İşçi sağlığı ve iş güvenliği, emekçilerin sağlıklı ve güvenli koşullarda yaşaması ve çalışmasını ve bu koşulları oluşturmak için yapılacak çalışmaların bütününü kapsıyor.  İşçinin sağlığının “iyilik hali”nin sağlanması işyerini aşan niteliklere sahip.  Ancak bugün Türkiye’de işçilerin sağlığı, sadece işyerine sıkıştırılmakla kalmıyor, kamucu anlayış terk edilerek işçiler, çok daha güvensiz ve sağlıksız koşullarda çalışmaya itilmiş durumda. Asıl önemlisi işçi sağlığı ve iş güvenliği, üzerinden para kazanılan bir sektör haline getirildi.

Türkiye’de ölümlü iş kazalarının sayısı her yıl artıyor. 2017 yılında iki binin üzerinde işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Toplumun tüm kesimleri iş kazalarının ve özellikle ölümlü iş kaza sayılarının yüksek olmasından bu işin fıtratında var diyenler hariç olmak üzere rahatsızlık duyduğunu ifade ediyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yeterince çalışma yapılmadığı fikrini paylaşanlar azımsanmayacak kadar çok. Ve ölümlü iş kazası sayısındaki artışı durdurmak için önlem alınması konusunda herkes hemfikir. Yasa maddeleri, yönetmelikler değiştiriliyor, her yeni durum için önleyici maddeler ve yaptırımlar getiriliyor. Ancak ne yapılırsa yapılsın iş kazası sayısı azalmıyor: Sistemin bir bütün olarak “yama tutmadığı” ifade edilebilir.  Patronların iş güvenliğine ilişkin alınacak önlemleri masraf olarak görmesi her yıl onlarca işçinin ölümüne neden oluyor. Oysa ki yüz liralık bir emniyet kemeriyle işçinin hayatını kurtarmak çoğu zaman mümkün.

Devletin işçiyi değil patronu koruması, patronları işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında önlem almaya zorlamaması işçi sağlığı ve iş güvenliğini patronların insafına terk etmesi anlamına geliyor.

Bütün bu karmaşa içerisinde 2012 yılında çıkarılan yasa ile iş güvenliği uzmanları ve işyeri hekimlerinin çalıştırılması zorunlu hale getirildi. Ve bu, alanın ticarileşmesinin önünü açtı. İş güvenliği uzmanları ve işyeri hekimleri, çoğunlukla ara yapı olarak konumlandırılan ve hizmet satmak için yapılandırılan ortak sağlık ve güvenlik birimleri (OSGB) vasıtası çalıştırılıyor. Ticari kurumlar olan OSGB’lerin önceliği elbette kâr elde etmek oluyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin sahadaki uygulayıcılarından olan iş güvenliği uzmanlarından Ömür Yaşayan ve Lale Fide Durak ile görüştük:

ÖNEMLİ OLAN TEHLİKEYİ KAYNAĞINDA YOK ETMEK

İş güvenliği uzmanlarının sorunları neler?
Ömür: İş cinayetleri 6331 sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu yayınlandığı günden bugüne artarak devam ediyor. Büyük umutlarla hazırlanan, “muhteşem yasa” diyerek önümüze sunulan yasanın çıktığı tarihten bu yana iş cinayetlerinde sayısal verilerde bir değişiklik olmadı. Bu gerçek tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor.

Soma katliamının yıldönümü yaklaşıyor. “Fıtratında“ var demişti Cumhurbaşkanı Erdoğan. Facia günü kurtulan bir işçinin bir yıl sonra çalıştığı inşaatta elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesi “fıtrat”ın ne olduğunu gösterdi. Soma katliamının gerçekleştiği Eynez Maden Ocağı'nda 16 Aralık 2017’de bir işçi daha iş cinayetinde hayatını kaybetti, 16 yıllık AKP iktidarı boyunca iş cinayetlerini “kader”, “fıtrat” diyerek normalleştirmeye çalışan bu gerici ve sömürü düzeninde iş güvenliği uzmanları nefes almaya çalışıyor.

Hatırlayacaksınız, işçi sağlığı ve güvenliği hizmetini gerçekleştirmek için şantiyeye giden iş güvenliği uzmanı Cihan Ünal hayatını kaybetmişti. Çalışırken iş cinayetlerinde biz de hayatımızı kaybediyoruz.

İş cinayetlerinde asıl sorumlu sermaye düzeni olmasına rağmen biz iş güvenliği uzmanları gözaltına alınıyor ve tutuklanıyoruz.

İş güvenliği uzmanlarının aylık 217,5 saatlik hizmet süresinin OSGB’lerce sonuna kadar kullanılmak istenmesi, bir gün içerisinde birden fazla işyerine giderken yolda geçen sürelerin çalışma sürelerinden sayılmaması iş güvenliği uzmanlarının uzun saatler boyunca çalışmasına sebep olmakta. İş Yasası’nda haftada 45 saat, ayda 180 saat çalışma saati belirlenmiştir. Üzerinde yapılacak fazla çalışma süreleri de yılda 270 saat olarak sınırlandırılmıştır.  Buradan anlaşıldığı üzere bir iş güvenliği uzmanının işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına göre çalıştırılmadığı söylenebilir. 

OSGB’de çalışan iş güvenliği uzmanlarının karşılaştıkları sorunları üç başlık altında toplayabilirim:

İş güvenliği uzmanı, ilgili mevzuat gereğince patronlar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) ve mahkemeler arasında sıkışmış bir vaziyette. Yaptığı iş konusunda işverene karşı sorumlu. Görevini tam yapamazsa ÇSGB’nin yaptırımına maruz kalıyor. Danışmanlık yaparken işyeri için öngörülen saatler az ve gün içerisinden birden fazla işyeri ziyareti yapılması çalışma verimini düşürüyor.İş güvenliği uzmanları için belirlenen bir ücret tarifesi olmaması yaşamsal faaliyetimizi sağlayamayacak noktaya getiren ücretler almamıza neden oluyor.

İş güvenliği uzmanları işçi ve patron arasında mı kalıyor?
Gerici sömürü düzeni işçilerin sağlık ve güvenliklerini işyerine sıkıştırmış. Devlet bu konudaki görev ve yükümlüklerini patronlara devretmiş. Bu nedenle iş güvenliği uzmanlarını bağımlı hale getirdi.

Parasını kendi patronundan alıp ve onu denetlemekle yükümlü olan bir meslekten bahsediyoruz.

İş güvenliği kültürünün oluşmadığı ülkemizde, iş güvenliği uzmanlığı denetlerken doğrudan veya dolaylı olarak patronun müdahalesi ile karşılaşan, psikolojik olarak patrona karşı bağımlı hissedilen bir meslek. Nasıl işçi ve patron arasında kalmasın ki?

Biz iş güvenliği uzmanlarının tehlikeleri önlemek için bildiği ve çalışmalarımızda öncelikle uyguladığımız bir çözüm var: Tehlikeyi kaynağında yok etmek. Bu kuralı iş güvenliği uzmanlarının patronlarla ilişkisine uygularsak, işyerinde güvenlik için önce patronunun yarattığı zorlukları yok etmek gerekiyor.

