Post has attachment
Photo

Değerli kardeşlerim; sizlerden özür dileyerek söylemek istiyorum ki; yoğun iş temposu nedeni ile gruba gereken özeni ve ilgiyi gösteremiyor ve paylaşımlarda bulunamıyorum. bu konuda görev almak isteyen kardeşlerimiz varsa lütfen yazsın. paylaşımlarımızın artması çpk önemli. bir kişiye bile bu vesile ile ulaşabilirsek ne mutlu bizlere. Allah razı olsun.

İnsanlar Allah (c.c.) sizlere dünya ve ahiret hayatında maddi manevi mutluluğu vaad ediyor. Neden bu davete icabet etmiyorsunuz. Yoksa sizler kendi iradenizle her işin üstesinden geleceğinizi ve böyle mi Allah'ın cennetine gireceğinizi sanıyorsunuz. Oysa sizlerde farkındasınız ki ve istiyorsunuz ki bir yardıma muhtaçsınız.

People of Allah (c.c.) has promised you the world and the happiness of material and moral life of the Hereafter. Why do not you accept this invitation. Or you overcome your own free will of every business to get into heaven of Allah's future and think that. However, we hope you are aware that, and that one would need help.

Люди Аллаха (c.c.) обещал вам мир и счастье материальной и моральной жизни будущей жизни. Почему бы вам не принять это приглашение. Или вам преодолеть своей воле любого бизнеса, чтобы попасть в рай Божье будущее и думать, что. Тем не менее, мы надеемся, вы знаете, что, и что можно было бы нуждаться в помощи.

Menschen von Allah (c.c.) hat versprochen, dass du die Welt und das Glück der materiellen und moralischen Leben im Jenseits. Warum gehst du nicht diese Einladung annehmen. Oder Sie überwinden Ihre eigenen freien Willen eines jeden Unternehmens, um in den Himmel von Gottes Zukunft zu erhalten und denken, dass. Dennoch hoffen wir, Sie sind sich bewusst, dass, und dass man Hilfe brauchen.

אנשיו של אללה (SWT) הבטיחו לך את העולם ואת האושר של חיי חומר ומוסריים של העולם הבא. למה שלא לקבל את ההזמנה. או לך להתגבר על רצונך החופשי של כל עסק להגיע לגן העדן של עתידו של אלוהים וחושב ש. עם זאת, אנו מקווים שאתה מודע לזה, ושאף אחד לא זקוק לעזרה.

Persone di Allah (c.c.) ha promesso che il mondo e la felicità della vita materiale e morale della Hereafter. Perché non si accetta questo invito. O a superare la vostra spontanea volontà di ogni azienda per entrare in paradiso del futuro di Dio e pensare che. Tuttavia, noi speriamo che siate consapevoli del fatto che, e che uno avrebbe bisogno di aiuto.

SOHBETİN ADI: KUR'ÂN'A TERS DÜŞEN HURAFELER: ALLAH İLE KUL ARASINA KİMSE GİREMEZ.
TARİHİ: 20.01.2006

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bir defa daha bir zikir sohbetinde Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı.

Konumuz hurafelerden bir tanesi: "Allah'la kul arasına kimse giremez." hurafesi.

Ne kadar çok hurafe girmiş dînimize, sevgili kardeşlerim. Allah'ın söylediklerinin, insanlar ne kadar çok tersini dillerine pelesenk etmişler. Asırlar boyunca hep bu söylenmiş. "Allah'la kul arasına kimse giremez." Kimse, "Acaba Kur'ân-ı Kerim bu konuda ne diyor?" dememiş. Herkesin ağzında bu: "Allah'la kul arasına kimse giremez." Acaba öyle mi gerçekten? Allah'la kul arasına kimse giremez mi? Özellikle birtakım insanları, onlara yetki vererek, diğer insanlarla kendi arasına, yoksa Allah mı koyar? Hadi gelin sizinle beraber Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesine bakalım.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


Allahû Tealâ diyor ki: "İnsanlardan (mürşidlerden) imamlar kıldık. Emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye."
İnsanların hidayete ermesinin, o insanların ruhunun hayattayken Allah'a ulaşması olduğunu, artık net olarak biliyoruz. Öyle demiyor mu  Allahû Tealâ? İşte Al-i İmran-73:
 
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


"innel hudâ hudallâhi"

İnne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah'a ulaşmaktır. 

