Post is pinned.Post has attachment
CUM`A NAMAZININ SAHİH OLMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR (EDASININ ŞARTLARI)
Kılınan bir Cum`a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
A) Cum`a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması
Bu şart, bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali`den şöyle dediği nakledilmiştir: "Cum`a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm (ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali`den rivâyet etmiştir. Hz. Ali`nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.(Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No: 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm`dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî`den nakletmiştir; İbnu`l-Hümam, a.g.e., I, 409).
Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen "kalabalık şehir" sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:
Ebû Hanife (ö. 150/767)`ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri "kalabalık şehir" niteliğindedir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed (ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.
İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel (ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum`a namazı farz olur (es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I, 259; el-Cezerî, Kitabü`l-Fıkh ale`l-Mezâhibi`l-Erbaa, Mısır (t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire (t.y.) I, 81).
İmam Mâlik (ö. 179/795)`e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum`a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:
1) Ebû Hüreyre (ö. 58/677), Bahreyn`de görevli iken Hz. Ömer`e Cum`a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; "Nerede olursanız olunuz, Cum`a namazını kılınız" şeklinde cevap vermiştir.
2) Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720), komutanı Adiy b. Adiy`e yazdığı mektupta, (ahalisi) "çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince: orasının halkına Cum`a namazı kıldıracak bir görevli tayin et" demiştir.
3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum`a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).
4) İbn Abbas, Medine`deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum`a namazının Bahreyn`de "Cuvâsâ" denilen bir köy (karye) de kılındığını söylemiştir (Buhârî, Cum`a, II, (I. s. 215); Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., I, 409)
Cum`a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:
1) Hz. Ömer`in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum`a namazı kılınamayacağı bilindiği için, "hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum`a namazı kılın" şeklinde anlaşılmıştır.
2) Ömer b. Abdülaziz`in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.
3) Kendilerinde Cum`a kılındığı bildirilen "Eyle", Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, "Cuvasâ" da Bahreyn`de Abdulkays`a ait bir kaledir. Buraları "köy (karye)" olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar (Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas`ın sözünde, Cüvâsâ için, "köy" denilmesi, o devirlerde buranın "şehir" sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur`ân-ı Kerîm`de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu Kur`ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31). Âyetteki "iki köy (karye)" den maksat Mekke ile Tâif`dir. Diğer yandan Mekke şehrine "Ümmü`l-Kura (köylerin anası)" adı verilmiştir (Şürâ, 42/7). Mekke`nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre: hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî (ö. 490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan "şehir (mısr)" kelimesini kullanır (es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali`nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen`le Yemâme`yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir (Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)
Ebû Bekir el-Cassâs (ö. 370/980), "Eğer Cum`a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi" der ve Hasan`dan, Haccac`ın şehirlerde Cum`a`yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder. (el-Cassâs, Akhâmu`l-Kur`ân V, 237, 238)
İbn Ömer (ö. 74/693), "Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir" derken, Enes b. Mâlik (ö. 91/717), Irak`ta bulunduğu sırada Basra`ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet eder ve Cum`a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum`a`yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. (el-Cassâs, aynı yer)
Uygulama örnekleri:
a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum`a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.
Hz. Âişe (ö. 57/676)`den, şöyle dediği nakledilmiştir: "Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine`ye Cum`a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi" Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine`ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum`a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum`a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum`a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine`ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar`a, Medine`de Cum`a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine`ye iki mil uzaklıktadır.
b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum`a`lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların "şehir (büyük yerleşim merkezi)" olmayı Cum`a`nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum`a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum`a`nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum`a İslâmî prensip ve emirin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. (es-Serahsî, a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., II, 51)
Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.
a) Şehir ve kasabalar:
Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi (kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi "şehir"dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde" yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma" özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse "musallâ (namazgâh)" denen yerlerinde Cum`a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır (İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine`nin durumuna benzer.
b) Şehir hükmünde olan yerler:
En büyük mescidi, Cum`a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de "şehir" hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf`un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed`in şehir tarifine de uygun düşer (es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.
B) Devletin İzninin Bulunması
Cum`a namazının sahih olması için "devlet temsilcisinin izni" problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.
1) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre, Cum`a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer`den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir: "Kim Cum`a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin" (İbn Mâce, İkâme, 78) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat`ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O`nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. (Mecmau`z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum`a`nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum`a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabılir. Cum`a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum`a`dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum`a`nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler Cum`a`ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum`a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine`de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali`nin arkasında toplanmış ve o da Cum`a namazını kıldırmıştır. (el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru`l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir (Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)
Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum`a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü`l-Münzir şöyle der: "Öteden beri Cum`a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar" (Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 48)
Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum`a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, "ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen" Cum`a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, "imam yoksa Cum`a namazı kılamazsınız" demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.
İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum`a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: "Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir: Cihad`tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât`ın toplanması, hudut (şer`i cezaların tatbiki) ve Cum`a`ları kıldırmak." ifadeleri ise hadis değildir. Fethu`l-Kadir`de (II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî`ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da "Fıkhu`s-Sünne" adlı esrinde (1, 306) bunun aynı şekilde Hasan`ü`l Basrî`ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.
Veliyyü`l-Emr yoksa
Veliyyü`l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm`ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü`l-emr`i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani müslümanların İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle böyle bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum günümüzün müslümanlarına; İslâm`ın öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip olmadığımıza göre, kıldığımız Cum`a namazının hükmü nedir? Diye başlayan ve onun etrafında dönüp dolaşan diğer bir takım soruları daha sordurmaktadır.
Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım:
Bu konuda İbn Nüceym der ki:
"Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin (Cumu`a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir." (İbn Nuceym, el-Bahrü`r-Râik, II, I55).
Buradaki: "zaruret dolayısıyla caizdir" ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum`a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından zaruret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin varolmaması hallerinde de bu zaruretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi bir durum yoktur. Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik eden hâkim) ile halifenin varlığı, İslâmî hükümlerin yürürlükte olmasının en belirgin gerekleri ve dışa yansıyan yönleridir. Bunların varolmamaları halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde uygulanabilmeleri sözkonusu değildir. Şayet bu durum, Cum`a namazını kılmamayı gerektirecek bir hal olsaydı, İbn Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim: "Zaruret dolayısıyla caizdir" gibi bir ifade kullanmaz, "Cum`a namazı sâkıt olur" demesi gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan yönetimlerin çatısı altında bulunulan hallerde söz edilmezdi.

Photo

Post has attachment
Photo

Post has attachment
ESSALAMÜNALEYKÜM...DOSTLARIM. ..KARDEŞLERİM...HAYIRLI CUMALAR ..CUMA BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN......
(ÇOK UZUN OLDU AMA SONUNA KADAR OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM )......SOHBET 'İME; بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM.
RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH (C.C.) ´IN İSMİ ŞERİFİYLE ; BASLIYORUM....

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ...
AFRİNDEN ĞELEN BOŞ TAPUTLAR.....?.
BOŞ BEŞ TABUT...
ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ...
İÇİM TİTRİYOR....
İÇİM KAN ÂĞLIYOR.....
ELİM TİTRİYOR...
KALBİM SIZLIYOR...
ŞEHİTLERİMIZİN ANNESİNİ,BABASINI,
EVLİ OLANLARIN KARISINI ÇOCUKLARINI DÜSÜNUYORUM...KAHROLUYORUM...
KAHROLUYORUM...
KAHROLUYORUM...
AĞZIM KURUYOR...
BOĞAZIM DÜĞÜMLENİYOR...
TEK TESELLİM...DİYORUM ONLAR ŞEHİT....
ONLAR ŞEHİT...
ONLAR ŞEHİT....