PATRONLAR İŞİ YAPMAMAK YERİNE GEREKİRSE ‘KAN PARASI' ÖDEMEYİ TERCİH EDİYOR

İş cinayetlerinin nedeni sizce nedir?
Lale Fide: İş kazalarına bilinçli olarak iş cinayeti dememizin nedeni yaşanan kazaların göz göre göre yaşanıyor olması. Kazalar engellenebilecekken daha fazla kar hırsı nedeniyle patronlar tarafından gerekli önlemler alınmıyor. Daha çok para kazanabilmek için işçilerin hayatı hiçe sayılıyor ne yazık ki! Bu yüzden iş cinayetlerinin temel sebebi, aslında bu sistemin kendisi. İşçilerin güvenliği için tüm önlemleri almak kapitalizmin mantığına ters.

İş cinayetleri nasıl önlenir?
Lale Fide: İş cinayetlerini engellemek için bir işin en başından sonuna kadar risk değerlendirmesinin yapılması ve o değerlendirmeye göre önlemlerin alınması, gerekirse işin baştan yapılandırılması gerekir. Bu bazen o işi hiç yapmamak anlamına da gelebilir. İşi hiç yapmamak ya da en baştan planlamak gibi büyük kararların alınabilmesi için insan yaşamının değerli olması gerekir. Halbuki bugün insan yaşamının değeri para ile ölçülebiliyor. Bir patron insan yaşamı pahasına bir işin yapılmasına karar verebiliyor. Çünkü bir patron tüm olasılıkları karşılaştırdığında en kârlı çözüm olarak; gerekirse insanların ölmesi ve “kan para”larının ödenmesi ama eninde sonunda o işin yapılması olduğunu görüyor. Bu yüzden en temelde, kâr üzerine kurulmuş ve insan yaşamının satın alınabildiği bu düzenin değiştirilmesi gerekiyor.  

Bu yıl 1 Mayıs neden önemli?
Lale Fide: 1 Mayıs’a katılmak bu sömürü düzenine karşı sesimizi yükseltmek, seçimlere doğru giderken muhaliflerin sokakta olduğunu göstermek için önemli. 

1 Mayıs işçilerin patronlar karşısında hak talep etmesi demek. 12 saatlik çalışma süresinin 10 saate, sonra 8 saate düşürülmesi demek. Kadınların eşit ücret istemesi, kreş istemesi, analık izni istemesi demek. Çocukların çalıştırılmaması demek. Bu talepler sağlıklı ve güvenli çalışma talepleri zaten. Patronlar giderek sağlıksız çalışma koşulları yaratıyor, kazanılan haklar birer birer geri alınıyor. Üstelik bu durumdan kimse muaf değil. Esnek çalışma saatleri ve benzeri uygulamalarla özellikle ofiste çalışan işçilerin çalışma süreleri oldukça uzadı. Buna mobbing, performansa bağlı çalışma gibi faktörler eklendi. İş güvenliği uzmanları da benzer koşullarda çalıştırılıyor. Emeği ile geçinenlerin tamamı giderek daha zor çalışma ve yaşam koşulları ile karşı karşıya ve kapitalizm bunu artık baskılayarak zorla kabul ettiriyor. 24 Haziran’daki seçimler de bu zorun, bir örneği. OHAL döneminde geçirilmiş torba yasalarla, meşru olmayan oylamalarla seçime gidiliyor. Bu 1 Mayıs’ta bunun için de alanlarda olmak çok önemli.

Neden 1 Mayıs'a katılmak gerekiyor? 

Ömür: Sermayenin kâr hırsı ile şekillenen rekabet ve birey odaklı yıkıcılık açıkça günlük hayatımızı çok etkiliyor. Çalışanların yalnızlaştırıldığını ve her türlü baskı kurulan bir ortamın inşa edildiğini görüyoruz. Bizler de emek gücümüzü patronlara satan işçileriz. Ancak iş güvenliği uzmanlarının işveren temsilcisi gibi konumlandırılması onların işçi sınıfına ait olduklarını unutturuyor.

İş güvenliği uzmanları, iş tanımlarının gereği işçilerin sağlığından ve güvenli olarak işlerini yapmaları konusunda görev üstleniyor. Ancak değindiğim güçlükler bunları yerine getirmelerini zorlaştırıyor. Bir de üstüne iş cinayetinin sorumlusu haline getiriliyor.

Bu yüzden iş güvenliği uzmanlarının haklarını araması gerektiğini ve işçi sağlığı ve güvenliğine dair sorunların ardında aşırı kâr hırsının yattığını, bir sınıf savaşımı meselesi olduğunun bilincinde olup sınıfı ile yanı işçi sınıfıyla birlikte mücadele örmesi gerektiğini düşünüyorum. 





 

 

 

    

Post has attachment

Çocuklarla, ebeveynlerle ve öğretmenlerle 10 yıllık bir çalışma deneyimi olan bir duyu bütünleme terapistiyim ve çocuklarımızın pek çok yönden giderek kötüleştiğini düşünüyorum. Görüştüğüm her öğretmenden de sürekli olarak aynı mesajı alıyorum. 10 yıllık duyu bütünleme terapisi çalışmalarım boyunca çocuklarda sosyal, duygusal ve akademik işleyiş açısından bir düşüş gördüm ve görmeye de devam ediyorum. Aynı zamanda öğrenme bozuklukları ve benzeri tanılarda da bir artış var.

Günümüz çocukları okula duygusal olarak öğrenmeye hazır olmadan geliyorlar. Modern hayat tarzlarımızda buna katkı sağlayan çok sayıda faktör bulunuyor. Bildiğimiz gibi beyin esnek ve değişkendir. Çevre yoluyla beyni “daha güçlü” ya da “daha zayıf” hale getirebiliriz. Bütün iyi niyetimize rağmen ne yazık ki çocuklarımızın beyinlerini yanlış yöne doğru şekillendiriyoruz. İşte bunun sebebi:

1. Teknoloji

Teknolojiyi bir “ücretsiz çocuk bakıcısı hizmeti” olarak kullanıyoruz ama aslında bu hizmetin bir bedeli var. Bu bedel bir adım ileride sizi bekliyor. Bizler bu bedeli çocuklarımızın sinir sistemleri ile, onların dikkatleri ile ve hazzı erteleme becerileri ile ödüyoruz. Sanal gerçeklikle kıyaslandığında günlük hayat sıkıcıdır. Çocuklar sınıfa geldiklerinde, ekranlarda görmeye alışık oldukları özel efektlerin ve grafik patlamaların bombardmanına uğramanın aksine insan seslerine ve uygun dozda görsel uyarıya maruz kalırlar. Saatler süren sanal gerçekliğin ardından bir sınıfta bilgi edinmeye çalışmak çocuklarımız için giderek artan bir oranda zorlayıcı bir hale geliyor çünkü beyinleri bilgisayar oyunlarının sağladığı yüksek seviyelerdeki uyarılmaya alışıyor. Beyinlerinin daha düşük düzeylerdeki uyarılmayı alma ve işleme acizliği, çocukları akademik zorluklar karşısında savunmasız bırakıyor. Teknoloji aynı zamanda duygusal olarak bizi çocuklarımızdan ve ailelerimizden de koparıyor. Oysa çocuk beyni için en temel besin ebeveynin duygusal varlığıdır. Ne yazık ki çocuklarımızı bu besinden gitgide daha fazla mahrum bırakıyoruz.