"Muhakkak ki hidayet, Allah'a ulaşmaktır." Ve Bakara-120.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


"inne hudâllâhi huvel hudâ"

İnne: Muhakkak ki.
hudâllâh: Allah'a ulaşmaktır. 
huve: İşte o.
hudâ: Hidayettir.

"Muhakkak ki, Allah'a ulaşmak, işte o hidayettir."

Öyleyse insanların ruhlarını Allah'a ulaştırmaları hidayeti ifade ediyor.

Sevgili kardeşlerim, hidayet denilen müesseseye baktığımız zaman, çok net bir olgu görüyoruz. Hidayet, insan ruhunun Allah'a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ diyor ki: "Biz insanlardan imamlar kıldık, emrimizle hidayete erdirsinler diye. (İnsanları hidayete erdirsinler diye). Sabrın sahibi olmaları sebebiyle ve âyetlerimize Hakk'ul yakîn seviyesinde sahip olmaları hasebiyle, yakîn hasıl etmeleri sebebiyle."

Öyleyse Allahû Tealâ imamlar kılıyor. Her devirde bir imam mutlaka vardır. O imamlar iki ayrı hüviyet arz ederler.

1- Bu imam nebîdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi. O, Allahû Tealâ'nın söylediği nebîlerin, nebî imamların sonuncusudur. Burada Allahû Tealâ'nın imamlar kılması, huzur namazının imamlarıdır. (Allahû Tealâ'nın katında, huzur namazı diye bir namaz kılınır sevgili kardeşlerim. Huzur namazının imamı daima nebîlerdendir. Eğer bir nebî yani bir peygamber hayatta ise mutlaka o, huzur namazının imamlığını deruhte etmiştir. Uhdesinde huzur namazının imamlığı vardır. Allah onu, asaleten huzur namazının imamlığına tayin eder. Allah'ın huzurunda her gün 7 vakit namaz kılınır. Bu kılınan namazda, binlerce kişi namaz kılar.)

Sevgili kardeşlerim, bu namazın adı huzur namazıdır. Allah'ın huzurunda kılınan bir namazdır. İşte bu namazın aslî imamı, mutlak olarak peygamberdir.

2- Ama biliyorsunuz ki; peygamberler arasında fetret devirleri vardır. Yani peygamberlerin olmadığı, yaşamadığı devirler. İşte o peygamberlerin olmadığı, yaşamadığı devirlerde, Allahû Tealâ farklı bir durum husule getiriyor. Gene oraya, huzur namazının imamlığına imam tayin ediyor. Ama bu imam, nebî (peygamber) değil, kavim resûllerinden, peygamber olmayan resûllerden birisidir. Fetret devirlerinde, peygamberlerin olmadığı dönemlerde, Allahû Tealâ nebî olmayan resûllerden, velî resûllerden birisini vazifeli kılıyor.
Risalet müessesesine baktığımız zaman bütün devirlerde, bütün kavimlerde resûllerin yaşadığını görüyoruz. Bütün devirlerde ve bütün kavimlerde, mutlaka onların lisanı ile konuşan bir velî resûl mutlak olarak mevcuttur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


Allahû Tealâ: "Biz bütün kavimlere, ardarda resûl gönderdik. Hangi kavme resûlü ulaştıysa, o kavimdekiler mutlaka o resûlü inkâr ettiler." diyor.

Bu sebeple her kavimdeki resûllerin inkâr edilmesi, Kur'ân-ı Kerim'de sabittir. Öyleyse Mehdi Resûl de, başlangıçtan itibaren bir çok insan tarafından inkâr edilmişti. Ama insanlar, onun söylediği hakikatleri Kur'ân'dan açıp da, tam olarak yerli yerine oturduğunu görünce, o zaman risaleti kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. Sadece söylediklerini, Mehdi Resûl'ün söylediklerini incelemeyenler, O'nun ne söylediğinden haberdar olmayanlar; "Bunca âlim onun söylediğinden başkasını söylüyor. Onca âlim bilmeyecek de, o mu bilecek?" diye O'nu kabul etmeyen birçok insan da var. Tetkik edebilseler, tetkik ettikleri anda bütün suallerinin cevabını orada bulacaklar, anlattıklarında bulacaklar. Ve çağımızın bugünkü müceddidi olduğunu herkes görecek.