AMA BİRİLERİ DİLSİZ ,
AMA BİRİLERİ KÖR,
AMA BİRİLERİ ŞAĞIR ,
ONLARIN DİLLERİ VAR GERÇEĞİ KONUŞMAZ....
ONLARIN ĞÖZLERİ VAR ĞERÇEĞİ ĞÖRMEZ....
ONLARIN KULAKLARI VAR GERÇEĞİ DUYMAZ..?

AFRİNDEN GELEN BOŞ TABUTLAR...
BOŞ BEŞ TABUT....
BOŞ VE İÇİNDE ŞEHİTLERİMİN NAÂŞI YOK SADECE YANMIŞ CESETLERİNIN KÜLLERİ VAR....
İÇIM YANIYOR...
İÇIM YANIYOR..
İÇIM YANIYOR DOSTLARIM..
KALBİM SIZLIYOR...
BUNA YÜREK Mİ?..
DAYANIR.....
KAHROLUYORUM...
KAHROLUYORUM....
KAHROLUYORUM....
AĞZIM KURUYOR...
BOĞAZIM DÜĞÜMLENİYOR....
TEK TESELLİM DİYORUM ...
ONLAR ŞEHİT..
ONLAR ŞEHİT....
ONLAR ŞEHİT.....

AMA BİRİLERİ DİLSİZ ,
AMA BİRİLERİ KÖR,
AMA BİRİLERİ ŞAĞIR ,
ONLARIN DİLLERİ VAR GERÇEĞİ KONUŞMAZ....
ONLARIN ĞÖZLERİ VAR ĞERÇEĞİ ĞÖRMEZ....
ONLARIN KULAKLARI VAR GERÇEĞİ DUYMAZ..?

EVET ÜLKEMİZDE VE GÖNÜL COĞRAFYA "MIZDA SURİYE ''DE AFRİNDE SAVAŞ ,AÇLIK ,YOKSULLUK VARKEN, ÜMMET TARİHDE OLMADIĞI KADAR PARÇALANMIŞKEN.. EVET BİZLER NEYİ KUTLUYORUZ(SEVĞİLİLER ĞÜNÜ), NEYİ TARTIŞIYORUZ..BİZİM GEÇMİŞDEN YANİ, TARİHDEN HİÇ DERS ALMADIĞIMIZI GÖSTERİYOR.. BİZ SUANDA BU ÜLKEDE YAŞATIĞIMIZ İÇİN , BU ÜMMETİN 500 SENE HALİFELİĞİNİ YAPMIŞ OSMANLI DEVLETİ 'NİN HER KARIŞ TOPRAĞINDA YÜZBİNLERCE ŞEHİT KANIYLA SULANMIŞ MİRASININ ÜZERİNDE OTURURKEN ETRAFINIZDA OLAN BU ZULÜM 'E SEYİRCİ KALAMAYIZ..KALMIYORUZDA...SİMDİ BUNDAN SONRA YAPMAMIZ GEREKEN NE. ..?.... EVET BUNDAN SONRA ; ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.) OLARAK BİRLİKTE HAREKET ETMEK ZORUNDAYIZ...AKLIMIZI , FİKRİMİZİ ,SERVETİMİZİ, SUANDA DÜNYADA KAÇ MÜSLÜMAN ÜLKE VARSA 60-70 BÖLMEK DEĞİL BİRLEŞTİRMEK ZORUNDAYIZ...BUNUDA ANCAK TARİHDE 18 BÜYÜK DEVLET KURMUŞ BİZ OSMANLI TORUNLARINA DÜŞÜYOR....EVET BİZ NEZAMAN BİRAZ CANLANIRSAK , BİRAZ KUBUĞUMUZDAN CIKIP SAHLANMAYA KALKSAK İÇİMİZDEKİ VE DIŞIMIZDAKİ DÜŞMANLAR, ŞEYTANLAŞMIŞ DEVLETLER ,KURULUŞLAR; ŞEYTANLAŞMIŞ İNSANLAR TETİĞE PASIYOR BİZLERİ ENĞELLEMEYE ÇALIŞIYORLAR. ..MALESEFKİ ÜZÜLEREK YAZIYORUM Kİ ?....İÇİMİZDEKİ ZENGİN OLAN VEYA BİRAZ PARASI OLAN ONLARIN EKMEĞİ 'NE YAĞ SÜRÜYOR...EVET İÇİMİZDEKİ BEYİNSİZLERDE BİR GÜNDE HER DOLARDAN 9-10 KURUŞ KAZANDIKLARINDAN BAHSEDİYOR..... BENÇİLLİĞİ BIRAKALIM KENDİ PARAMIZIN DÜSDÜĞÜNE SEVİNEN BİR TOPLUM OLDUK.l..FAKİRLEŞİYORUZ..ŞEYTANLAŞMIŞ İNSANLAR CEBİMİZDEKİ PARAMIZI ÇALIYOR. ..BİZ SADECE KENDİ MENFAATİMİZİ DÜŞÜNEREK BUNA SEVİNİYORUZ...İĞNEDEN İPLİĞE HER SEYE ZAMLAR VAR... PARASI OLAN DAHA ZENGİN OLUYOR. ..OLAN BİZİM GİBİ İŞİ ,EVİ , PARASI OLMAYAN FAKİR FUKARAYA OLUYOR. ..BİZİ ÖYLE BİR SÖMÜYORLARKİ KİMSE NİN KİMSEYE GÜVENİ YOK (ÖNCE GÜVENİ BİTİRDİLER) KREDİ KARTLARIYLA, KREDİLERLE EN DİNDARIMIZI BİLE FAİZ BATAĞINA BULAŞTIRARAK ONLAR PARALARINA PARA KATARAK ZENĞİNLEŞTİLER. AMA ARKALARINDA BİNLERCE AİLEYİ SEFALETE , YOKSULLUĞA CARESİZLİĞE TERKEDEREK ,BIRAKARAK....
BÜTÜN MÜSLÜMANLARI BİR BİRLERİYLE SAVASTIRARAK SİLAH SATARAK ZENĞİNLESTİLER....ZENĞİNLESTİLER ..ZENĞINLESTILER...BİZ MÜSLÜMANLARDA FAKİRLEŞTİK....

DİYECEKŞİNİZ Kİ CÖZÜM NE. . ?...CÖZÜM ; TAM MÜSLÜMAN ĞİBİ YAŞAMAK...ALLAH (C.C. ) 'IN BUYURDUĞU GİBİ:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM.
RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH (C.C.) ´IN İSMİ ŞERİFİYLE ; Al-i İmran 118.Ayet: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ Al-i İmran 118.Ayet: Ya eyyuhellezine amenu la tettehizu bitanetem min dunikum la ye'lunekum habala, veddu ma anittum, kad bedetil bağdau min efvahihim ve ma tuhfi suduruhum ekber, kad beyyenna lekumul ayati in kuntum ta'kilûn. Al-i İmran 118.Ayet: Ey iman edenler, sizden olmayanları dost edinmeyin; onlar, sizi şaşırtmakta kusur etmezler, sıkıntıya düşmenizi arzu ederler. Baksana, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, sizlere ayetleri açıkça bildirdik.Al-i İmran 119.Ayet: هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ Al-i İmran 120.Ayet: اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟ Al-i İmran 119.Ayet: Ha entum ulai tuhibbunehum ve la yuhibbunekum ve tu'minune bil kitabi kullih, ve iza lekukum kalu amenna ve iza halev addu aleykumul enamile minel ğayz, kul mutu bi ğayzikum, innellahe alimum bizatis sudûr. Al-i İmran 120.Ayet: İn temseskum hasenetun tesu'hum, ve in tusibkum seyyietuy yefrahu biha, ve in tasbiru ve tetteku la yedurrukum keyduhum şey'a, innellahe bi ma ya'melune muhît.Al-i İmran 119.Ayet: Ha sizler öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, onlar ise, bütün kitaba inandığınız halde sizi sevmezler. Sizinle karşılaştıklarında: «Biz inandık?» derler. Yalnız kaldıklarında ise size olan kinlerinden aleyhinizde parmaklarınıısırırlar. De ki: «Kininizle ölünüz!» Allah, kesinlikle bütün sinelerin özünü bilir.Al-i İmran 120.Ayet: Size bir iyilik dokunursa, fenalarına gider, başınıza bir musibet gelirse onunla ferahlanırlar. Eğer sabırlı olur ve iyi korunursanız, onların hileleri size zarar vermez. Çünkü Allah, onları kendi yaptıkları ile kuşatmıştır.