2. Çocuklar istedikleri her şeyi, istedikleri andan itibaren alıyor

“Acıktım!” “Bir saniye sonra bir yerde yemek yemek için duracağım” “Susadım!” “Bak orada bir otomat var.” “Sıkıldım!” “Al telefonumu kullan!”  Hazzı erteleme becerisi, hayatta başarının en temel unsurlarından biridir. Çocuklarımızı mutlu etmek konusundan tamamen iyi niyetliyiz elbette ancak ne yazık ki onları o anda mutlu etsek de uzun vadede onları acınası bir hale getiriyoruz. Hazzı ertelemek demek stres altında yaşayabilmek ve işini yapabilmek demektir. Çocuklarımız en küçük bir stresle bile baş etme konusunda gitgide daha az donanımlı bir hale geliyorlar. Ve bu en sonunda hayatta başarılı olmalarının önünde devasa bir engele dönüşüyor.

Hazzı erteleme konusundaki yetersizlik, çocuğun “Hayır” kelimesini duyduğu andan itibaren sınıflarda, alışveriş merkezlerinde, restoranlarda ve oyuncak mağazalarında sıklıkla görülüyor. Çünkü ebeveynler çocuklarının beynine istediği şeyi hemen almayı çoktan öğretmiş oluyor.

3. Dünyayı çocuklar yönetiyor

“Oğlum sebze sevmez.” “Kızım erken uyumayı sevmez.” “Oğlum kahvaltı etmeyi sevmez.” “Kızım oyuncakları sevmez, ama iPad’iyle harika oynar” “Kendi kendine giyinmek istemiyor.” “Kendi kendine yemek yemek için fazla tembel.” Bunlar, ebeveynlerden sürekli duyduğum şeyler. Çocuklar ne zamandan beri onlara nasıl ebeveynlik edeceğimizi bize dikte ediyor? Eğer her şeyi onlara bırakırsak yapacakları tek şey makarna, köfte ve tatlı yemek, televizyon izlemek, tabletle oynamak ve asla uyumamak olacaktır. Onlar için İYİ olmadığını bildiğimiz halde İSTEDİKLERİNİ onlara vererek nasıl bir iyilik yapıyor olabiliriz? Uygun beslenme ve iyi bir gece uykusu olmadan çocuklarımız okula asabi, kaygılı ve dikkatsiz bir şekilde gelirler. Buna ek olarak onlara yanlış bir mesaj da göndeririz. İstedikleri şeyi yapabileceklerini ve istemedikleri şeyi yapmalarına gerek olmadığını öğrenirler. “Yapmak gerekir” fikri hayatlarında bulunmaz. Ne yazık ki hayatta hedeflerimize ulaşmak için gerekli olan şeyleri yapmak zorundayız ve bunlar her zaman yapmak isteyeceğimiz şeyler olmaz. Örneğin bir öğrenci başarılı olmak istiyorsa çok çalışması gerekir. Başarılı bir futbol oyuncusu olmak istiyorsa her gün antrenman yapması gerekir. Çocuklarımız ne istediklerini gayet iyi biliyorlar ancak bu hedefe ulaşmak için yapılması gerekenleri yapmakta çok zorlanıyorlar. Bu da ulaşılamayan hedeflerle sonuçlanıyor ve çocukları hayal kırıklığına uğratıyor.

4. Sonsuz eğlence

Çocuklarımız için yapay bir eğlence dünyası yarattık. Hiç sıkıcı an yok. Ortalık sessizleştiği andan itibaren onları tekrar eğlendirmeye koşuyoruz. Çünkü diğer türlü, ebeveynlik görevimizi yerine getirmiyor gibi hissediyoruz. İki ayrı dünyada yaşıyoruz. Onların kendi “eğlence” dünyaları ve bizimde kendi “iş” dünyamız var. Neden çocuklar bize mutfakta ya da çamaşırda yardım etmiyor? Neden oyuncaklarını toplamıyorlar? Bunlar beyni “can sıkıntısı” içindeyken bile çalışabilir olma ve faal olma konusunda eğiten temel monoton işlerdir. Aynı “kas” okulda “öğretilebilir” olmak için de gereklidir. Okula geldiklerinde el yazısı zamanı geldiğinde cevapları “Ben yapamam. Çok zor. Çok sıkıcı” olur. Neden? Çünkü çalışabilir “kas” sonsuz eğlenceyle eğitilemez. Ancak çalışmakla eğitilir.

5. Sınırlı sosyal etkileşim

Hepimiz meşgulüz, bu yüzden çocuklarımıza dijital aletler verir ve onları da “meşgul” bir hale getiririz. Çocuklar eskiden dışarıda oynardı. Yapılandırılmamış doğal ortamlarda sosyal becerileri öğrendikleri ve uyguladıkları yerlerdi buralar. Ne yazık ki teknoloji dışarıda geçirilen zamanın yerini aldı. Ayrıca teknoloji ebeveynleri de çocuklarıyla sosyal etkileşime girmek için daha az müsait durumda bıraktı. Çocuklarımız çok açık bir şekilde geri kaldı. Çocuk bakıcısı aleti, çocukların sosyal becerilerini geliştirme konusunda donanımlı değil. Başarılı insanların çoğunun muhteşem sosyal becerileri vardır. Çünkü bu bir öneceliktir.

Beyin tıpkı yeniden ve yeniden eğitilebilecek bir kas gibidir. Eğer çocuğunuzun bisiklete binmesini istiyorsanız ona bisiklete binme becerilerini öğretmelisiniz. Eğer çocuğunuzun bekleyebilen bir insan olmasını istiyorsanız ona sabrı öğretmelisiniz. Eğer çocuğunuzun sosyalleşebilir bir insan olmasını istiyorsanız ona sosyal becerileri öğretmelisiniz. Aynı şey tüm diğer beceriler için de geçerlidir. Arada hiçbir fark yok!

Çocuğunuzun beynini eğiterek onun hayatında bir fark yaratabilirsiniz. Nasıl mı? İşte birkaç öneri:

1. Teknolojiyi sınırlandırın ve duygusal olarak çocuklarınızla tekrar bağ kurun.

Onları çiçeklerle şaşırtın, beraber gülün, çantalarına ya da yastıklarının altına sevgi dolu bir not bırakın, bir okul gününde onları öğle yemeğine götürüp şaşırtın, birlikte dans edin, birlikte yerlerde sürünün, yastık savaşı yapın.Ailece yemek yiyin, kutu oyunu geceleri yapın, birlikte bisiklete binin, gece elinizde fenerle açık havada yürüyüş yapın.

2. Hazzı erteleme eğitimi verin

Bırakın beklesinler!!! “Sıkıldım” dedikleri zamanlar olmasında hiçbir sorun yok. Bu, yaratıcılığın ilk adımıdır.“İstiyorum” ile “Elde ediyorum” arasındaki zamanı kademe kademe artırın.Arabada ve restoranda teknoloji kullanımını engelleyin. Bunun yerine konuşarak ve oyunlar oynayarak beklemelerini sağlayın.Sürekli bir şeyler atıştırmayı sınırlandırın.

