikrinizi ya da isteğinizi kabul etmesini sağlamaktır. Siz bunun gerçekliğini kabul edin, zihninizin yasası gerisini halledecektir. İsteğinizi inançla, güvenle ve şüphesiz devredin; bilinçaltınız bu görevi devralacak ve size cevap verecektir. Ne zaman bilinçaltınızı sizin için bir şey yapmaya zorlamak isterseniz, başarısız olursunuz. İstediğiniz sonuçlar yaklaşmak yerine uzaklaşır. Bilinçaltınız zihinsel bir zorlamaya tepki vermez. İnancınıza ya da bilincinizin kabulüne tepki verir. Sonuç elde etme konusundaki başarısızlığınız şu ifadelerden de kaynaklanabilir: Her şey kötüye gidiyor Asla karşılık alamayacağım Çıkış yolu göremiyorum Durum umutsuz Ne yapacağımı bilmiyorum Karmakarışık oldum Bu tür ifadeler kullandığınızda, bilinçaltınız size karşılık vermez ve sizinle işbirliği yapmaz. Sürekli yerinde sayan bir asker gibi, ne ileri ne de geri gidersiniz. Başka bir deyişle, hiçbir yere gidemezsiniz. Bir taksiye bindiğinizi ve taksiye bir sürü farklı yön söylediğinizi düşünün. Taksicinin kafası karmakarış olurdu herhalde, hatta sizi hiçbir yere götürmek istemeyebilirdi. Talimatlarınıza uymaya çalışsa da, bunu yapamayabilirdi. Sonunda kendinizi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yerde bulabilirdiniz. Bilinçaltınızın müthiş güçleri ile çalışırken de aynı şey geçerlidir. Kafanızda net bir fikir olmalıdır. Bir çıkış yolu olduğuna, bir çözümün bulunacağına inanmalısınız. Yalnızca bilinçaltınızdaki ‘’Sınırsız Zeka ‘’ cevabı bilir. Bilincinizdeki net karara vardığınızda, aklınızı başınıza toplarsınız ve neye inanırsanız onu yaşarsınız.

Kaynak : http://www.astromerkur.com/2013/04/bilincaltinizdaki-olumsuz.html
Photo

Post has attachment
Astral Seyahat
Astral seyahat terimi okültizmde ve teozofide kullanılan bir terim olup kişinin uyku gibi hallerde parapsikolojiye inanan kişilerce esîrî beden ya da astral beden (spiritüalizmde duble) ya da süptil maddelerden oluştuğu söylenen "bedeniyle" fiziksel bedeni dışında, yine bu kişiler tarafından iddia edildiğine göre bilinci yerinde olarak başka mekânlarda dolaşmak üzere yaptığı yolculuğa ve bu bedeniyle geçirdiklerini söyledikleri deneyimlere denir.
Astral seyahat, uyanık olarak LSD gibi saykodelik maddelerin etkisi altında yapılabildiği söylenmektedir.
Parapsikolojide bu "beden-dışı deneyim" anlamındaki "out-of-body experience" (OBE) olarak metapsişikte ise "şuur projeksiyonu" olarak adlandırılır.
İrâdî olarak gerçekleştirilebilindiği iddiası ve deneyim sırasında bilinçli olunması sebebiyle diğer bedendışı deneyimler arasında özel bir yeri vardır.
Astral beden için duvar gibi fiziksel nesneler ve uzaklık bir engel oluşturmayacağı ileri sürülür. Yani, iddialara göre kişi bu bedeniyle bir anda kıtalararası yolculuk yapabilir[kaynak belirtilmeli] ve maddî engellerin içinden geçebilir[kaynak belirtilmeli]. Fiziksel bedenden çıkıldığında öte-âlem varlıklarının görülebileceği de ileri sürülmektedir. Uyku sırasında yapılan astral seyahatın fiziksel bedene dönüldüğünde bir rüya tarzında anımsandığı söylenmektedir[kaynak belirtilmeli].
Astral seyahatin okült ve teozofik kaynaklarda ve birçok araştırmacının çalışmalarında "irâdî olarak fiziksel bedenden ayrılma" şeklinde tanımlanmasına karşın (Dr. Scott ROGO, Leaving The Body, 1983), İngiliz parapsikolog Celia Gren bir ayrım yapmış ve “fiziksel bedendışı deneyimler”den kendiliğinden (iradedışı) oluşanları için ekzomatik deneyim (ecsomatic experience) terimini ortaya atmıştır.
Konu hakkında en fazla araştırma yapmış kişilerden biri araştırmalarını "Journeys Out of Body" adlı kitabında aktaran Robert Monroe’dur. Halen Amerika Birleşik Devletleri'nde Monroe Enstitüsü adıyla bilinen bir kurum, bu konuda çalışmalarını sürdürmektedir[kaynak belirtilmeli]. Astral seyahat hakkında ayrıntılı bilgi, Ege Meta Yayınları'ndan çıkan Astral Seyahat Teknikleri isimli kitapta bulunabilir.
Astral seyahat yaptığını söyleyen kişiler yaşadıkları deneyimi dış dünyadan bağımsız öznel bir bilinç durumu olarak tanımlamanın ötesinde bu olgunun gözlemlenebilir maddî yaşamla etkileşime imkân tanıyan bir niteliğe sahip olduğunu savunurlar. (Örneğin ameliyat esnasında tıbben bilinçsiz bir durumdayken bedenden ayrılıp kendisine yapılan operasyonu yukarıdan gözlemlemek ya da iddia edilen fizikötesi varoluş içerisinde herhangi bir kişinin gerçek yaşamda bulunduğu konuma giderek gerçek durumuna şahit olabilmek.) Sözü edilen durumun hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı gibi ispatlanması çok kolay olan bu iddianın gerçekliğine dair ortaya hiçbir kanıt sunulamamıştır.