Ayet Açıklaması :
İslâm’dan önce Medine’de Araplar’la yahudiler arasında dostluk anlaşmaları vardı. Müminler İslâm’dan sonra da yahudilerle bu dostluğu devam ettirmek istediler. Fakat yahudiler ve münafıklar görünüşte dost gibi davransalar da her fırsatta müminlerin aleyhine çaba harcıyorlar, özellikle Hz. Peygamber’in askerî planları hakkında müslüman dostlarından edindikleri bilgileri müşriklere ulaştırıyorlardı. Bu sebeple yüce Allah kâfirlerle münafıklara karşı müminleri uyararak onlardan sırlarını söyleyecek kadar samimi dostlar edinmemelerini, onlara karşı ihtiyatlı davranmalarını, gerçekte düşman oldukları halde dost görünenlere sırlarını açmamalarını emretti (Şevkânî, I, 418). Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyette müminlerin birbirlerinin dostu ve kardeşi olduklarını (Hucurât 49/10), bunların dışındakilerin, ister dinsiz isterse yahudiler ve hıristiyanlar gibi Ehl-i kitap olsun, müslümanların hayatî önem taşıyan sırlarını öğrenecek derecede dostları olamayacaklarını ifade buyurmuştur (Nisâ 4/144; Mâide 5/51). Çünkü genellikle onlar birbirlerinin dostu, müminlerin düşmanıdırlar. Kur’an’ın bu emrinde yadırganacak bir durum yoktur. Nitekim âyetin akışında her iki tarafın birbirlerine karşı takındıkları psikolojik ve toplumsal tutum ve davranışları anlatılarak müslüman olmayanları sırdaş edinmeme buyruğunun gerekçeleri açıklanmıştır: a) Müslümanlardan olmayanların sürekli olarak müminler aleyhinde çalışmaları, onlara zarar vermeleri ve içlerinde fesat çıkarmaya gayret etmeleri; b) müminlerin sıkıntıya düşmelerinden memnun olmaları; c) müminlerin aleyhinde sürekli olarak propaganda yapmaları ve onlara karşı içlerinde kin beslemeleri; d) inançları gereği müminler, herkesin –bu arada kâfirlerin ve münafıkların dahi– iyiliğini istedikleri, onların hukukunu gözettikleri ve onlara sevgiyle yaklaştıkları halde onların müminleri sevmemeleri ve haklarında iyi davranmamaları; e) müminler ilâhî kitapların tamamına inandıkları ve bu kitapların mensuplarına saygılı davrandıkları halde kâfirlerin Kur’an’a inanmamaları, münafıkların da müslümanlara karşı ikiyüzlü davranmaları, görünüşte müslüman olduklarını söyleyip gerçekte inanmamış olmaları ve inananlara karşı kin gütmeleri; f) kâfirlerin ve münafıkların, müminlerin birlik ve beraberliklerine, başarılarına, zaferlerine ve refahlarına üzülmeleri; başarısızlıklarına, yenilgi, hastalık ve benzeri sıkıntılarına sevinmeleri. 119. âyetin ilk cümlesi bazı müfessirlerce şöyle de yorumlanmıştır: Siz onları seversiniz, yani onların müslüman olmalarını istersiniz. Çünkü İslâm her şeyden hayırlıdır. Oysa onlar sizi sevmezler, yani sizin kâfir olmanızı isterler, kâfir olmak ise her şeyden kötüdür (Âlûsî, IV, 39). “Yalnız kaldıklarında ise size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırıyorlar” cümlesi münafıkların müminlere karşı besledikleri kin ve nefretin şiddetini ifade eder. Bu sebeple onların görünüşte “inandık” demelerine ve sahte dostluk göstermelerine aldanmamak gerekir. Şüphesiz ki mümin olmayanları sırdaş edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını ya da menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek sakıncalı olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur. Kur’an müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gayri müslimlerle beşerî ilişkilerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte ve böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir (Mümtehine 60/8). Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir. Bu tür gayri müslimlerle dostluk bağları kuranları yüce Allah zalimler olarak nitelemiştir (bk. Mümtehine 60/9). İslâm, dinin temel ilke ve amaçlarına ters düşmeyecek ölçüler içinde gayri müslimlerle ilim, teknik ve sanat alışverişinde bulunmayı yasaklamaz. Çünkü ilmin vatanı ve milliyeti yoktur. Hadiste de buyurulduğu gibi (Tirmizî, “İlim”, 19) yararlı bilgi ve fikir müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır. Bu konularda müslümanlar din ayırımı yapmaksızın herkesten istifade edebilirler ve kendi birikimlerinden başkalarını yararlandırırlar. Nitekim tarihte de böyle yapmışlardır (gayri müslimlerin dost edinilmemesi hususunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/28). 120. âyette, kâfirlerin ve münafıkların müslümanların en küçük başarılarına, birlik, beraberlik ve refahlarına tahammül edemedikleri; müminlerin başına gelecek kötülük ve sıkıntılara sevindikleri bildirilmiş; onların bu menfi tutumlarına rağmen müslümanlara sabırlı olmaları, onlarla samimi dost olmaktan kaçınmaları, ancak onların hukukunu çiğnemekten de sakınmaları tavsiye edilmiştir. Zira bu davranış düşmanlıkların ortadan kalkmasına, dostlukların gelişmesine sebep olur. Nitekim Fussılet sûresinin 34. âyetinde, “Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” buyurulmuştur. Âyette, bu tedbirler alındığı takdirde onların tuzaklarının müminlere hiçbir zarar vermeyeceğine dikkat çekilmiştir. Allah’ın onların yaptıklarını hem bilgisiyle hem de kudretiyle kuşatmış olduğunun belirtilmesi, onların, Allah’ın bilgisi dışında ve izni olmadan hiçbir şey yapamayacaklarını ifade eder.

TARİH TEKERRÜR'DEN İBARETTİR..SEN MAZLUMUN YANINDA OLMA...KENDİ ÜLKE Nİ SAVUNMA , ÇİHAT 'DAN KAÇ SEN KORKAKLAR ĞİBİ TÜRKİYE YE ŞİĞIN , ŞİĞINDİĞIN ÜLKENİN MEHMETÇİĞİ BOŞ TABUTDA ĞELŞİN, SEN ÜLKENDE ŞAVAŞ YOKMUŞ ĞİBİ TÜRKİYEDE ĞÜLE OYNAYA YASA.... (TÜRKİYE'YE GELEN HASTA,ÝAŞLI ,ÇOÇUK, YARALI ,KADIN BUNLARA KAPIMIZ SONUNA KADAR AÇIKTIR...BENİM ÇIHAT'DAN KAÇAN KASTIM,GENÇLERDEN , BOŞ TABUTLARLA ÜLKEMİZE GELEN ŞEHİTLERİMİZLE AYNI YAŞTA OLAN ŞÜRİYELI GENÇLERDEN..ÜLKENİZDE ŞAVAŞ VARKEN ORADAKİ KARDEŞLERİNIZI NEDEN BIRAKIP ÇİHATDAN KAÇTINIZ?....)