3. Sınır koymaktan korkmayın. Çocuklar mutlu ve sağlıklı bir şekilde büyümek için sınırlara ihtiyaç duyar!!

Yemek saatleriniz, uyku saatleriniz ve teknoloji saatleriniz belli olsun.Onlar için neyin İYİ olduğunu düşünün, neyi İSTEDİKLERİNİ/İSTEMEDİKLERİNİ değil. Hayatlarının ilerleyen zamanlarında bunun için size teşekkür edecekler. Ebeveynlik çok zor bir iş. Onlar için iyi olan şeyleri onlara yaptırmak için yaratıcı olmanız gerekir. Çünkü çoğu zaman bu, onların istediğinin tam tersi olacaktır.Çocukların kahvaltıya ve besleyici yiyeceklere ihtiyacı vardır. Ertesi gün okula öğrenmeye hazır bir şekilde gelmeleri için açık havada zaman geçirmeleri ve hep aynı saatte uyumaları gerekir!Yapmak istemedikleri şeyleri eğlenceli şeylere ve onları duygusal olarak uyaran oyunlara dönüştürün

4. Erken yaşlardan itibaren monoton işler yapmayı öğretin, çünkü bu gelecekte “çalışabilir” olmanın temelidir.

 Çamaşırları katlamak, oyuncakları toplamak, kıyafetleri asmak, market alışverişi torbalarını boşaltmak, masayı kurmak, yatağını yapmak…Yaratıcı olun. Öncelikle bu işleri uyarıcı ve eğlenceli bir hale getirin ki beyinleri bunları pozitif bir şeyle ilişkilendirsin.

5. Sosyal becerileri öğretin

Onlara sıralarını beklemeyi, paylaşmayı, kaybetmeyi/kazanmayı, uzlaşmayı, başkalarına iltifat etmeyi, “lütfen” ve “teşekkürler” demeyi öğretin.

Bir duyu bütünleme terapisti olarak edindiğim deneyimlerime göre ebeveynler, ebeveynliğe bakışlarını değiştirdikleri andan itibaren değişiyorlar. Çocuklarınızın hayatta başarılı olmalarına yardım etmek için beyinlerini eğitin ve güçlendirin. Daha sonra değil, hemen şimdi!


“Ülkemizde 8 milyon dolayında engelli vatandaşımızın olduğu bilinmektedir ki, bu rakam ülkemizde her yüz kişiden onunun çeşitli nedenlerle kendi kendine yetemeyecek durumda olduğunu ortaya koymaktadır.

Ülkemizde bu denli yüksek oranda engelli vatandaşımız olmasına rağmen, sosyal yaşamda ve çalışma hayatında engelli vatandaşlarımızı aynı yoğunlukta göremiyoruz. Gerek fiziki ortamın ve yaşam alanlarımızın engelli vatandaşlarımızın rahat hareket etmeleri ve cemiyet hayatına katılabilmeleri için gerekli şartları taşımıyor olması, gerekse söz konusu vatandaşlarımızın çalışma hayatında yeterince yer edinmelerini sağlayacak özel eğitim ve istihdam imkânlarının sınırlı olması, bugün engelli vatandaşlarımızın toplumdan soyutlanmasına ve kaderleriyle baş başa kalmalarına neden olmuştur.

Engelli vatandaşlarımızın sosyal yaşama ve çalışma hayatına kazandırılması için çıkarılan kanunlarda belirlenen istihdam zorunluluğu alt sınır üzerinden uygulanmaktadır. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda belirtilen %3 engelli çalıştırma zorunluluğu engellilerin işe alınması için azami bir sınır teşkil etmemeli, aksine asgari bir sınır olarak belirlenmelidir. Kamu kurum ve kuruluşlarında dahi engelli memur kadrosu açığı bulunmaktadır. Kamu istihdamında dahi engelli çalıştırma zorunluluğu, alt sınırdan uygulanırken özel sektörden engelli istihdamını artırmasını beklemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Ayrıca Devlet, öncelikli olarak tüm engelli vatandaşlarımızın kendi kendilerine yetecek ve her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde bir gelire kavuşturulmasını sağlamak zorundadır. Bununla birlikte fiziki alanları ve işyerlerini de engelli vatandaşlarımıza göre dizayn etmeli, engelli vatandaşlarımıza yeni engeller çıkarılmamalıdır. Bu nedenle yardımcı hizmetler sınıfında görev yapan diğer personelimizle birlikte engelli çalışanlarımızın da bir defaya mahsus olarak genel idare hizmetleri sınıfına geçirilmesi, engelli personelimizin durumlarına uygun çalışma ortamına kavuşması bakımından önemli bir adım olacaktır. Bununla birlikte terör olaylarından dolayı engelli hale gelen kamu görevlilerinin de gazi statüsünde değerlendirilmesi son derece önemlidir. Bizler de engelliliği acınacak bir durum olarak görmekten vazgeçip bir insan hakkı olduğu gerçeğini kabul ederek bu bilinçle hareket etmeliyiz.

Engelli vatandaşlarımız siyasette, sivil toplum örgütlerinde, sosyal ve kültürel yaşamda, çalışma hayatında diğer insanlar ile eşit bireyler olduklarını bilmeli, bu doğrultuda hayatın her alanında kendilerine yer edinmelidirler.

Engellilerimizin sorunlarını önemseyip, çağdaş hizmet modellerini geliştirerek engelli vatandaşlarımızı yalnızca tüketen değil, üreten ve bağımsız yaşayabilen insanlar haline getirilmesini hedeflemeliyiz. Engellileri anlamak, onlarla bütünleşmek toplum kurallarının bir gereğidir.

Bu duygu ve düşüncelerle engelli vatandaşlarımızın tüm sorunlarının çözülmesini diliyor,

Şimdi son bir ‘hervele’, yeni bir ‘besmele’ zamanı Bir kişiden ne olur diyemeyiz. Biz birlerin hikâyesi ve bereketiyiz”

Çarpıcı bir ensest raporu

Bir uyarı daha: Bu yazı okumaktan rahatsız olacağınız bölümleri içerebilir. Şimdi sizlerle, ensest konusunun ne yüzdelere, ne de siyasi göz kırpmalara hapsedilemeyecek kadar acı bir gerçek olduğuna dair bir rapor paylaşacağım. Ve sorunun ensestle de sınırlı olmadığına dair bir başka rapor.


Raporun başlığı “Türkiye’de Bir Üniversite Hastanesindeki Ensest Vakalarının Toplumsal ve Demografik Özelliklerinin Değerlendirilmesi”.

Başlıktan sıkılıp vaz geçebilirsiniz, ama neticede bu bilimsel bir çalışma, meraklıysanız devam edin diyeceğim.

Uluslararası tıp yayını Medical Science Monitor tarafından 26 Nisan 2014 tarihinde İngilizce yayınlanmış. Yayınlayan araştırmacıların isimleri Ali Yıldırım, Erdal Özer, Hasan Bozkurt, Sait Özsoy, Özgür Enginyurt, Durmuş Evcuman, Rıza Yılmaz ve Yunus Emre Kuyucu.

Tokat’taki Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Bölümüne 2008-2012 arasında gelen ensest vakaları üzerinde yapılmış bilimsel bir araştırma. Çalışmada, Orta Karadeniz bölgesindeki ensest vakalarının genellikle Gaziosmanpaşa Üniversitesi Hastanesine sevk edildiği vurgulanarak insanın içini acıtan veriler paylaşılıyor.

Ensest, Birleşmiş Milletler (BM) dâhil uluslararası zeminde kan bağı bulunan akrabalıkların yanı sıra yasa ile evlenmeleri mümkün olmayan üvey çocuklar ve aile üyeleri arasında cinsel eylem olarak tanımlanıyor. Dünyanın istisnasız her ülkesinde, her sosyal sınıfta görülen ve tabu sayılan ensest konusu, kolay kolay paylaşılmaması, gerek korku, gerek utanç nedenlerle saklanması, örtbas edilmek istenmesi nedeniyle hem kamuoyu araştırmacıları, hem akademik araştırmacılar tarafından çalışılması en zor alanlardan sayılıyor.