Sevgili kardeşlerim, demek ki Allahû Tealâ insanlarla kendisi arasına, resûller koyuyor. Bu resûller imamdır. Allahû Tealâ'nın ifadesi de imamlar koyması: "İnsanların ruhlarını Allah'a ulaştırsınlar diye, insanları emrimizle hidayete erdirsinler diye, insanlara resûller tayin ederiz." diyor. Allahû Tealâ aslında resûl kelimesini kullanmamış, imam kelimesini kullanmış. Ama biliyoruz ki, her devirde bütün kavimlerin içinde resûller yaşar. Mu'minun-44, bunun kesin işaretini taşıyor. Bakara-87'de de Allahû Tealâ: "Biz bütün kavimlere, bütün devirlerde resûl göndeririz." diyor.

2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).
Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.


İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: "Hiçbir kavim olmamıştır ki; Biz onlara ardarda, onların dilleriyle konuşan resûller göndermiş olmayalım."

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.


Ne demek istiyor acaba Allahû Tealâ? Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ ne demek istiyor? Bütün kavimlere, bütün devirlerde resûl gönderdiğini söylüyor. Her kavimde, onların dilini konuşan bir resûl. Öyleyse Allahû Tealâ mutlaka bütün kavimlerde Allah'la insan arasına, onları hidayete erdirsin diye, o kavimde yaşayan insanları hidayete erdirsin diye, resûller vazifeli kılıyor. Bu resûllerin hepsi, Allah ile insanlar arasında bir vasıtadır. Allah'ın söylediklerini herkes işitemez. İşitebilenler, Allah'ın üst noktalara çıkardığı insanlardır. İşte bütün devirlerde, Allahû Tealâ bütün kavimlerde resûl beas ediyor. Allahû Tealâ İsra-15'te diyor ki: "Biz bir resûl göndermedikçe, hiçbir kavme azap etmeyiz."

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


Herkes mutlaka, kıyâmet günü cehenneme gidecektir. Cehennemi görerek dışarı çıkıp, cennete girenlerin dışındakilerin hepsi yani insanların büyük çoğunluğu cehennemde kalacak, ebediyyen orada azap göreceklerdir. Evet, insanların azı değil çoğu ne yazık ki. Şeytan, insanların çoğunu, mutlaka Allah'ın yolundan saptırmak için büyük gayretlerin içindedir. Ne yazık ki bunda başarılı da oluyor.
 
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ'nın bizlere ulaştırdığı bilgi demeti içerisinde bakıyoruz ki; insanların Allah ile olan ilişkilerinde daima bir aracı var. Allah ile konuşabilen, Allah'tan aldığını insanlara ulaştıran birileri. Bu en üst kademede devrin imamıdır. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ'nın söylediği, "İmamlar kıldık." dediği kişi, Allah'ın âyetlerine Hakk'ul yakîn seviyesinde vakıf olan, yakîn hasıl eden birisi.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


İşte sevgili kardeşlerim, böyle bir dizaynda Allah ile insanlar arasındaki en üst mevkideki insan, bu imamlardır. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde bahsedilen imam, mutlaka bir velî resûldür. Yani, nebî olmayan (peygamber olmayan) sadece Allah'ın dostu olan bir resûldür. Ama huzur namazının imamlığının gerçek sahipleri nebî olan resûllerdir yani peygamber resûllerdir. Allahû Tealâ onlardan da bahsediyor. Enbiya Suresinde ardarda peygamber isimleri veriyor. Hz. İbrâhîm, Hz. Yakup gibi. O peygamber isimlerinden sonra diyor ki: "Biz onları imamlar kıldık."

21/ENBİYÂ-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.