Al-i İmran 128.Ayet: لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ Al-i İmran 129.Ayet: وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ Al-i İmran 128.Ayet: Leyse leke minel emri şey'un ev yetube aleyhim ev yuazzibehum fe innehum zalimûn. Al-i İmran 129.Ayet: Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard, yağfiru li mey yeşau ve yuazzibu mey yeşa', vallahu ğafurur rahîm. Al-i İmran 128.Ayet: Senin elinde yapacak bir şey yok. Allah ya onların tevbesini kabul eder ya da onlara azap eder. Çünkü onlar, zalimlerdir. Al-i İmran 129.Ayet: Göklerde ne var ve yerde ne varsa hepsi Allah´ındır; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.Al-i İmran 130.Ayet: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ Al-i İmran 131.Ayet: وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ Al-i İmran 132.Ayet: وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ Al-i İmran 133.Ayet: وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَۙ Al-i İmran 134.Ayet: اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ Al-i İmran 135.Ayet: وَالَّذ۪ينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ Al-i İmran 136.Ayet: اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۜAl-i İmran 130.Ayet: Ya eyyuhellezine amenu la te'kulur riba ad'afem mudaafetev vettekullahe leallekum tuflihûn. Al-i İmran 131.Ayet: Vettekun naralleti uiddet lil kâfirîn. Al-i İmran 132.Ayet: Ve eti'ullahe ver rasule leallekum turhamûn. Al-i İmran 133.Ayet: Ve sariu ila mağfiratim mir rabbikum ve cennetin arduhes semavatu vel erdu uiddet lil muttekîn. Al-i İmran 134.Ayet: Ellezine yunfikune fis serrai ved darrai vel kaziminel ğayza vel afine anin nas, vallahu yuhibbul muhsinîn. Al-i İmran 135.Ayet: Vellezine iza fealu fahişeten ev zalemu enfusehum zekerullahe festağferu li zunubihim, ve mey yağfiruz zunube illellah, ve lem yusirru ala ma fealu ve hum ya'lemûn. Al-i İmran 136.Ayet: Ulaike cezauhum mağfiratum mir rabbihim ve cennatun tecri min tahtihel enharu halidine fiha, ve ni'me ecrul amilîn.Al-i İmran 130.Ayet: Ey iman edenler, öyle kat kat katlayarak faiz yemeyin ve Allah´tan korkun ki, arzunuza ulaşasınız. Al-i İmran 131.Ayet: O kafirler için hazırlanmış ateşten sakının! Al-i İmran 132.Ayet: Allah´a ve peygambere itaat edin ki, rahmete erdirilesiniz. Al-i İmran 133.Ayet: Ve koşuşun Rabbinizden bir bağışlanmaya ve takva sahipleri için hazırlanmış eni gökler ve yer genişliğinde olan cennete. Al-i İmran 134.Ayet: O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta nafaka verenler, kızdıklarında öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah, iyilik edenleri sever. Al-i İmran 135.Ayet: Onlar bir kusur işledikleri veya kendilerine bir zulmettiklerinde Allah´ı ananlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir. Zaten günahları Allah´tan başka kim bağışlayabilir ki? Bir de onlar, yaptıklarına bile bile ısrar etmezler.Al-i İmran 136.Ayet: İşte bunların mükafatı Rablerinden bir bağışlama ve sonsuza dek kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlerdir. İyi işyapanların mükafatı ne de güzeldir!...
PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ.MUHAMMED (S.A.V.) HADİSLERİNDE BUYURDUĞU GİBİ :
Bunu açıklar mahiyette Rasulüllah Efedimiz (sav) de: "Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayın" (Beyhakî, Es-Sünenü`1-Kübra, X/127) buyumiustur ki; işlerinizde müşriklere danışmayın, onlardan danışman istihdam etmeyin, diye açıklanmıştır (bk. Kurtubî, IV/179, 80). Bu manaları destekleyen birçok ayet ve hadis vardır.
KÂMİL MÜ’MİNİN ALÂMETİ
11- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hizmetçisi Enes radıyallahu anhden rivayete göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

- Sizden herbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü'min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü'min olamaz.

İZAHI: Müslüman müslümanın kardeşidir. "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz." (Hucurat: 10) Kişi, din kardeşinin iyiliğini dünya ve ukbada âfiyet ve selâmetini ister. Kendi nefsi için arzu ettiği bütün iyiliklerin bir mislini ve hatta daha fazlasını din kardeşi için de arzu eder. Kendisi için kötü gördüğü, arzu etmediği şeyleri din kardeşi için de kötü görüp, asla arzu etmez. İşte mü'minin bu hâli onun imanının kemâlatındandır. İmanı kemâle ulaşmış bir müslüman artık sevdiğini Allah için sever, buğzettiğine de Allah için buğzeder. Avamın sevgisi, sevdiğinin ikram ve ihsanına göredir. Yani karşı taraf ikramını çoğaltırsa onun sevgisi ziyadeleşir, ikramını azaltırsa onun da sevgisi azalır. İmanı kemâle ermiş seçkin müslümanlar ise böyle değildir. Onlar bir müslümanı, ondaki üstün ahlâk, takva, ihlas ve kemâlatı sebebi ile Allah için severler. Bu sevgi dünyevî maksatlarla olmayıp, yalnız Allah için olduğundan, o sevilen kişiler ikram etse de, etmese de muhabbetlerinde asla bir değişme olmaz. İşte hakiki muhabbet budur. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: «Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur.

1- Bir kimseye Allah ve Rasûlü, başkalarından daha sevgili olmak.

2- Bir kimse sevdiğini yalnız Allah için sevmek.

3- Bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmek.» (Müslim)

İmam Nevevî: «Bu hadis-i şerif İslâm'ın esas kaidelerinden büyük bir kaidedir» demiş. Bedreddin Aynî de «Nasıl büyük bir kaide olmasın ki, bu hadiste imanın aslını hatta aynını teşkil eden Allah ve Rasûlullah sevgisi vardır» demektedir.

Kulun Allah’ı sevmesi, onun bütün emirlerine uyup, nehyettiklerinden kaçınmasıdır. Allah'ın kulu sevmesi ise, Allah'ın kuluna rahmeti ve ondan razı olmasıdır. Rasûlullah'ı sevme de, onun getirdiği şeriata uymak ve sünnetine ittiba etmektir. Görülüyor ki, imanın tadı Allah ve Rasûlüne muhabbet ve amellerin yalnız Allah için yapılması, küfür ve bütün kötülüklerden tiksinmek ve uzaklaşmakla duyuluyor ve iman kemâle eriyor.

Birbirlerini yalnız Allah rızası için seven ve din kardeşliğini kan kardeşliğinden üstün tutan müslümanlar, her zaman birbirlerinin iyiliğini arzu eder, din kardeşlerinin nail olduğu hayır ve iyiliklere, sanki kendisi nail olmuş gibi sevinir. Din kardeşinin uğradığı bir musibet için de, o musibet kendisine isabet etmiş gibi üzülür. Din kardeşinin iyilik ve âfiyetini sadece dualarında istemekle kalmaz. Fiiliyatta da bunu ispat eder.

«Daha önce Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri se-verler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir» (Haşr: 9)

Müslümanın din kardeşine, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker yapması, ona hayır nasihatta bulunması ve ahiret amelle-rine teşvik edip, nefis, şeytan, dünya ve şerir insanların kötülük ve zararlarından sakındırması da, onun için iyilik ve hayır arzu etmesidir. Ve bu din kardeşine olan muhabbetinden mâdudtur.