BM’ye bağlı Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu nedenle ensesti “sessiz sağlık acil durumu” olarak tanımlıyor.

Raporda en yaygın ensest türünün babanın kız çocuğuna cinsel saldırısı olduğu yazılıyor. Onu erkek kardeşin kız kardeşe, kız kardeşin kız kardeşe cinsel tecavüzü izliyor; son olarak en az rapor edilen durum olsa da annenin erkek çocuğa cinsel eylemi yer alıyor.

Raporda 1999’da 296 ensest vakası üzerinde yayınlanan bir araştırmada saldırganlardan 70’inin biyolojik baba, 87’sinin (büyükbaba, abi, abla, kuzen gibi) biyolojik akraba ve 73’ünün de üvey baba olduğu saptanmış.

Keza 2006’da İstanbul’da 1955 kız lise öğrencisi arasında yapılan bir soruşturmada cinsel saldırıya uğramış olanların yüzde 1,8’inin ensest vakası olduğu ortaya çıkarılmış, tabii bu yalnızca lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırma.

2009-2011 yıllarında bir devlet hastanesinde yapılan araştırma ise cinsel suçların yüzde 4,6’sının ensest olduğunu ortaya koymuş.

Konuştuğum kaynaklar, Türkiye genelinde kayda geçmiş cinsel suç vakası içindeki ensest oranının yüzde 5’e yakın olduğunu ifade ediyor; ama bu konuda kesin veriler elde etmenin zorluğunu da vurgulayarak.

Gaziosmanpaşa Üniversitesi araştırmasında (yaşları 4 –evet 4- ila 40 arasında değişen) ensest kurbanlarının yüzde 70’inin 18 yaş altında, yüzde 84’ünün kız çocuğu ya da kadın, yüzde 58’in ilkokul mezunu olduğu görülmüş. Saldırganların ise yüzde 72’si ilkokul mezunu, yüzde 54’ü de işsiz.

Ensest görülen ailelerin yüzde 67’si 3 ila 5 çocuk sahibi, ailelerin yarısında saldırgan ve kurban aynı evde yaşıyor.

Bu aile içi cinsel saldırıların ayrıntılarına girmeyeceğim, raporu okurken içim kalktı.

Ahmet Hakan gibi “yüzde 40’çılar” söylemine girmeyeceğim, çünkü mevcut verilen bunun ne siyasi görüş, ne şehir, ne bölge, ne de bir ülkeye özgü olduğunu gösteriyor; bu illet bütün dünyada var ne yazık ki. Melis Alphan’ın Canan Güllü’den alıntıladığı yüzde 40 ensest oranını gösteren bir bilimsel çalışmadan da haberim yok, o çalışma kamuoyuna açıklanırsa yöntemi üzerine kamuoyu araştırmacıları da yorum yapabileceklerini söylüyorlar.

Ama okuduklarım bu durumun yüzde tartışmasına da, siyasi kutuplaşma göndermeleriyle siz-biz kavgasına da hapsedilemeyecek kadar ciddi olduğunu gösteriyor.

Türk Ceza Kanunun 102’inci maddesi cinsel saldırı suçlarının akrabalar arasında olması halinde cezanın yüzde elliye dek artırılabileceğini söyleyip bunu şikâyete tabi kılıyor. 103’üncü maddesi saldırının çocuklara yönelmesi halinde şikâyet olmaksızın yargının harekete geçmesini zorunlu kılıyor. Ama bir de toplumsal gerçekler var.

Büyük şehirlerden uzaklaştıkça dün toprağa verdiğimiz Şerif Mardin’in o parlak tanımı ile “mahalle baskısı” daha şiddetle hissediliyor. Yani resmi makamların haberi bile olmayabiliyor. Ya da haberi olanlar arasında o şehrin, kasabanın güçlü insanlarının etkisinde kalanlar olabiliyor, ya da daha vahimi yakın geçmişte Mardin’de gördüğümüz bir örnekte olduğu üzere, resmi yetkililer de cinsel suçların parçası olabiliyor.

Yani bu resmi kayıtlara bakıp, o kadar da değil diye geçiştirilecek, ardında siyasi ya da sosyal husumet aranacak bir konu değil.

Zaten 2012, 2015 ve 2017 yılında yapılan değişik KONDA araştırmalarından çıkartılabilecek sonuçlar arasında erken yaşta –bazıları zorla- yapılan evliliklerin önemli nedenlerinden birisinin, kız çocukların evlilik bağı yoluyla ensestten korunmaya çalışılması, ya da ensest olaylarının gizlenme çabası olduğu da var.

Orada başka sorunlar başlıyor tabii, aile içi şiddet gibi. Ucu cinayete varan aile içi şiddet vakaları kolların kırılıp yen içinde kalmasının, çoğunlukla kadın ve çocukların, ceberrut ve sapık eğilimdeki erkekler tarafından ezilmesinin hem kapalı kapılar ardında kalmasının önemli nedenleri arasında. Ocak 2017 KONDA araştırmasında dayak oranı yüzde 27.

Yine bir KONDA çalışmasında Türkiye’deki evliliklerin yüzde 25’ten fazlasının akraba evliliği olduğu saptanmış; bu ensest demek değil ama bu da ciddi bir sorun.

Yazının burasına kadar gelebildiyseniz bir ciddi konuyu daha vurgulamakta yarar var. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) rakamlarına göre 80 küsur milyonluk Türkiye’de 9 milyon küsur engelli vatandaş var; yani neredeyse nüfusun yüzde 12’si. Bu Avrupa ortalamalarının üzerinde ve bu yüksek oranla akraba evliliklerinin arasındaki bağın da araştırılmaya ihtiyacı var.

Ama konumuza dönersek, ensest ne yazık ki ciddi bir sorunumuz ve ciddiyetle yaklaşmak gerekiyor.

19.yüzyıl günümüzden yer yer pek farklı olmasa da, birçok ayrımcı politika ve yasal sürecin yoğun olarak yaşandığı bir yüzyıldı. Günümüzde bile sıkça örnekleriyle karşı karşıya kaldığımız bu ayrımcılık hareketleri o yıllarda engelli ABD vatandaşlarının ağır yaptırımlara maruz kaldığı bir yasayı hayata geçirmişti. Son derece eşitsiz, son derece ayrıştırıcı bu yasa ABD tarihinin olduğu kadar, tüm dünyanın en çirkin yasası olarak tarihe çoktan adını yazdırdı bile.

1867 ile 1970’li yıllar arasında başta San Francisco şehri olmak üzere Chicago, Colombus, Cleveland, Denver, Portland, Omaha gibi şehirlerde ayrımcılığın en yüksek dozda uygulandığı “Göz Zevkini Bozan Dilenci Yasası” yasalaştırıldı.



“Çirkin Yasaları” olarak da bilinen bu yasa engelli ABD vatandaşlarının hareketlerini ve konuşmalarını yani özgürlüklerini kontrol altına alıyordu.



Reformcuların halkın mevcut yaşam standardını koruyacağına inandığı bu yasa son derece çirkinlikten ibaretti.