Orada görüyoruz ki Enbiya Suresinin 73. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ imamlar kılmıştır. Ama imam kıldıkları, Allah'ın nebîleridir (peygamberleridir). İşte bunlar da insanla Allah arasında birer aracıdırlar. Sadece o kadar mı sevgili kardeşlerim? Hayır, o kadar değil. Daha ötesi var konunun. Allahû Tealâ bu imamlardan bahsediyor. Bunlar, huzur namazının imamlarıdır. Ama insanla Allah arasına giren, farklı hüviyette olan insanlar da vardır. Resûl olmayan insanlar da vardır. Allahû Tealâ bunlara "mürşidler" diyor.

Allahû Tealâ buyuruyor ki: "İnsanlardan, cinlerden ve meleklerden resûller seçeriz." diyor. Cin resûller de vardır, melek resûller de vardır, insan resûller de vardır. Cin resûller, kendi âlemlerinde risalet görevini yapıyor. Melekler, melek olarak geliyorlar, bu dünyada görev yapıyorlar. İnsanları hidayete erdirmek üzere Kur'ân-ı Kerim birçok melek resûlün geldiğini söylüyor.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böyle bir dizaynda Allahû Tealâ: "Sebîllerin (bütün insanların takip edecekleri yolun) tayini Allah'a aittir." diyor.

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.


Her sebîlin başında mutlaka bir mürşid vardır. Sebîl, bütün mürşidlerin bulundukları dergâhlardan, devrin imamının dergâhına ulaşan yolların adıdır. O yolların başında mutlaka bir mürşid bulunur. Onun için Allahû Tealâ: "Sebîllerin tayini, tespiti Allah'a aittir. Hiç kimse kendi mürşidini seçemez." diyor. "Mürşidi Allah tayin eder." diyor. Bundan müstağni olan birisi var mı? Evet, bir kişi var. Devrin imamı. Neden müstağnidir? Çünkü insanlar hangi mürşide tâbî olurlarsa olsunlar, o mürşid mutlaka devrin imamına tâbî olacaktır. Allahû Tealâ mürşidlere, gerçek mürşidlerse mutlaka bu bilgiyi ulaştıracaktır. Onlar da tâbî olacaklardır.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ'nın dizayn ettiği böyle bir atmosferde mürşidler söz konusudur. Peki, bu mürşidlerin aracılığı, hangi hüviyette bir aracılıktır? Bu mürşidlere tâbî olunduğu zaman, devrin imamının ruhu o insanların başının üzerine gelir ve yerleşir. Böylece ruh, dünya hayatını o kişi yaşarken, Allah'a dönmek için hazır bir hüviyet taşır.

Sevgili kardeşlerim öyleyse, bu mürşidlere dikkatle bakın. Bunlar, Allahû Tealâ'nın yolunda irşad makamının sahibi kılınmışlardır. Ama her seviyede herkesin ulaşabileceği bir yakınlıkta bir mürşidin bulunduğunu görüyoruz.

Tâbiiyet, Allahû Tealâ tarafından farz kılınmıştır. Allahû Tealâ Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


"Ey âmenû olanlar, takva sahibi olun."

Âmenû oldukları zaman, zaten takva sahibi olmuşlar. Bunun mânâsı: "İkinci defa takva sahibi olun." demektir. "Sizi kim Allah'a ulaştırmaya vesile olacaksa, o vesileyi Allah'tan isteyin." diyor.

İşte burada, artık resûl olmayan mürşidler devreye girmiştir. Allahû Tealâ'nın, herkesin ulaşabileceği noktada bir mürşidi mutlaka mevcuttur. O kişi hacet namazını kıldığı zaman, Allahû Tealâ onu, o mürşide gönderecektir. Bütün mürşidler devrin imamına bağlıdırlar. O mürşide tâbiiyet gerçekleştiği anda, devrin imamının ruhu mutlaka o kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir. Arşı tutan meleklerle devrin imamı, bütün tâbiiyetlerde hazır bulunur. O tâbiiyet, hangi mürşid eliyle gerçekleşirse gerçekleşsin, ister vekil mürşid olsun, ister mürşid olsun, isterse herhangibir kavimdeki resûl olsun ama devrin imamı o resûllerin en üstünü olandır. Sadece onun ruhu, kim tâbî olursa, Mu'min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince, o kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir:

