Post has attachment

Post has shared content

Post has shared content
KİMSE KİMSENİN RIZKINI YİYEMEZ

Çok kazanmak rızkı artırmadığı gibi, çok kaybetmek de rızkı azaltmaz. Daha çocuk, anne karnındayken, Cebrail aleyhisselam ona der ki:
(Sen hiç endişe etme! Allahü teâlâ yiyeceğin rızıkların hepsinin üstüne senin ismini yazdı. Rızık, ezelde takdir edilmiştir. Senin ne zaman, nerede öleceğin bildirilmiştir. O bir an ileri gitmez, geri de kalmaz.)
İnsan rızkını aramasa da, rızkı onu arar. Herkes ancak kendi ismi yazılı olan rızka kavuşabilir. Nitekim bir kimse, hastalanınca, belki kefaret gerekebilir diye, ihtiyaten orucunu bozmak için çiğ pirinç tanesi yutar. Nasıl olmuşsa pirinç, boğazına takılıp kalır. Öksürür, bağırır çıkmaz. Doktorlar, (Bunu almak için ameliyatla nefes borusunu yarmak gerekir, buna imkânımız yok, biz bunu yapamayız. Sen Evliya bir zata git, o sana okusun, dua etsin, belki öyle kurtulabilirsin) derler. O da, bir zata gider, o zat da, (Evladım, bu benim işim değil. Bağdat’ta şu adreste, şöyle mübarek bir zat var, sen doğru ona git) der. İstanbul nere, Bağdat nere! Ama can meselesi olduğu için mecburen gider. Bağdat’ta, o mübarek zatı bulur. Durumunu anlatır. O zat da, (Evladım, burada mümkün değil, bu pirinç tanesini çıkaracak olan zat Buhara’da) der. Adam çok üzülür, ama can tatlı, düşer yollara. Buhara’ya gelir, tekkeyi bulur. O mübarek zat da, sohbet ediyormuş, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık. Kapının eşiğine oturur. Oturur oturmaz bir hapşırık gelir, pirinç tanesi yere düşer. Oradaki bir kedi yavrusu, pat alıp kaçar. O kadar yer, o kadar zaman, o kadar sıkıntı. Çok şaşırır, bu ne hâl ya Rabbi der. Gelir hoca efendiye, bunun hikmetini sorar. O mübarek zat da, (Allahü teâlâ bu pirincin üzerine kedinin ismini yazdı, ben ne yapayım? Bu pirinç tanesini bu kedi yesin diye seni İstanbul’dan buraya getirdi) cevabını verir.
Şuna mutlak inanmalı, kimse kimsenin rızkını yiyemez. Hiç kimse de rızkını bitirmeden ölmez. Peki, o zaman niye çalışıp para kazanıyoruz? Ehl-i sünnet âlimleri,(Çok sevab kazanmak için, çok para kazanmak lâzım) buyuruyorlar. Yani çok ibadet yapmak, çok kitap dağıtmak, çok hayır hasenat yapmak için çok para lâzım. İşte bu niyetle, helalinden çok para kazanmak için, çok çalışmak gerekir

PAYLAŞALIM HERKES OKUSUN
Photo

Post has shared content
Amin ecmain
#Sabrın sonu selamettir
Photo

Post has shared content

Post has shared content
Yaşlı bir baba...
Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş...
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini fark eden oğlu,
almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş...
Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş...
Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış...
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş...
Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış...
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış...
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde...
Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için...
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!
Şaşkınlık içinde:
– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!...
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona...
Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu...
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!...
– Baba!...
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!...
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır...
Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk...
Ama belki de hiç sormadık ona:
– Baba! Senin benden bir isteğin var mı?
Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, "Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?" diye.
İlk başta "Her ikisini." desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, "Annemi." diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu.
Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu...
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının altında olmasa da..
Photo

Post has shared content
Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, bugünkü adı
Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve
başına bir kitabe eklemiş:“Her kula helâl,
Müslüman’a haram!”
Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl
fitnedir diye…
*Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-
paça huzura getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dini
İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen
kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama
suyunu Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir,
nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar
adama. Adam:
- “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat
ister, delil şarttır…” dedikçe kadı kızmış:
- “Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın,
Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin
vaciptir!” demiş. Demiş ama bir yandan da merak
edermiş:
- “Nedir gerekçen?” diye sormuş. Adam:
- “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince,
ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam
yaka paça saraya götürülmüş. Padişah da
sinirlenmiş ama diğer yandan o da meraklanırmış:
- “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki,
hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl,
Müslüman’a haram yazarsın?” Adam, başı önünde
konuşur:
- “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”
- “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”
- “O zaman boynum, hükme kıldan incedir
Sultanım…”
- “Eeee!”
- “Sultanım, herhangi bir havradan (sinagog)
rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın,
bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği
yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş,
başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm?
Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse
söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet
ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş,
elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta
dolunca, adam:
- “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş.
Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer
Sultan’a teşekkürler, hediyeler.
- “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir
papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı
şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış
Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam
etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir
fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Din
adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir
sarılmışlar birbirlerine… Sultan:
- “Bitti mi?” demiş adama.
- “Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm
zamanıdır izninizle” demiş.
- “Şimdi nedir isteğin?”
- “Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen,
âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini
yapmışlar, Ulucami imamını Cuma hutbesinin
ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler.
Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne
yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar
bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın
peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş
bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!
Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o
geçen hafta tutuklanan koca âlim için:
- “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”
- “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”
- “Vah vah! Acırım arkasında kıldığım
namazlara…”
- “Sorma, sorma…”
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri.
Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- “Eee, ne olacak şimdi? Adam:
- “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik
almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş
padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş
ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
- “Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen,
böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?”
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- “Hava bile haram, hava bile!” demiş
Photo

Post has attachment
Hun Atilla - Google+
Hun Atilla - Google+
plus.google.com

Post has shared content

Post has shared content
Wait while more posts are being loaded