Bu yasa ile sözde “sokaktaki engelleri kaldırma” fikri daha da gün yüzüne çıkmayı başardı.



Fakat onlara göre sokaktaki engeller çöpler ve yolların kusurları değil; vücutlarındaki çeşitli engel ve eksikliğe sahip insanlardı.



Oysa bu yasayı oluşturanların farkında olmadıkları bir şey vardı, asıl engel o vatandaşların vücutlarında değil, yasayı oluşturanların beyinlerindeydi.



Yasaya göre evinden bakkala ekmek almaya giden bir engelli bile 1 dolar ile 50 dolar arasında cezaya çarptırılmalıydı.



1867’de San Francisco’dan yayılan yasa hızla Orta Batı Amerika’ya yayıldığında engelli aktivist Dan Thompson konuya dikkat çekmek için Chicago’nun 1881 Çirkin Yasası’na dair şunları ifade etti;



‘’Hasta, sakat, yaralanmış, ya da bir şekilde hasara uğramış hiçbir insan, göz zevkini bozduğu ve tiksindirici bir nesne olduğu için sokaklarda, anayollarda, işlek caddelerde yani kamusal alanlarda kendini sokakta göstermeyecektir. Her kanun ihlalinde para cezasına çarptırılacaktır. Bu para cezası ne 1 dolardan az, ne de 50 dolardan fazla olacacaktır.’’

Giderek yayılım gösteren bu yasalar ile engelli vatandaşların özgürlük hakları kısıtlamalara uğramaya başladı.



Başta dilenme maksadıyla engelli vatandaşların kamusal alanda dolaşmasına izin verilmedi.



Çirkin Yasası aynı zamanda ABD tarihinin dilenciliğe karşı atmış olduğu ilk somut örneği de oluşturuyor.



Kamusal alana çıktığı fark edildiğinde uygulanan para cezası ödenmediğinde engelli vatandaşlar hapishane yahut düşkünler evine sürgün edilirlerdi.



20.yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar bazı şehirlerde varlığını sürdürmüş olan Çirkin Yasası’nı en son kaldıran şehir 1974 yılında Chicago’dur.



Yasanın uygulandığı zamanlara ait son tutuklama ise 36 yıl önce Omaha’da gerçekleşti.



Bu kara leke de özgürlükler ülkesi Amerika’nın tarihinde hep bir kirli sayfa olarak yer almaya devam etti.




2018 ve 2019 Yıllarında kamu çalışanları ve memur emeklilerinin ücretlerine yapılacak artışın belirleneceği 4. Dönem toplu sözleşme görüşmelerinin ilk toplantısı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide SARIEROĞLU BAŞKANLIĞINDA bakanlığın Reşat MORALI salonunda yapıldı.Toplantıda Kamu İşveren Heyeti temsilcileri ile Memur-Sen genel başkanı Ali YALÇIN,Türkiye Kamu-Sen genel başkanı İsmail KONCUK İLE HİZMET KOLLARINDA YETKİLİ SENDİKALARIN temsilcileri hazır bulunurken KESK temsilcisi toplantıda yer almadı.

3 Milyon 200 BİN kamu personeli ile 1 Milyon 900 Bin memur emeklisini ilgilendiren görüşmelerin ilk toplantısı basına açık olarak yapılan ve açılış konuşmalarının yapıldığı il bölümün ardından basına kapalı olarak devam etti.Memur ve memur emeklilerinin 2018 ve 2019 yıllarındaki mali ve sosyal haklarının belileneceği süreç 10 Ağustosa kadar hizmet kolları komisyonlarının görüşmeleriyle devam edecek.İkinci toplantı 11 Ağustos’ta yapılacak.Kamu İşveren Heyeti 14 Ağustos’ta sendiklara teklifini sunacak.

Devam eden toplu sözleşme görüşmelerinde kamu sendikalarının engelli kamu personeli için yaptığı teklifleri sizler için toparladık.

MEMUR-SEN’İN ENGELLİ PERSONELLER İÇİN TALEPLERİ

Engelli kamu görevlilerinin derece artışı 2 yılda bir gerçekleştirilir. Buna ilave olarak her 5 yılda bir ilave bir derece verilir.

Engeli nedeniyle malulen emeklilik hakkından yararlanan kamu görevlilerine bağlanacak emekli aylığı tutarı ile emekli ikramiyesi, 25 yıl esas alınarak hesaplanır ve ödenir. 25 yıldan daha fazla hizmeti olanlar için filen çalıştıkları süre dikkate alınır. Engelli kamu görevlilerine bağlanacak emekli aylığı, en son almakta olduğu maaşın % 85’inden az olamaz.

Engelli kamu görevlileri, emekliliklerinde derece ve kademelerine bakılmaksı- zın yeşil pasaport hakkından yararlandırılır.

Engelli kamu görevlilerinin atanmasına ve yer değiştirmesine ilişkin iş ve işlemler ile mevzuat düzenlemeleri için oluşturulan kurul ve komisyonlarda, bu toplu sözleşmenin tarafı olan Konfederasyonun tarafından bildirilecek engelli kamu gö- revlileri temsilcisi yer alır.

Engelli kamu görevlilerine, ulaşımlarını sağladıkları motorlu taşıt alınmaları KDV’den muaf tutulur.

Engellilerin bir kereye mahsus olmak üzere istekte bulundukları yere yer değiştirme suretiyle atanmalarında herhangi bir kayıt ve sınır uygulanmaz.

Engelli kamu görevlisinin çalıştığı kurumun il dışında yapacağı eğitim, seminer vb. faaliyetlerde refakatçi götürmesine imkan verilerek masrafları kurumca karşılanır.

Engelli kamu görevlilerine, Diyanet İşleri Başkanlığınca koordine edilenler kapsamında Hac farizası ve Umre için % 3 kontenjanı uygulanır. Engelliler ve refakatçileri hac ve umre ziyaretlerinden % 50 indirimli yararlanır.

Orta öğrenim (lise) ve yüksek öğrenim mezunu olup hizmetli kadrosunda bulunan engelli kamu görevlileri, görevde yükselme sınavından muaf tutularak istekleri halinde V.H.K.İ veya memur kadrolarına atanır.

Parasız yatılı bursluluk kontenjanı engelli kamu görevlisi çocuklarına da uygulanır

Memur-Sen’in diğer teklifleri

Engelli çocuğu olan kadın kamu görevlileri,

a) Gelir düzeyine ilişkin şart aranmaksızın ilgili mevzuatında belirtilen engelli bakım ücretinden yararlandırılır. Bu ücret, maaşlarıyla birlikte ödenir.

b) Çocuğunun engelli bakım ücretinden yararlanmayı gerektiren düzeyde engeli bulunması kaydıyla, istekleri halinde günlük ve haftalık çalışma sürelerinin yarısında görev yapmama hakkından yararlandırılır.

c) Çocuğunun engelli bakım ücretinden yararlanmayı gerektiren düzeyde engeli bulunması kaydıyla, her yıl için 90 gün fiili hizmet zammından (yıpranma payından) yararlandırılır.

Hizmet teşvik pirimi Engellikamu görevlilerine, engellilik oranları yönüyle ayırım yapılmaksızın %40 artırımlı ödenir.