http://emol.org/kabbalah/astralprojection/drugs.html
Photo

Post has attachment

Kelebek Etkisi ve Kaos Teorisi

Butterfly Effect

Hayatımızda aldığımız kararlar ve yaptığımız seçimler, geleceğimizi belirler. Bunu en iyi "kelebek etkisi teorisi" açıklamaktadır. 1972 yılında Edward Lorenz tarafından öne sürülen teoriye göre; "Afrika'da kanat çırpan bir kelebek, Amerika'da fırtına yaratır".

Her şey, birbirine etki eder zincirleme olarak ve hayatı var eden bu döngüdür. İnsan hayatının ne kadar hassas dengeler üzerine kurulu olduğunu; minik bir kartopunun nasıl bir çığa dönüşebileceğini, hayatımızda önemsiz görünen her şeyin aslında hayatımızın akışını etkilediğini anlatır.

Aslında hayatın içindeki mükemmel sisteme en yakın örnek insandır. İnsanoğlunun geçmişi her ne kadar milyonlarca yıl öncesine dayansa da, bilim her geçen gün "insan" hakkında yeni bilgilere ulaşmaktadır. Beynimizin ne kadar sistematik ve mükemmel olduğunu anlamaktayız. Belki de tüm yaradılışın arkasındaki gizem, beynimizde saklı, onu keşfetmemizi bekliyor.[1]
Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. İsmi, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla verdiği örnekten geliyor: Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir.[2]

"Kelebek Etkisi"ni 1963 yılında Edward N. Lorenz bilgisayarıyla hava durumuyla ilgili hesaplar yaparken buldu. İlk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullandı. İkinci hesaplamada ise 0,506 sayısını verdi. İki sayı arasında sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yani bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içinde ikinci hesap birinci hesaba karşın çok farklı neticeler verdi.

Not: Lorenz'in 1963'te yayınlanan orijinal araştırması bir martının kanadını çırpmasının, hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsetmektedir. Daha sonra verdiği konferanslarda Lorenz martıyı daha romantik olan kelebek ile değiştirdi. Ayrıca binde birlik fark ile kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarın arasında bilimsel bir ilişkinin olduğundan bahsettiğini zannetmiyorum, bu sebeple eşdeğer kelimesi yukarıdaki paragrafta doğru kullanılmamıştır. Aşağıdaki resim, Lorenz differensiyal dengelerinin AB-3 metodu kullanılarak simule edildikten sonra x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi ile elde edilmiştir. Bu sonuç bir çok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmektedir.[3]