Kardeşlik bağları zayıflamış ve hatta kopmuş gönüllerinden muhabbet ve merhamet silinmiş, ahlâken düşük, imanen zayıf kişiler ise, müslümanın uğradığı belâ ve musîbete sevinir, bundan bir nevi haz duyar. Onun nail olduğu iyilik ve hayra ise, hasetinden üzülür, gam ve kedere boğulur, o nimetin elinden gitmesini arzular. Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sel-lem şöyle buyuruyor:

«Müslüman kardeşin hakkında şamata (ona musibet dokununca sevinç) izhar etme. Sonra Allah Teâlâ ona âfiyet bahşeder de seni musibetle imtihan eder.» (Tirmizi)

ALLAHÜMME SALLİ ALÁ SEYYİDİNA MUHAMMED'İN VE ALÁ ALİ SEYYİDİNA MUHAMMED( S.A.V. )

SONUÇ OLARAK EVET BİZ MÜSLÜMANLAR ÖNCE KARDEŞ OLDUĞUMUZU UNUTMADAN BİRLİKDE HAREKET ETMEK ZORUNDAYIZ....EVET BİZLER TÜKETİCİ OLMAKDAN ÇIKIP ÜRETEN BİR TOPLUM OLMALIYIZ...ONUN İÇİN DE ÇOK AMA ÇOK ÇALIŞMALIYIZ....YILMADAN...ASLA ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEDEN ÇALIŞMALIYIZ ÇALIŞMALIYIZ....ÇALIŞMALIYIZ....ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)OLARAK HEP BERABER HEP BİRLİKTE...BİRLIKTEN KUVVET DOĞAR....
BU MÜBAREK CUMA BAYRAMINDA ; BÜTÜN ŞEHİTLERİMİZE ALLAH (C.C.)''DAN
RAHMET, AİLERİNE SABIR DİLİYORUM...
AZİZ MİLLETİMİZİN VE BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN BAŞI SAĞ OLSUN..
ALLAH (C.C.)'A EMANET OLUNUZ....SELAM VE DUA İLE .... ESSALAMÜNALEYKÜM ..... 
Animated Photo

Post has attachment
CEP TELEFEONUNUZDAN VİDEO İZLEYEREK REKLAM İZLEYEREK ANKET CEVAPLAYARAK PARA KAZANABİLİRSİNİZ
http://comyonet.net/reklam-izle-kazan/

Post has attachment

Post has attachment
Kader, Allah’ın ilminin bir unvanıdır. Evliliğin kader olmaması için, Allah’ın evlenen o iki kişiden habersiz olması gerekir. Bu ise ilmi her şeyi, her mekânı ve her zamanı kuşatan Allah hakkında düşünülemez. O hâlde sorumuzun cevabı, “Evlenmek elbette kaderdir.” olacaktır. Ancak burada iki farklı durum söz konusu olabilir:

1. Allah, ezelî ilmi ile evlenecek kadın ve erkeğin, kendi cüz-i iradelerini kullanarak birbirleriyle evlenmek isteyeceklerini bilmiş ve zamanı geldiğinde onların bu arzularını külli iradesiyle yaratacak olduğundan dolayı, ezelde kader defterlerine birbirleriyle evleneceklerini yazmıştır. “İlim maluma tabidir.” kaidesiyle bu yazı onların arzu ve iradelerine tabidir. Yani kader defterinde şunlar birbiriyle evlensin değil, şunlar birbiriyle evlenecek diye yazılmıştır. Elbette böyle bir yazı insanı zorlayıcı değildir.

2. Bazen de ya bir şükür ya da sabırla imtihan olmaları için, kulun cüz-i iradesi karışmaksızın Allah iki kişiyi karşılaştırır ve onları birbirleriyle evlendirir. Eğer bu evlilik güzel bir evlilik olmuşsa bu, kadın ve erkekten şükrün istenildiği bir nimettir. Eğer bu evlilik kötü bir evlilik olmuşsa bu evlilik, sabrın istendiği bir imtihan olur. Erkek kadınla, kadında erkek ile imtihan edilir. Demek ki, yapılan bütün evliliklerde kulların cüz-i iradeleri esas alınmamaktadır. Başka bir ifadeyle, ihtiyâri fiillerden olan evlilik, bazen ıztırâri fiiller gibi kulun müdahalesi ve seçmesi olmaksızın meydana gelir. O hâlde şu hükümleri birer kaide olarak bilmeliyiz. - Eğer kul bir şeyin olmasını ister, ancak Allah onun olmasını murad etmezse, o fiil vücuda gelmez ve meydana çıkmaz. Eğer vücuda gelmeyen bu arzu, bir hayır ise kul niyetinin mükâfatını görür. - Eğer kul bir şeyin olmasını ister, Allah da onun olmasını murad ederse, o fiil vücuda gelir ve yaratılır. Bu fiilin yaratılmasına kulun cüz-i iradesi sebep olduğundan dolayı, kul bu fiilinden mesuldür. Hayırlı bir iş ise mükâfat, kötü bir iş ise ceza görür. - Kulun hiçbir müdahalesi olmaksızın, sırf Allah’ın dilemesiyle yaratılan fiiller: Bu tür fiillerde kulun cüz-i iradesi işe karışmaz.
Photo

Post has attachment
Tövbe, anlatıyor sanki Allah'ın rahmetini.
Bir hata yaptığında insanlar silip atarken seni, Allah sana ŞANS veriyor..
"Sen emrimi çiğnedin, o çirkin günahı işledin."demiyor.
"Rahmetim, azabımı geçmiştir."diyerek merhametini sana gösteriyor,tövbeleri bağışlayacağını Yüce Kitabında söylüyor.
Ve seni tüm günahlarına rağmen tövbeye davet ediyor...