Kamu kurum ve kuruluşlarının merkez ve taşra teşkilatı birimleri, Kamu Konutları Yönetmeliği kapsamında uhdelerinde bulunan kamu konutlarının %3’ünü, sadece 657 sayılı Kanunun 53 üncü maddesi (diğer personel kanunlarına tabi kurumlar için tabi oldukları kanunda engelli –özürlü- personel istihdamına ilişkin hü- küm) kapsamında istihdam edilen kamu görevlilerinin sıra tahsisli olarak başvuru yapabileceği şekilde engelli-özürlü personel için ayırırlar. Engelleri-özürleri göreve başladıktan sonra oluşan kamu görevlileri de bu haktan faydalanır. Engelli-özürle kamu görevlilerinin bu fıkra kapsamındaki haktan yararlanması diğer kapsamdaki sıra tahsisli konutlar için başvuru yapmasına engel teşkil etmez.

İlgili mevzuatında kamu konutları için belirlenen oturma süreleri; engelli-özür- Toplu Sözleşme Teklifleri 2017 39 lü kamu görevlilerinden birinci derece engelli-özürlü olanlar için 36 ay, ikinci derecede engelli-özürlü olanlar için 24 ay, üçüncü derece engelli-özürlü olanlar için 18 ay arttırılmak suretiyle uygulanır.

Sözleşmeli personelin izin hakları konusu üzerine: En az yüzde 70 oranında engelli ya da süreğen hastalığı olan çocuğunun (çocuğun evli olması durumunda eşinin de en az yüzde 70 oranında engelli olması kaydıyla) hastalanması hâlinde hastalık raporuna dayalı olarak ana veya babadan sadece biri tarafından kullanılması kaydıyla bir takvim yılı içinde toptan veya bölümler halinde on güne kadar ücretli mazeret izni kullanabilir.

Engelli Çalışanların Şartlarının Tuttuğu Kadroya Atanması

Madde 54– (1) Hizmet kolumuza bağlı kurum ve kuruluşlarda çalışan engelli personelin talepleri halinde eğitim durumları itibariyle ihraz ettikleri unvanın şartlarını sağladığı kadrolara atanması sağlanır.

Kamu-Sen’in Engelli Personel İçin Teklifleri

Amaç: Engelli personelin durumlarına uygun istihdam imkânlarına kavuşturulması ve kendilerine pozitif ayrımcılık yapılması

Engellilerin emekli aylığı bağlama oranları 10 puan fazla uygulanmalıdır.

Engelli personelin daha kolay hizmet üretebilmesi için görevleri ile ilgili gerekli araç ve gereçler temin edilmeli, engelli personele engel durumunu artıracak görevlendirme yapılmamalıdır.

Engelli personelin izin hakları yeniden düzenlenmeli, Kanunun ilgili maddelerinde yapılacak düzenleme ile engelli personelin izin süreleri bir kat fazla belirlenmelidir.

Kamu kurum ve kuruluşlarındaki açık engelli kadroları, Kanuna uygun şekilde doldurulmalıdır.

Kamu hizmet binaları, engellilere uygun şekilde yeniden dizayn edilmelidir.

Kreş (0-3,3-6 yaş kreş ve yaşlılar için) hasta, engelli ve yaşlı bakım hizmetlerinin profesyonelce sunulacağı bakım ve rehabilitasyon merkezleri yaygınlaştırılmalıdır.

Engelli öğretmen ve personele; kurum lojmanlarından kontenjan ayrılmalı ve kendi aralarında sıra tahsisli olarak yararlandırılmalıdır. Kurumların fiziki yapıları engelli personel ve öğrencilere uygun hale getirilmeli, engelliler için gereken araç-gereç bedelleri kurumlarınca karşılanmalıdır. Engelli personelden bir üst görev için gerekli öğrenim şartlarını taşıyanlar bir kereye mahsus sınavsız bir üst görev yükseltilmelidir.

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bünyesinde yatılı veya pansiyon bulunan eğitim kurumlarında yapılan “belletici öğretmen” görevlendirmeleri geçmişte öğretmenlerimizin gönüllü olarak talep etmeleri esasına dayanılarak yürütüldüğü halde 07.09.2013 tarihli ve 28758 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Kurumları Yönetmeliğinin Belletici Öğretmen Görevlendirilmesi başlıklı 92. Maddesinin 2. Fıkrasıyla re ’sen görevlendirmelere dönüşmüş, eğitim kurumunda görevli öğretmenlerin hiçbir geçerli mazeretini dikkate almadan görevlendirme yapılmasına sebebiyet verecek şekilde değiştirilmiştir. Bu durum özellikle küçük, engelli vb. çocuğu bulunan bayan öğretmenlerin zor durumda kalmalarına sebebiyet vermektedir. Belletici öğretmen görevlendirmelerinin geçmişte olduğu gibi gönüllülük esasına dayalı olacak şekilde yapılması için gerekli yasal düzenleme yapılmalıdır.

Engelli kadrosu ile göreve başlayanlar veya görevde iken engelli olanlara Ek Ödemeye ilişkin Yönetmeliklerde belirtilen tablolarda ayrı ek puan düzenlenerek, pozitif ayrımcılık sağlanması

Engelli personelin özürlerine uygun işlerde çalıştırılması, engelliliklerini artıracak ve ek engel getirecek işlerde çalıştırılmaması.

Çalışma ortamı ve fiziki mekanların engelli personelin rahat çalışabileceği standartlara uygun hale getirilmesi.

Engelliler için lojman tahsisinde pozitif ayrımcılık yapılması

Engellilerin servis imkanından yararlanabilmesi için gerekli kolaylıkların sağlanması.

Personele, engelli aile bireyinin günlük bakımı için izin kullanımında gerekli kolaylığın sağlanması.

Spor müsabakalarına sporcu olarak katılmak isteyen engelli personel için prosedürlerin asgariye indirilmesi ve teşvik edilmesi.

Bakanlık bünyesinde personel sayısının yetersizliği nedeniyle merkez ve taşrada genel idari hizmetler sınıfının görevini yerine getiren engelli ve yardımcı hizmetler sınıfında çalışan personelin ( teknisyen yardımcısı, aşçı, bekçi, kaloriferci vb. ) belirlenecek kriterler çerçevesinde memuriyet kadrolarına atanması.

Engelli, teknisyen yardımcısı, yardımcı hizmetliler sınıfı ve diğer personel için görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavının açılması.

Emniyet Genel Müdürlüğünde çalışan engelli personel için 657 Sayılı Kanunun 101 inci Maddesinin ‘’…Engellimemurlara da isteği dışında gece nöbeti ve gece vardiyası görevi verilemez.’’ hükmüne riayet edilmesi ve engelli personele nöbet verilmemesi

Engelli kamu görevlilerine 5 yılda 1 derece verilmesi ve emekliye ayrılmaları durumunda ikramiyelerinin 25 yıl üzerinden hesaplanması.

SORU: 15.01.1998 tarihli SSK girişim var.2005 yılına kadar SSK'lı olarak çalıştım ve SSK'da 2255 günüm var.01.01.2005 yılında özürlülük istihdamından dolayı memur oldum. % 40 raporum var. Ama yeniletmedim. Raporum 2000 yılından.

1-Malulen ne zaman emekli olabilirim.
2-Malulen emekli olmak için ne yapmam gerekli, ne gibi evraklar hazırlamalıyım.
3-Şimdi malulen ayrılırsam emekli ikramiyem ve emekli maaşım ne kadar olur
4-Normal emekli olursam ne zaman olabilirim. Emekli ikramiyesi ve emekli maaşı farkı ne olur.
Sorularım bunlar; cevaplarınızı bekliyorum .Teşekkür ederim.