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Allahû Tealâ diyor ki: "Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah." Ne demek dereceleri yükselten? Kim mürşide tâbî olursa, tâbî olduğu anda Allahû Tealâ onun bütün günahlarını sevaba çevirir. Daha evvel Allah'a ulaşmayı dilediği zaman, günahlarını zaten örtmüştü. Bu noktada da Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince sevaba çevirir:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Allahû Tealâ diyor ki: "Kim tövbe eder de (mürşidin önünde tövbe eder de) mü'min olursa."

Tövbe ettiği zaman, kişi îmânı artan bir mü'min olmuştur. Tövbe eder de böyle îmânı artan bir mü'min olursa ve kişi nefs tezkiyesine başlarsa, amilüssalihat yaparsa, "Kişi bunu yaptığı zaman, tâbiiyetini gerçekleştirdiği zaman" diyor, o insanlardan bahsediyor. Tâbiiyetini gerçekleştirmiş, tövbe etmiş, mü'min olmuş. "O zaman Biz onların günahlarını sevaba çeviririz." diyor. "Allah, onların seyyiatini hasenata çevirir." diyor.

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).


Allahû Tealâ: "Onların ruhları Allah'a döner, Allah'a ulaşır. Tövbeleri kabul edilmiş bir şekilde, ruhları Allah'a döner." diyor.

İşte bu, ihsanla yapılan bir tövbedir. Bu tövbenin kabul edilmesi, o kişinin günahlarının sevaba çevrilmesiyle noktalanır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, görüyoruz ki, herkes için bir mürşid mutlaka vardır. Allah'ın tayin ettiği bir mürşid, herkesin ulaşabileceği bir yerdedir. O vekil mürşide ulaşanlar, neticede devrin imamının ruhu mutlaka başlarına geldiği için, aynı neticeye ulaşıyorlar. Devrin imamına da tâbî olsalar, başlarının üzerine devrin imamının ruhu gelecektir. Bir vekil mürşide de tâbî olsalar, başlarının üzerine devrin imamının ruhu gelecektir. Ama tövbe etme yetkisi, insanların kendi kendine elde ettikleri bir yetki değildir. Tövbe ettirme yetkisi yani irşad makamına gelme yetkisi, Allahû Tealâ tarafından sağlanan bir müessesedir. İsterse kişi iradesini de Allahû Tealâ'ya teslim ederek, Allah'ın bizatihi irşad makamına getirdiği üst seviye bir mürşid olsun, isterse bir vekil mürşid olsun, netice değişmez. Tâbî olunduğu zaman onların başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. İşte Mu'min-15'te Allahû Tealâ bu konuyu söylüyor: "Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah (Devrin imamı, daima arşı tutan meleklerle beraberdir.), kullarından dilediği üzerine Allah'ın emrinden ruh gönderir."

Kimdir bu dilediği kişi? Tâbî olan kişi. Allahû Tealâ ona yevm'et talâkının geldiğini söylemesi için, devrin imamının ruhunu gönderiyor. Yevm'et talâk, Allah'a mülâki olma günüdür. "Senin Allah'a mülâki olma günün geldi." diyor. Ve işte burada devrin imamı söz konusudur. Bu gelen, devrin imamıdır. Ama mürşidler her yerde, her zaman mutlaka vardır. Bir vekil mürşide tâbî olan kişinin tâbiiyeti, normal bir mürşide tâbî olmanın veya bir resûle tâbî olmanın standartlarıyla eşdeğerdir. Çünkü kime tâbî olursa olsun, tâbiiyeti gerçekleştirebilecek olan bir vekil mürşidden devrin imamına kadar, kime tâbî olursa olsun tâbî olan kişi, mutlaka aynı olay cereyan eder. Onların başlarının üzerine mutlaka devrin imamının ruhu gelir.