Peki sen halâ bu davete icâbet etmeyecek misin?!..
Photo

Post has attachment
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ Bismillahirrahmanirrahîm.
Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla
Cuma 9.Ayet: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ Cuma 10.Ayet: فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ Cuma 11.Ayet: وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْواًۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ Cuma 9.Ayet: Ya eyyuhellezîne amenu iza nudiye lissalati miy yevmilcumu'ati fes'av ila zikrillahi ve zerulbey', zalikum hayrul lekum in kuntum ta'lemûn. Cuma 10.Ayet: Feiza kudiyetissalatu fenteşiru fil'ardi vebteğu min fadlillahi vezkurullahe kesiral le'allekum tuflihûn. Cuma 11.Ayet: Ve iza reev ticareten ev lehveninfaddu ileyha ve terekuke kaime, kul ma 'indallahi hayrum minellehvi ve minetticareh, vallahu hayrurrazikîn.Cuma 9.Ayet: Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah´ın zikrine (anılmasına) koşun ve alım satımı bırakın; eğer bilirseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Cuma 10.Ayet: Namaz kılındıktan sonra da yeryüzüne dağılın, Allah´ın bol nimetinden nasip arayın ve Allah´ı çok zikredin ki, kurtuluş bulabilesiniz. Cuma 11.Ayet: Böyle iken, bir ticaret veya eğlenti (eğlence) gördüklerinde ona fırladılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: «Allah´ın katındaki, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır ve Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.» ......SadakallahulAzim. ....
TEFSİRİ :). ........... Müslümanların cuma günü yaptıkları haftalık toplu ibadetin önemi üzerinde durulmakta ve Resûlullah döneminde yaşanan bir olay ışığında ibadet ciddiyeti ve mabet âdâbıyla ilgili bir uyarı yapılmaktadır. Dilimizde cuma şeklinde telaffuz edilen “cum‘a” (cumu‘a, cuma‘a) kelimesi, “toplamak, bir araya getirmek” anlamına gelen “cem‘” kökünden türetilmiş bir isimdir. İslâm’dan önce ‘arûbe” diye anılan bu günün cum‘a adını almasının sebebi hakkında değişik izahlar bulunmakla beraber, bunların ortak noktası toplantı günü olması özelliğidir. Bu günün önemi ve faziletiyle ilgili birçok hadis bulunmaktadır. Bunlardan ikisinin anlamı şöyledir: “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır. Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de cuma günü kopacaktır” (Müslim, “Cum‘a”, 18); “Cumada öyle bir an vardır ki eğer müslüman bir kul o anı denk getirir Allah’tan iyi bir dilekte bulunursa Allah onu kendisine muhakkak verir” (Müslim, “Cum‘a”, 13-15). Bazı rivayetlere dayanarak müslümanlar cuma gününün kendileri için bir bayram günü olduğunu kabul ederler ve bu güne ayrı bir önem verirler. Cuma hazırlığı çerçevesinde sünnet olan işlerin başında boy abdesti almak gelir; hatta bu, bazı âlimlere göre farzdır. Cuma günü öğle vaktinde öğle namazı yerine kılınan namaza cuma namazı denir. Belli şartların varlığı halinde cuma namazının farz olduğu hususunda icmâ vardır. Cuma namazının tarihçesi hicret öncesine uzanır. Peygamberliğin 11. yılı (m. 620) hac mevsiminde gerçekleşen ilk Akabe görüşmesi sonucunda Yesribli (Medineli) altı kişinin müslüman olmasını takiben bu şehirde İslâmiyet yayılmaya başlamış, hatta ertesi yıl yapılan Birinci Akabe Biatı’nın ardından Resûl-i Ekrem Medineliler’e İslâm dini hakkında bilgi vermesi ve Kur’an öğretmesi için Mus‘ab b. Umeyr’i görevli olarak göndermişti. İşte kaynaklar anılan bu ilk görüşmede Hz. Peygamber’e ilk olumlu cevabı veren ve peygamberliğin 13. yılında (m. 622) yapılan İkinci Akabe Biatı’nda kendi aile çevrelerindeki İslâmî gelişmeleri takiple görevli on iki kabile sorumlusuna başkan (nakîbü’nnukabâ) seçilen Es‘ad b. Zürâre’nin Medine yakınlarında cuma namazı kıldırdığını kaydetmektedir. Bazı rivayetlerde Mus‘ab b. Umeyr’in de bu dönemde Medine’de cuma namazı kıldırdığı belirtilir. Hz. Peygamber’in ilk defa cuma namazı kıldırması ise hicret esnasında olmuştur. Şöyle ki, Resûlullah Medine’ye bir saat mesafede bulunan Kuba’ya varınca orada konaklamış ve pazartesiden perşembeye kadar ashabı ile beraber çalışarak İslâm’ın ilk mescidini inşa etmiştir. Cuma günü buradan hareket edip Medine yakınlarında Rânûnâ vadisine ulaştığında buradaki Sâlim b. Avf kabilesine misafir olmuş ve o sırada cuma vakti girdiğinden anılan vadideki namazgâhta cuma namazını kıldırmıştır. Günümüzde, bu yerde inşa edilmiş ve Mescid-i Cum‘a adıyla anılan küçük bir cami bulunmaktadır. O tarihten sonra toplu cuma ibadeti düzenli bir farîza olarak ifa edilmekle beraber konumuz olan âyetlerle bu ibadetin önemi pekiştirilmiş ve –aşağıda açıklanacağı üzere– bir olaydan hareketle hem bu namazın cemaat olarak yerine getirilmesi gereği hem de bu sırada dikkat edilecek bazı hususlarla ilgili mesajlar verilmiştir. 9. âyetteki özel vurgunun yanı sıra Resûlullah’ın birçok hadisinden cuma namazının diğer namazlardan daha güçlü bir farîza olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri meâlen şöyledir: “Her kim önemsemediği için üç cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, “Salât”, 210; Tirmizî, “Cum‘a”, 7). Hürriyeti kısıtlanmamış, yolculuk halinde olmayan ve geçerli mazereti bulunmayan müslüman erkeklere cuma namazı farzdır. Hastalık, camiye gidemeyecek ölçüde yaşlılık, hasta bakıcılık, hava ve yol durumunun sağlığa zarar verecek ölçüde olumsuz olması, can ve mal güvenliğinin tehlikeye girmesi cuma namazına gitmemeyi meşru kılan mazeretlerdir. Yine fakihlerin birçoğuna göre camiye götürecek kimsesi bulunsa bile âmâya cuma namazı farz değildir. Kendilerine cuma namazı farz olmayan kadınlar ve geçerli mazereti bulunan erkekler camiye gidip bu namazı kıldıkları takdirde ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez. Cuma namazının geçerli olabilmesi için ileri sürülen şartlar özetle şunlardır: 1. Cuma kılınacak yerin şehir veya şehrin civarında bir yerleşim birimi olması, 2. Caminin belli özellikler taşıması, 3. Namazın devlet başkanı veya devlet otoritesinin izin verdiği bir imam tarafından kıldırılması, 4. Belirli sayıda cemaat bulunması, 5. Muayyen vakitte kılınması, 6. Hutbe okunması. Bu namazın müslümanların hayatında özel bir öneme sahip olması sebebiyle ve konuya ilişkin uygulamaların da etkisiyle müctehidler belirtilen hususlarda bazı şartlar ileri sürmüşlerse de zamanla bu görüş ayrılıklarının söz konusu ictihatların asıl amacı dışına çıkarılarak derinleştirildiği bir gerçektir. Esasen vakit ve hutbe şartı ile ilgili önemli bir ihtilaf bulunmamaktadır: Cuma namazının vakti –Hanbelîler’in dışındaki– üç mezhebe göre öğle namazının vaktiyle aynıdır; hutbenin şart olduğunda ise görüş birliği vardır. Diğer şartlara gelince, bunlarla ilgili görüşlerin delilleri ve amaçları dikkate alındığında, küçük veya büyük bir yerleşim biriminde bulunan müslümanların cemaatte belirli bir sayı aranmaksızın ve arkasında namaz kılmaya razı olunan bir imam bulunduğunda cuma namazını kılmalarının gerekli olduğu sonucuna ulaşılabilmektedir. Cuma ibadetinin önemine ilişkin delillere konu olan asıl namazın iki rek‘at olduğu hususunda İslâm âlimleri arasında görüş birliği vardır. Buna cuma namazının farzı denmektedir. Bu namazı kıldırırken imam, öğle namazından farklı olarak Fâtiha’yı ve zamm-ı sûreyi sesli okur. Resûl-i Ekrem’in cuma günü öğle vaktinde gerek hutbeden önce gerekse anılan iki rek‘at farz namazdan sonra bir miktar nafile namaz kıldığı bilinmektedir. Fakat rek‘at sayıları hakkında farklı rivayetler bulunduğu için bu konuda mezhepler de farklı değerlendirmeler yapmışlardır. Hanefî mezhebince benimsenen uygulama şudur: Hutbeden önce dört rek‘at, farzdan sonra da Ebû Hanîfe’ye göre dört rek‘at, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan’a göre biri dört diğeri iki olmak üzere toplam altı rek‘at sünnet kılınır. Yukarıda değinilen sıhhat şartlarındaki eksiklik veya eksiklikler sebebiyle kılınan cuma namazının geçerli olmayabileceği ihtimalinden hareketle bazı yerlerde “zuhr-i âhir” adıyla kılınan dört rek‘atlık namazın sünnette ve sahâbe tatbikatında bir dayanağı bulunmamaktadır. Cuma namazı beş vakte ilâve bir namaz olmayıp cuma günlerinde –yükümlüleri açısından– öğle vaktinin ibadetidir. Bütün İslâm âlimlerine göre, namazla yükümlü olmakla beraber kendisine cuma namazı farz olmayanlar veya farz olup da bu namazı kaçıranlar dört rek‘at öğle namazı kılarlar. 