Kelebek Etkisi
Bu yasa evrenin işleyiş prensibinin en temel çekirdek noktalarından biridir çünkü aksi takdirde tek bir bireyin gelişimi, tek bir ulusun gelişimi tek bir gezegenin gelişimi söz konusu olurdu ama evren öyle bir şekilde tasarlanmış ki programı sadece gelişmek ve geliştirmek üzerine kurulu!…

Halkalar ve zincirler birbirlerine öyle bağlıdırlar, olaylar-oluşumlar birbirine öyle bağlıdırlar ki, sizin gelişiminiz bir diğerinin gelişimini tetiklemekte veya ona bir fayda sağlamakta ve bu böyle tıpkı suya atılan bir taş gibi halka halka ilerlemektedir. Halkalar giderek, açılarak büyümekte ve karşı kıyıya kadar varmaktadır.
Varoluş yasalarının en temel prensiplerinden biri olan gelişmek ve geliştirmek, tekamül etmek ve tekamül ettirmek evrensel işlevini her yerde korur. Evrende yaratılmış olduğunu gördüğünüz canlı cansız ama bir enerji taşımakta olan her türlü şey için bunu söyleyebiliriz. Gelişmek ve geliştirmek onun ana fonksiyonudur.

İnsanoğlunun bugüne kadar sorduğu sorularda hatta çoğu zaman benim vazifem nedir ve benzeri gibi çok sorduğu sorularının yanıtında ilk madde olarak: birinci vazifeniz gelişmek yani bireysel gelişiminizi yapmak ve geliştirmek yani diğerlerinin de gelişimine katkıda bulunmak demek mümkündür.

İnsan bu birincil vazifeyi tam olarak ne kadar yeterli bir performansla ve başarıyla tamamlarsa hem kendisinin gelecek yaşamları için, hem de şu an ki yaşamı için yeni kapıların, yeni olanakların açılmasına fırsat sağlamış olur.

Elindeki iş ne olursa olsun onu tam hakkını vererek yerine getirme potansiyeli, gerek karmik düzenler, gerek yeni yapılandırılacak yaşam biçimleri açısından faydalıdır. Sizin yaptığınız en önemli görevlerden bir tanesi bu gelişmek ve geliştirmek kapsamında aslında maddeyi geliştirmektir. Maddeyi geliştirmek yine yaşamsal fonksiyonlarınızdan biridir ve bu gezegendeki herkesi kapsar.[4]

Kelebek Etkisi ve Kaos Teorisi
Kelebek Etkisi ve Kaos Teorisi
Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. İsmi, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla verdiği örnekten geliyor:
"Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına sebep olabilir."

Kaos Teorisi, sayısal bilgisayarların ve onların çıktılarını çok kolay görülebilir hale getiren ekranların ortaya çıkmasıyla gelişti ve son on yıl içinde popülerlik kazandı. Ancak kaotik davranış gösteren sistemlerde kestirim yapmanın imkansızlığı bu popüler görüntüyle birleşince, bilim adamları konuya oldukça kuşkucu bir gözle bakmaya başladılar. Fakat son yıllarda kaos teorisinin ve onun bir uzantısı olan fraktal geometrinin, borsadan meteorolojiye, iletişimden tıbba, kimyadan mekaniğe kadar uzanan çok farklı dallarda önemli kullanım alanları bulması ile bu kuşkular giderek yok olmaktadır.

Teoriye temel oluşturan matematiksel ve temel bilimsel bulgular, 18.yüzyıla, hatta bazı gözlemler antik çağlara kadar geri gidiyor. Yunan ve Çin mitolojilerinde yaradılış efsanelerinde başlangıçta bir kaosun olması rastlantı değil. Özellikle Çin mitolojisindeki kaosun, bugün bilimsel dilde tanımladığımız olgularla hayret verici bir benzerliği olduğunu görüyoruz. Batı'da da daha sonraki dönemlerde bilim adamları tarafından karmaşık olgulara dair gözlemler yapılmıştır.Poincare,Weierstra ss, von Koch, Cantor,Peano,Hausdorff, Besikoviç gibi çok üst düzey matematikçiler tarafından bu teorinin temel kavramları oluşturulmuştur.
Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından inceleyecek olursak, ortaya ilginç bir olgu çıkıyor. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirdiğimiz şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, analitik oluşu yani parçadan tüme yönelmesi (Tümevarım).
Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanıyor ve ortaya çıkan daha basit alt problemler inceleniyor. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturuluyor. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok oluyor ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabiliyor.
Tümevarım yaklaşımının tam tersi ise tümdengelim, yani bütüne bakarak daha alt olgular hakkında çıkarsamalar yapmak. Genel anlamda tümevarımı Batı düşüncesinin, tümdengelimi Doğu düşüncesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkündür. Kaos ya da karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır. Doğrusal bir sistemin girdisini x, çıktısını da y kabul edersek, x ile y arasında doğrusal sistemlere özgü şu ilişkiler olacaktır:

Bu özellikleri sağlayan sistemlere verilen karmaşık bir girdiyi parçalara ayırıp her birine karşılık gelen çıktıyı bulabilir, sonra bu çıktıların hepsini toplayarak karmaşık girdinin yanıtını elde edebiliriz. Ayrıca, doğrusal bir sistemin girdisini ölçerken yapacağımız ufak bir hata, çıktının hesabında da başlangıçtaki ölçüm hatasına orantılı bir hata verecektir. Halbuki doğrusal olmayan bir sistemde Y'yi kestirmeye çalıştığımızda ortaya çıkacak hata, X'in ölçümündeki ufak hata ile orantılı olmayacak, çok daha ciddi sapma ve yanılmalara yol açacaktır. İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar.
Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralı'na göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna başlangıç koşullarına duyarlılık adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz. Bugünkü değerlerini ne kadar yi ölçersek ölçelim, 30 gün sonra saat 12'de hava sıcaklığının ne olacağını kestiremeyiz. Bu görüş paralelinde ortaya konan en ünlü örnek ise yukarıda verilen Kelebek Etkisi denen modellemedir.

Kaos teoremi, bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlendiği görüşündedir. Bu girdiler o kadar çoktur ve o kadar değişkendir ki incelemek ve net bir kanıya varmak imkansızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması aslında o parametrelerin de bir çıktı olmasından kaynaklanır.

Dumanın hareketine neden olan hafifi bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hale sokar. Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklık değişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder. Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler yaratması ve bu değişimlerin farklı düzenler yaratması yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hakimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve anarşinin aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.[5]
Kriptografide Kelebek Etkisi
Kriptografik özet fonksiyonları, girdinin boyutundan bağımsız olarak sabit değerli özetler üretecek şekilde hazırlanırlar ve veri bütünlüğünün garanti edilmesinde kullanılırlar. Dolayısıyla verinin bir bitinin bile değişmesi sonuç değerin yarısından fazlasının değişmesine neden olmalıdır. Bu etkiye Kriptografide "avalanche effect" ya da "yığın etkisi" de denir.[2]

Örnek olarak MD5 algoritmasının verinin bir harfinin değişmesine olan tepkisi ürettiği özetin değişiminden:
MD5
= 4b09635281e148f0163b041e3582ec 74

Örneğin değişkenin baş harfini değiştirdiğimizde.

MD5
= 490678766826cc5a898d231a928464 aa

Yanıt: Şöyle başlayayım; Eğer hangi kelebeğin bu durumu meydana getirebileceğini bilseydik, bu kaotik bir etki sınıfına girmezdi. Kelebeği yakalar,"Aman, dur yapma!.." diyebilirdik. Kaos, nonlineer diferansiyel denklemlerin, belirli bir başlangıç koşulu için sonuçta yarattığı karmaşık etki. Olaylar için, doğada, şimdilik kaos'u bir kenara bırakacak olursak, iki tip davranış var. Ya, periyodik, yani birbirini tekrarlayan davranışlar (örnek, gezegenlerin güneş etrafındaki hareketi). Ya da, rastgele (Random) (örnek, radyoaktif bozunma). Kaos ise bambaşka bir şey (örnek, musluktan akan su). Kaosçular ikiye ayrılıyor. Bir grup, temel davranış biçiminin kaos olduğu, diğer ikisinin bunun özel bir hali olduğunu düşünmekte. Diğer grup ise, temel davranışın yariyodik ya da rastgele oluşu, kaos'un ise bu ikisinin karışımı olduğunu düşünmekte. Ben, ilk grubun görüşünü daha akla yakın buluyorum. Nedeni ise, periyodik ve rastgele davranışların ikisi de lineer diferansiyel denklemlerin çözümleri. Ama, doğa nonlineer'dir.[3]

Kelebek Etkisi ve VoIP Teknolojisi
Kelebek Etkisi ve VoIP Teknolojisi
Kelebek etkisi bildiğiniz üzere Kaos teoremine dayanan bir deyim. Anlattığı ise bir kelebeğin kanat çırpışının kilometrelerce ötede bir fırtınaya sebep olabileceği üzerine.