CEVAP: SSK girişli, daha sonra engelli memur olarak başlayan kişi ne zaman emekli olabilir? Sorunuz özelinde durumunuzu değerlendirmekteyiz.

Kısa bilgiler:

Durumunuz 5434 sayılı T.C.Emekli Sandığı Kanunu kuralları kapsamına girmektedir.

Bu kanun kuralları gereği, göreve girişlerinde en az % 40 oranında engellilik raporu olan ve engellilik mevzuatına uygun olarak göreve giren memurlar bu görevleri sırasında en az 15 yıl hizmetleri de bulunuyorsa emekli aylığı talebinde bulunabilirler.

15 yıl hizmet süresine sigortalı olarak çalışılan süreler de dahil edilir.

Engelli aylığında bir yaş koşulu bulunmaz.

5434 sayılı Kanun kurallarında bir sigortalılık süresinin tamamlanması koşulu aranmaz, 15 yıl hizmet yeterlidir.

Göreve girişlerinde raporun bulunmasının yeterli olacağını, ayrıca bu raporun yeniletilmesine de bir ihtiyaç olmayacağını ayrıca değerlendirmekteyiz.

Bu bağlamda:

Durumunuz malulen emeklilik şeklinde olmayıp engelli emeklilik şeklinde olacaktır. Her iki durumun şartları farklı olmaktadır. Bu konularda değerlendirmelerimiz sitemizde mevcut olup ziyaret edilebilir.

Sigortalı olarak çalıştığınız süreler ve memur olarak göreve başladığınız tarih dikkate alındığında 15 yıl hizmet sürenizin tamamlanmış olduğu anlaşılıyor. İstediğiniz tarihte Kurumunuz kanalıyla Sosyal Güvenlik Kurumuna engelli aylığı bağlanmak üzere emekli olma talebinizi yapabileceğinizi değerlendiriyoruz.

Memur emekli maaşları derece kademe ek gösterge gibi unsurlarla birlikte hesaplanır. Bu konuda kendi hesaplamanızı yapabilmeniz için http://www.memurlar.net/emeklimaas/ adresimizdeki maaş hesaplama robotunu kullanmanızı tavsiye etmekteyiz.

Normal emekli olma durumunuz: Memurların yaş hesaplamaları 23/05/2002 tarihine kadar olan hizmetlere göre bulunur. Sizin sigortalı olarak çalışma sürelerin tarihleri belli olmadığından tahminde bulunabiliriz. Muhtemelen 54 veya 55 yaşa tabi olabileceğinizi değerlendirmekteyiz. Bu yaş tamamlandığından 20 yıl hizmetiniz de olduğunda normal emekli talebinde bulunabileceğinizi değerlendirmekteyiz. Bu durumda emeklilik yaşınızı dolduracağınız tarihteki hizmet sürenize göre emekli aylığı ve emekli ikramiyesi tutarı bulunacaktır. Ancak normal emekli olma durumunuzda, aylık hesaplamada dikkate alınan süre, derece ve kademenizin yükselmesi gibi durumlardan dolayı emekli aylığınızın yüksek olabileceğini söyleyebiliriz.

Aynı durumdaki erkek memur için ise 25 yıl hizmet, 57 veya 58 yaşının doldurulması gerekmektedir.

Engelli aylığı için müracaat şekli:

Öncelikli olarak görev yaptığınız Kuruma müracaat etmeniz gerekir.

Kurumunuz engellilik raporu ve hizmet bilgilerinizi Sosyal Güvenlik Kurumuna göndermesi gerekir.

Sosyal Güvenlik Kurumu engelli olarak emekli olabileceğinize karar verip bu durumu Kurumunuza bildirmesi gerekir.

Bu karardan sonra Kurumunuz sizi emeklilik onayı almak suretiyle memurluk görevinizi bitirir ve emeklilik hizmet cetveli ile birlikte Sosyal Güvenlik Kurumuna göndermek suretiyle emeklilik işlemlerinizin yapmasını istemesi gerekir.

Camilerde özgürce koşturan çocukların sevgili “Diyanet Amca”sı, aydınlık adam Mehmet Görmez'in FETÖ’nün sapkın söylemlerinin incelendiği raporla ilgili konuşmasının başlarında, “Diyanet İşleri Başkanlığındaki görev hayatımın son günü bile olsa, son günleri bile olsa…” şeklinde bir cümle kullandığını hatırlatan Albayrak, "Gerçekten  de gidiyor demek ki. Öyle veya böyle, gönderiliyor" şeklinde yazdı.

Albayrak, yazısını şöyle sürdürdü:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dediğine göre, Mehmet Görmez Hoca “başka bir görev istedi.” Hocanın herhangi bir görev talebinde bulunduğunu tasavvur etmekte müşkülatım var ama diyelim ki öyle…

Kendisine ‘Senden hoşnut değiliz’ mesajı verilmiştir, o da istenmediği yerde kalmayacağını bildirmek için böyle bir ‘lisan-ı münasip’ kullanmıştır. Ama lüzumsuz yere zorlamanın alemi yok; gerçek şu ki, Görmez’in devletten “başka bir görev” talebi olmadı. Olsaydı, gazetecilerin bu yöndeki bir sorusuna şu cevabı vermezdi: “Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir makamdan sonra talip olduğum bir görev vardır, o da ilimdir.”

Yukarıda “istenmediği yer” dedik… Mutsuz bir azınlık müstesna, Mehmet Görmez’i Diyanet İşleri Başkanlığında istemeyen kimse yok aslında. Gelmiş geçmiş Diyanet İşleri Başkanlarının halk tarafından en çok sevileni, en çok itibar göreni, en çok takdir edileni Mehmet Görmez’dir.

“Büyüklere diyorum ki: 'Eğer çocukların hafızasında ve muhayyilesinde kötü iz bırakacak şekilde müdahale edecekseniz teravihinizi evinizde kılın.' Camiye gelen çocuklar ister oynasınlar ister koştursunlar. Biz, secdeye eğildiğinde, çocuk sırtına bindiği için secdesini uzatan bir Peygamberin ümmetiyiz" diyen hikmetli ve sevimli bir alimden bahsediyoruz burada.

“Ezanları susturan darbelerden darbeleri susturan selâlara” geçişi temsil eden mücahit bir alimden bahsediyoruz.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, horlanan, itilip kakılan medreselerin ve tarikatların temsilcileriyle resmen ve alenen bir araya gelen ilk Diyanet İşleri Başkanından bahsediyoruz.

Mescid-i Aksa’da Arapça hutbe okuyan ilk ve tek Diyanet İşleri Başkanından… Nasıl sevilmez, nasıl itibar görmez, nasıl takdir edilmez?

Görevden niye alınacağına veya görevi bırakmaya niye sevk edildiğine gelince… Sordum, soruşturdum, esaslı duruşundan başka bir suçunu (!) öğrenemedim Görmez Hoca’nın.

İstişare ilkesine bağlı olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığının belli başlı uygulamaları / faaliyetleri ile alâkalı hususlarda ulema ile istişare etmeden adım atmaya yanaşmadığı ve şura kararlarına saygı gösterilmesini beklediği söyleniyor; belki de bu sebeple, “Pratik kullanıma elverişli değil” diye gönderiliyordur.

Wait while more posts are being loaded