9. âyette yer alan buyruk gereğince cuma namazı ile yükümlü olanların cuma namazı için çağrı yapıldığında her işi bırakıp hemen toplu ibadet mahalline yönelmeleri gerekir. Burada “Alışverişi bırakınız” buyurulmasını lafızcı bir yaklaşımla yorumlayıp sadece alışverişle meşgul olmanın yasaklandığını söyleyenler bulunmakla beraber âlimlerin çoğunluğuna göre maksat bununla sınırlı olmayıp benzeri işler, hatta namazdan alıkoyan her türlü meşgale de bu kapsamdadır. Râzî bir taraftan alışverişin günlük hayatın en yaygın meşguliyet türü olması diğer taraftan da ticaretle uğraşanların kendilerini kazanma arzusuna kaptırma ihtimalinin daha fazla olması sebebiyle bu örneğin seçilmiş olduğunu belirtir (XXX, 10). Tabii ki –o sırada güvenlik görevi ifa etme gibi– gerekli ve meşru olan meşgaleler bu kapsamda değildir. Hz. Peygamber ve ilk iki halife zamanında sadece, imam hutbe için minbere çıktığında ezan okunuyordu; üçüncü halife Hz. Osman cuma vaktinin geldiğini haber vermek üzere bir de dış tarafta ezan okutmaya başladı ve bu bütün sahâbîler tarafından uygun görüldü; bu konuda sahâbe icmâı meydana geldi. Bu uygulama öncesinde âyette sözü edilen ve başka işleri terketmeyi gerektiren çağrının ülkemizde “iç ezan” diye bilinen ezan olduğunda şüphe bulunmamakla beraber, bir kısım fakihler Hz. Osman zamanında başlatılan ezanın da icmâ ile sâbit olması ve cuma namazına çağrı niteliği taşıması sebebiyle anılan yasağın artık dış ezanla birlikte başladığını savunmuşlardır. Ezandan namazın tamamlanmasına kadarki süre içinde alışveriş ve benzeri bir işle meşgul olmak yasaklanmış olmakla beraber bu esnada yapılan hukukî muamelelerin geçerli olup olmadığı hususunda fakihler arasında görüş ayrılığı vardır (bilgi için bk. Elmalılı, VII, 4961-4990; Hayreddin Karaman, “Cuma”, DİA, VIII, 85-89). Âyetin “Allah’ı anmaya koşun” diye çevrilen kısmında “Allah’ı anmak”tan maksadın cuma namazının ayrılmaz bir parçası olan hutbe ile birlikte iki rek‘atlık farz namaz olduğu genellikle ifade edilir. Hatta mezhep imamlarından Ebû Hanîfe buradaki “Allah’ı anma” ifadesine dayanarak, hutbenin rüknünü “Allah’a hamd, O’nu tesbih ve tehlil etmek” şeklinde belirlemiş yani bu şekilde hutbenin asgari gereğinin yerine getirilmiş olacağına hükmetmiştir. Bu arada bazı müfessirler, Hz. Peygamber’i, Hulefâ-yi Râşidîn’i ve takvâ sahibi müminleri övme ve öğüt verme içerikli hutbeler bu kapsamda sayılırsa da bazı zalim yöneticileri övücü ifadelerin “Allah’ı anma” değil “şeytanı anma” olarak nitelenmesi gerektiğini hatırlatırlar. Müfessirlerce genellikle, “koşun” emrinden gerçek anlamda koşma, telâşla yürüme ve hızla gitmenin kastedilmediği belirtilir. Bununla birlikte bazıları bunun “gidiniz” anlamına geldiğini, nitekim bu mânaya gelen bir kıraatin de bulunduğunu savunurken, bazıları kalp ve niyetle yönelme, bazıları da bir aksiyon (amel) gösterme yani işe koyulma mânasında olduğunu söylerler. İbn Atıyye son anlamı açıklarken kalkıp abdest almak, elbisesini giymek, yola çıkmak gibi eylemlerin hepsinin bu kapsamda düşünülmesi gerektiğini kaydeder (bk. Zemahşerî, IV, 98-99; İbn Atıyye, V, 308-309; Şevkânî, V, 261-262; hutbe ve ilgili hükümler hakkında bilgi için bk. Mustafa Baktır, “Hutbe”, DİA, XVIII, 425-428). 10. âyette geçen “yeryüzüne dağılınız” anlamındaki buyruk, cuma namazının kılınmasından sonra çalışmaya, dünya işiyle meşgul olmaya dinî bir engel bulunmadığını belirtmektedir. Bu ifadeyle muhtemelen, müslümanların yakın çevrelerinde dinî telakkilerine en fazla muttali oldukları yahudilerin cumartesi gününe ilişkin uygulamaları dolaylı biçimde eleştirilmiş olmaktadır. Zira onlar bir taraftan bu konuda kutsal kitaplarında yer alan ifadeyi yüce Allah’ın kudretini sınırlar ve O’na noksanlık izâfe eder bir biçime dönüştürmüşler (Tekvîn 2/2-3), bir taraftan da ya bu güne ilişkin buyruğa hiç uymama yahut onu çerçevesi dışına taşırıp cumartesiyi abartılı bir yasaklar günü haline getirme şeklinde aşırılıklara gitmişlerdi (bk. Bakara 2/65; A‘râf 7/163-165). Böylece “Yeryüzüne dağılınız” buyurularak, cuma namazı çağrısı üzerine dünya meşgalesini bırakıp hemen toplu ibadet mahalline gitme vecîbesinin yanlış anlaşılması önlenmiş, yasağın namaz süresiyle sınırlı olduğuna açıklık getirilmiştir. İfadenin asıl amacı bu olmakla beraber, buradaki emir ifadesinden ayrıca çalışmaya teşvik anlamı da çıkarılabilir; çünkü âyetin devamında “ve Allah’ın lutfundan nasip arayınız” buyurulmaktadır. Bu da, namaz süresine ilişkin yasağın tembelliğe itici bir sebep olarak algılanmaması için yapılmış bir uyarı olmalıdır. Şu var ki “Bu ifade, –Ehl-i kitaba benzememek için– cuma gününün tatil edilmesinin dinen doğru olmadığını göstermektedir” şeklindeki çıkarıma (bk. Kåsımî, XVI, 164) katılmak mümkün değildir. Zira bilinçli bir tercihle haftalık dinlenme gibi meşrû bir ihtiyacın karşılanmasını bu tür gerekçelerle önlemek de dinden olmayan şeyleri dine mal etme sonucunu doğurur (ayrıca bk. Furkan 25/47; Rûm 30/23; Zâriyât 51/17-18; Nebe’ 78/9). Öte yandan bu âyetin “Allah’ı da çok anın ki kurtuluşa eresiniz” meâlindeki cümlesiyle, gerçek dindarlığa yalnız mâbed içinde ibadet edilmekle ulaşılamayacağına, burada olduğu gibi mabet dışında da Allah’ı anmanın, iş ve ticaret hayatında da O’nun rızâsını gözetmenin önemli olduğuna vurgu yapıldığı dikkatten kaçırılmamalıdır (Emin Işık, “a.g.m”, VIII, 93). Önemli bir eleştirinin yer aldığı 11. âyette değinilen olayla ilgili olarak kaynaklarda yer alan bilgiler özetle şöyledir: Bir gün Resûlullah cuma hutbesi irat ederken Medine’ye bir ticaret kervanının ulaştığını ilân eden sesler duyuldu. O sıralarda kıtlık olduğu için gıda maddesi getirecek bir kervanın gelmesi dört gözle bekleniyordu. Bu sesleri duyan cemaatin önemli bir kısmı o anda ibadet halinde olduklarını unutup yerlerinden fırladılar ve o tarafa doğru koşmaya başladılar; mescidde sadece on iki kişinin kaldığı rivayet edilir (Buhârî, “Tefsîr”, 62; Tirmizî, “Tefsîr”, 62; Taberî, XXVIII, 103-105; İbn Atıyye, V, 309). Hz. Peygamber’i minberde bu şekilde (ayakta dururken) bırakıp gidenlerin ilk muhacirler ve ensar değil henüz İslâm’ı özümseyememiş yeni müslümanlar olması da muhtemeldir (Derveze, VIII, 233); nitekim bazı rivayetlerde yukarıda belirtilen sayı daha yüksektir (bk. Zemahşerî, IV, 99; Râzî, XXX, 10). Onları telâşlandıran asıl âmil, gecikip mal alma fırsatını kaçırma kaygısıydı. Fakat kervanın gelişi o günkü âdetlere göre çalgı aletleriyle ve insanların ona eşlik eden sevinç çığlıklarıyla duyurulduğu için bu koşuşturma aynı zamanda bir şenlik ve eğlence havası da oluşturuyordu. İşte âyette bu sebeple hem ticaret hem eğlence faktörüne değinilmiştir; ama “ona” zamirinin müennes (dişil) olması, yöneldikleri esas şeyin eğlence değil ticaret olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte âyette, ister alışveriş yapma ister şenliğe katılma arzusuyla olsun, böyle önemli bir ibadetin yarım bırakılmasının tasvip edilemeyeceği, hele Hz. Peygamber’i o halde terketmenin asla edebe uygun olmadığı bildirilerek bu olay ışığında ibadet, toplu hareket, mâbed âdâbı ve peygambere saygı konularında daha bilinçli, titiz ve dikkatli olunması gerektiği uyarısı yapılmıştır. Taberî, bu olayın Resûlullah zamanında birkaç defa tekerrür ettiğine dair bir rivayete yer vermekle beraber bu ihtimali zayıf görür (XXVIII, 104, 105). İbn Âşûr da âyetin “bırakıverirler” şeklinde geniş zaman ifade etmediğine dikkat çeker (XXVIII, 229). Bütün varlıkların sürekli olarak Allah’ı tesbih ettiği belirtilerek başlayan sûre, rızık verenlerin en hayırlısının Allah olduğu yani bütün varlıkları kapsayan bir görüp gözetmenin de yine O’na mahsus bir sıfat oluşu hatırlatılarak sona eriyor.....