Burada bahsettiğimiz Kelebek ise “VoIP” teknolojisi. 90'ların ortasında kanatlarını çırpmaya başlayan bu teknoloji bugünlerde sert rüzgarlar halinde esmeye başladı ve uzmanların görüşlerine göre 2008 ile 2010 yılları arasında ciddi bir fırtınaya dönüşecek.

Bu öyle bir fırtına ki köklü telekomünikasyon şirketlerinin stratejilerini değiştirmesine sebep oluyor. Bütün firmalar yaklaşan fırtınaya karşı önlemlerini alıyorlar. Belli ki bu fırtına bazı büyük firmaları yerinden söküp atacak kuvette. Bazı küçük ve orta büyüklüktekileri de abilerinin yanına taşıyacak.

Peki neye dayanarak diyeceksiniz. İşte size sebepleri;

Öncelikle klasik telekomünikasyon sistemleri ile VoIP çalışan sistemleri incelemek gerekli. Klasik yani TDM temelli sistemler büyük oranda bu amaca hizmet eden elektronik devrelerdir. Bu sistemlerin geliştirme maliyetleri yüksektir çünkü bu sistemlerin tasarlanması için çok sayıda nitelikli mühendislere ihtiyacınız vardır. Sistemin temeli inşâ edildikten sonra üzerinde radikal değişiklikler gerçekleştirmeniz hemen hemen imkansızdır çünkü bu tip değişiklikler çoğunlukla elektronik dizayn gerektirir. Bahsettiğimiz bu işlemlerin hepsi ciddi birer maliyet kalemidir. Tabii ki bu ürünlerin üretimi için ciddi bir üretim tesisi de gerekmektedir. Bütün bunların sonunda görevini yerine layığıyla getiren ama sahip olma ve işletme maliyetleri yüksek bir sisteme sahip olursunuz.

VoIP çalışan sistemler ise büyük oranda yazılım temellidir. Birçok amaç için üretilen PC tabanlı sistemler üzerinde çalışırlar. Geliştirme maliyeti TDM temelli santrallere göre düşüktür çünkü yerine getireceği fonksiyonlar yazılım tarafından karşılanır. Çoğunlukla elektronik dizayn gerektirmez. Daha yüksek kapasiteli işlemciler kullanıldığından birden fazla fonksiyonu yerine getirebilirler. Amaca özel değil genele hizmet eden donanımlar kullanıldığı için ilk sahip olma maliyeti ve işletme maliyeti TDM temelli sistemlere göre daha avantajlıdır. Üretimi için daha küçük bir üretim bandı yeterlidir.

Bu açıdan baktığınız zaman VoIP teknolojisinin yarattığı rahatsızlık gayet doğaldır. Çünkü VoIP bir değişimdir. İletişim sistemlerinin üretiminde, İş yapış şeklimizde ve hatta yaşayış şeklimizde. GSM teknolojisi hayatımızı nasıl değiştirdiyse VoIP de aynı şekilde değiştirecektir ve hatta değiştiriyor da.

Bilindiği gibi değişimi kabullenmenin çeşitli aşamaları var. Bunlar;

- Denge
- Hareketsizlik
- İnkar
- Kızgınlık
- Pazarlık
- Depresyon
- Test
- Kabullenme

Şu anda kullanıcılar ve üreticiler bu aşamalardan geçmekte. Kimileri daha ilk safhalardayken kimileri bu değişikliği kabullenmiş ve hatta bu değişiklikten faydalanabilmeleri için yollar arıyor yada uyguluyorlar.

Örneğin son günlerde birleşme haberi ile gündeme gelen Avaya'yı ele alalım. TDM temelli santrallerden gelen Avaya uzun süredir IP temelli sistemler ile müşterilerine hizmet vermekte ve bu alanda araştırma şirketleri tarafından Pazar lideri olarak gösterilmekte. Peki milyar dolar ciro yapan ve büyümesini devam ettiren bir şirket neden böyle bir birleşme gerçekleştireceğini duyursun?