ESSALAMÜNALEYKÜM..DOSTLARIM..ÖNCE İMAN SONRA NAMAZ. AHİRETDE İLK SORGU NAMAZDAN, ÖYLE BUYURMUYOR MU: SEVGİLİ PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ.MUHAMMED(S.A.V. ) MUSTAFA '" NAMAZ İKİ GÖZÜMÜN NURUDUR '" BEŞ VAKİT NAMAZ VE CUMA NAMAZI İŞDEN VE HERSEYDEN HAYIRLIDIR..... CUMA BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN... BU HAFTADA ALLAH ( C.C.)' IM ÖMÜR VERDİ CUMA NAMAZINI KILAÇAGIZ İNŞAALLAH ... ÇOK ŞÜKÜR ELHAMDÜLİLLAH... PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ.MUHAMMED ( S.A.V. ) MUSTAFA ŞEFAATÇİ'MİZ OLSUN. .ONA VE ASHAB-INA SALAT VE SELAM OLSUN. ALLAHÜMME SALLİ ALÁ SEYYİDİNA MUHAMMED'İN VE ALA SEYYİDİNA MUHAMMED ( S.A.V.).......
ALLAH ( C.C. ) 'A EMANET OLUNUZ ALLAH ( C.C. )' IM YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN. NAMAZINI KILANLARA SELAM OLSUN.KILMAYANLARADA ALLAH ( C.C.) 'IM EN KISA ZAMAN DA NAMAZA BAŞLAMAYI NASİP ETSİN İNŞAALLAH ..
AMİN ..BU CUMA BAYRAMININ ÜLKEMİZE VE BÜTÜN AĞLAYAN MÜSLÜMAN ÇOĞRAFYASINA HUZUR , MUTLULUK , BİRLİK , BERABERLİK BİRBİRLERİYLE KAYNAŞMA VE ÜMMET-İ MUHAMMED ( S.A.V. ) OLDUĞUMUZU HATIRLAMA VE UYANMA GETİRMESİNİ VE AFRİNDEKİ MEHMETÇİKLERİMİZE ZAFERLER NASİP ETMESİNİ ULU ALLAH ( C.C.) 'DAN NİYAZ EDERİM.......AMİN. .....
AMİN...AMİN...ECMAİN...SELAM VE DUA İLE. ....... ESSALAMÜNALEYKÜM .....  .
Photo

Post has attachment

Post has attachment

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM.
RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH (C.C.) ´IN İSMİ ŞERİFİYLE ; Al-i İmran 85.Ayet: وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Ve mey yebteği ğayral islami dinen fe ley yukbele minh, ve huve fil ahirati minel hasirîn.
Her kim İslam´dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.
SADAKALLAHÜLAZİM..AZİM OLAN ALLAH (C.C.) DOĞRUYU ŞÖYLEDİ. ..

Al-i İmran 85.Ayet

Okunuş :
Ve mey yebteği ğayral islami dinen fe ley yukbele minh, ve huve fil ahirati minel hasirîn.

Kelime Anlamları :
ve men {ve kim} + yebtegi {arar, ister} + gayre el islâmi {İslâm’dan başka} + dînen {bir dîn} + fe len yukbele {o taktirde asla kabul olunmaz} + min-hu {ondan} + ve huve {ve o} + fî el âhireti {ahirette} + min el hâsirîne {hüsranda olanlardan}

D.net Meal :
Kim, İslâm´dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.

Elmalılı Meal :
Her kim İslam´dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.

İbni Kesir Meal :
Kim, İslam´dan başka bir din ararsa; ondan asla aknul olunmaz. Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.

Tefhimul Kuran Meal :
Kim İslâm´dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.

Ayet Açıklaması :
İslâm’dan başka din arama çabası içine girmenin hüsranla sonuçlanacak beyhude bir gayret olduğu belirtilmektedir. 83. âyette kullanılan “begå” fiili normal sınırın üstüne çıkan bir isteği, bu âyette kullanılan “ibtegå” fiili ise arayış çabası içine girmeyi ifade ettiğinden (bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “bğy” md.), burada âyetin baş kısmına “kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse” şeklinde mâna verilmiştir. Râzî iman ve islâmın kapsamı konusunda bu âyetten çıkan anlamla Hucurât sûresinin 14. âyetinden anlaşılan mâna arasındaki farklılığa işaret eder ve bunların uzlaştırılması için birini dinî terim diğerini sözlük anlamına göre yorumlamayı önerir. M. Reşîd Rızâ bu yaklaşımı eleştirir ve onun bu konudaki açıklamalarını kapalı ve birbiri ile uyumsuz bulur (krş. Râzî, VIII, 126; Reşîd Rızâ, III, 358-361; bu konuda ayrıca bk. Hucurât 49/14, 17).

Haşiye :
2,“İslâmiyet’in hristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyet’in esâsı, mahz-ı tevhiddir (tam bir tevhid inancıdır); vesâit ve esbâba (vâsıtalara ve sebeblere) te’sîr-i hakîkî vermiyor, îcad (yaratmak) ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise, ‘velediyet’ (Allah’a oğul isnâd etmek) fikrini kabûlettiği için vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti (benlik da‘vâsını) kırmaz. Âdetâ rubûbiyet-i İlâhiyenin (Allah’ın terbiye ediciliğinin) bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.” (Mektûbât, 26. Mektûb, 124-125)
Photo
Wait while more posts are being loaded