Kimilerine göre bu ticari bir durum olarak yorumlanırken bazı çevreler bunu değişen piyasa şartlarına göre Avaya tarafından öngörülen bir düzenleme olarak yorumluyor.

Çünkü VoIP sebebiyle artık iletişim bir yazılım işi haline dönüştü ve hatta yazılım destekli servisler olma yolunda ilerliyor. Şirketlerin iletişim ile ilgili beklentileri değişiyor ve artık daha farklı alanlarda bu yazılımları kullanmak istiyorlar. İletişim sistemlerini artık süreçlerinin birer parçası haline getirmek istiyorlar. Avaya gibi bir şirket için bile böyle büyük bir şirketi bu ihtiyaçları karşılayacak ürünler veya servisler verecek hale getirmek ciddi bir maliyet demek.

Bu aşamada iki kuraldan bahsetmek istiyorum.

Bunlardan ilki Metcalfe kanunu. 3M şirketinin kurucusu olan Robert Metcalfe; “Bilgi ağlarının kullanılabilirliği yada faydası, kullanıcıların sayısının karesi ile doğru orantılıdır.” şeklinde ifade ettiği bir kanun ortaya koymuştur.

Diğeri ise “Disruption” kanunu. “Disruption” Türkçe'de aksama, kesilme anlamına geliyor. Bu kanuna göre; teknolojik sistemler Moore yasasının da gösterdiği şekilde üstel olarak gelişir. Bu gelişim ve değişim belirli bir yoğunluğa geldiği zaman ilgisiz gibi görünen başka sistemleri de etkiler.

Bu iki kanun aslında VoIP teknolojisinin bugünkü durumunu gayet iyi özetliyor. Genişbant İnternet erişimi ve kullanıcıların yaygınlaşması Skype gibi iletişim sistemlerinin önünü açtı. Yaygınlaşan ve talebi artan bu teknoloji ise artık belirli bir doygunluğa ulaştı ve şu anda başka sistemlerin gelişimini tetikliyor. Örneğin GSM telefonların üzerinde SIP desteği gelmeye başladı.

Artık Microsoft gibi büyük yazılım şirketleri bu alana girmeye başladılar. Mevcut şirketler değişen şartlara göre stratejilerini gözden geçiriyorlar. Açık kaynak yazılım üreten topluluklar bu alanda bir çok proje ürettiler ve üretiyorlar. Hatta açık kaynak VoIP yazılımları başka Açık Kaynak yazılımlarla entegre oldular. Bu durum servis konusunda tecrübeli daha ufak şirketleri bu alana çekiyor. Bu değişimin sebebi ise 90'ların ortasında kanatlarını çırpmaya başlayan VoIP kelebeği. [6]

Kelebek Etkisi, Butterfly Effect
Sinemada "Kelebek Etkisi"
Künye
Kelebek Etkisi (The Butterfly Effect), 2004 yılı ABD yapımı bir dram, bilim kurgu ve gerilim filmidir. Başrollerini Ashton Kutcher, Amy Smart, Eric Stoltz paylaşır.
Oyuncular
Ashton Kutcher - Evan Treborn
Amy Smart - Kayleigh Miller
Melora Walters - Andrea Treborn
Elden Henson - Lenny Kagan
William Lee Scott - Tommy Miller
John Patrick Amedori - Evan Treborn
Irene Gorovaia - Kayleigh Miller
Kevin G. Schmidt - Lenny Kagan
Jesse James - Tommy Miller
Logan Lerman - Evan Treborn
Sarah Widdows - Kayleigh Miller
Jake Kaese - Lenny Kagan
Cameron Bright - Tommy Miller
Eric Stoltz - George Miller
Kevin Durand - Carlos
Callum Keith Rennie - Jason Treborn
Lorena Gale - Bayan Boswell
Ethan Suplee - Thumper
Tara Wilson - Heidi
Jesse Hutch - Spencer
Sarah Gruber - Bystander [7]
Filmin Konusu
Evan Treborn zaman mevhumunu yitirmiştir. Hayatının erken evrelerinden itibaren, önemli anları bir unutkanlık kara deliğinde yok olmuş, çocukluğu hatırlayamadığı bir dizi dehşet verici olayla gölgelenmiştir. Geriye kalansa hafızasının hayaleti ve çevresindeki kırık hayatlardır: Çocukluk arkadaşları Kayleigh, Lenny ve Tommy'nin hayatları.

Çocukluğu boyunca, Evan kendisini günlük tutmaya ve günlük hayatındaki ayrıntıları yazmaya teşvik eden bir psikologun gözetimindedir. Artık üniversitede olan Evan, günlüklerinden birini okurken, kendini birden bire ve açıklanamayan bir nedenle geçmişe dönmüş bulur. Anlar ki yatağının altında sakladığı defterler geçmişe dönüp, hatıralarını anımsayabilmesi için birer araçtırlar. Ama bu anımsayışlar, arkadaşlarının, özellikle de yetişkinliğinde de sevmeye devam ettiği çocukluk aşkı Kayleigh'nin yıkılmış hayatından sorumluluk duymasına neden olur.

Çocukken elinden gelmeyen şeyleri yapmaya karar veren Evan, kasıtlı olarak geçmişe yolculuklar yapar. Bugünkü aklıyla çocukluk bedenine girerek, tarihi yeniden yazmaya, ve arkadaşlarını ve sevdiklerini bu travmatik deneyimlerden kurtarmaya çabalar.

Ama Evan, ne zaman geçmişte bir şey değiştirse, yaptıklarının bugünde beklenmedik ve feci sonuçlar doğurduğunu görür. Ne kadar çaba gösterirse göstersin, kendisi ile Kayleigh'in "sonsuza dek mutlu" yaşadıkları bir gerçeklik dünyası yaratamayacak gibi gözükmektedir.[8]
Kaynaklar
[1] www.goncaguzel.com/kelebek_etkisi.aspx
[2] tr.wikipedia.org/wiki/Kelebek_Etkisi_(matematik)
[3] www.hackhell.com/kriptoloji/188495-kelebek-etkisi-nedir.html
[4] site.mynet.com/astrogundem/g28.htm
[5] www.misafir.net/bunlari-biliyor-musunuz/89970-kelebek-etkisi-ve-kaos-teorisi.html
[7] tr.wikipedia.org/wiki/Kelebek_Etkisi_(film)
[6] www.turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=18471
[8] www.film.com.tr/film.cfm?fid=932
[9] www.gizliilimler.tr.gg
Photo

Post has attachment
Rüyalar...
Beynin veritabanının, gecenin içinde bulunulan
saatlerindeki melekî=astrolojik tesirler altında, o tesirlerle ilgili
konularına göre irrite edilmesi... Bunun sonucunda belli bir sentezin
oluşması... Bu sentez sonuçlarının peyderpey, belli bir siklusla hayal
merkezine ulaştırılması... Bu dalgaların, konuyla ilgili veri sûretleriyle
birleşmesiyle de rüya yani görüntünün beyinde oluşması...
Rüyalar daima, beyin sentezlerinin sonuçları ve rü’yet merkezinde
açığa çıkan beynin veritabanına GÖRE görüntü sembolleri olduğu
için, konunun ehli kişiler tarafından yorumlanmasını yani sembollerin
deşifre edilmesini gerektirir.

Ahmed Hulusi
Photo

Post has attachment
Duyular Dışı Algılama

Duyular-dışı algılama veya altıncı his, parapsikologların telepati, durugörü, prekognisyon gibi beş duyunun ötesindeki her türlü paranormal algılamaları belirtmek üzere kullandıkları bir terim olup, Türkçede DDA veya DDİ (duyular-dışı idrak) kısaltmasıyla, İngilizcede ise ESP (extra-sensory perception) kısaltmasıyla ifade edilir. Bir sözdebilim terimidir.[kaynak belirtilmeli] Terim ilk kez 1870'de Sir Richard Burton tarafından kullanılmış, 1930'larda J.B. Rhine tarafından popüler hale getirilmiştir.

Vikipedi, özgür ansiklopedi
https://www.facebook.com/350496128470742/photos/a.350519745135047.1073741828.350496128470742/350624511791237/?type=1&theater
Wait while more posts are being loaded