Sevgili kardeşlerim, görülüyor ki insanla Allah arasında vekil mürşidlerden başlayın, mürşid deyin, üst derece mürşid deyin, resûl mürşid deyin, devrin imamı olan mürşid deyin, 7 kademe mürşidi sayın, herbirisi aynı hükmü vücuda getirir. Hangisine bir insan tâbî olursa olsun, Mu'min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince onun başının üzerine mutlaka devrin imamının ruhu gelir.
Öyleyse Allahû Tealâ, mürşide tâbiiyeti nasıl gerçekleştireceğimizi de bize tarif ediyor. Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde diyor ki:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


"İstianeyi (hangi mürşide tâbî olacağınızı) hacet namazı kılarak, Allah'tan sorun." diyor. "Namazla ve sabırla" diyor. "Ama bu zor bir iştir." diyor.

Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir insan, ne kadar namaz kılsa, ne kadar Allahû Tealâ'ya yalvarsa, Allahû Tealâ ona mürşid göstermez. Ama kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösterir. Çünkü Allah'ın sözü vardır. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onun ruhunu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır. Öyleyse ulaştıracağına göre, mutlaka bu konuyu Allahû Tealâ çözmek durumunda ve çözüyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, görülüyor ki her halükârda, herkes için bir mürşid mutlaka vardır. Bu mürşidleri Allahû Tealâ insanlarla Kendi arasına koyuyor. Bir de Allah'la kişi arasına giren, mürşid olmayan ama daimî zikre ulaşmış olanlar (ulûl'elbab olanlar) vardır.

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.


Allahû Tealâ: "fes'elû ehlez zikri in kuntum lâ ta'lemûn: Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun." diyor.

Ne olur bu ulûl'elbab olan daimî zikrin sahipleri? Onlar Allahû Tealâ tarafından, Allah ile konuşmak yeteneğinin sahibi kılınmışlardır. Onlara sorulunca, onlar Allah'tan soracak ve cevapları alıp, ulaştıracaklardır.

İşte Allah'tan hacet namazıyla mürşidi sormak yetkisinde olanlar kimlerdir? Huşû sahipleridir. Allahû Tealâ: "İllâ alel hâşiîn." "Ama huşû sahipleri hariç." diyor.

"Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn. Onlar kesin şekilde inanırlar ki; mutlaka Allah'a ulaşacaklardır, ruhlarını hayattayken mutlaka Allah'a mülâki kılacaklardır. Sonra ölümden sonra, bir defa daha ruhları Allah'a rücû edecektir."

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, normal aracılar mürşidlerdir. Ama henüz mürşid olmak yetkisinin yani Allah'a ulaştırıcı mürşid olmak yetkisini kazanmamış olan, ulûl'elbab noktasında Allah'la tezekkür etmek imkânının sahibi kılınan kişi de, Allah'tan haberler alıp başkalarına ulaştırabilmektedir. Yani bu da bir aracılık görevidir. Allahû Tealâ: "Tezekkür edebilen ulûl'elbabtır." diyor.

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).


Allahû Tealâ: "Allah ile tezekkür edebilenler, sadece Allah'ın müteşabih âyetlerini açıklayabilirler." diyor.

Öyleyse görülüyor ki; insanla Allah arasında her zaman aracılar mevcuttur. "Allah'la insanın arasına kimse giremez." sözü, bu sebeple bir batıl ifadedir ve açık bir şekilde bir hurafedir.

Sevgili kardeşlerim, Allah'a sonsuz hamdederiz, şükrederiz ki; bir defa daha bizleri Allah'ın bir zikir sohbetinde birlikte kıldı ve bu güzelliği bizlere bir defa daha yaşattı. Allahû Tealâ'nın huzurunda, Allah'a hamd ve şükrederek huzurlarınızdan ayrılıyoruz inşaallah.
 
İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI - BAKARA 28
TARİHİ: 15.10.2008

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz; Âyetlerin sırları: Bakara Suresinin 28. âyet-i kerimesi.

Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-28: Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? (Kıyamet günü sur’a üfürüldükten sonra) siz ölü idiniz. Sonra sizi (kıyamet günü) diriltti. Sonra sizi (sur’a ikinci defa üfürüldüğünde) öldürecek. Sonra sizi (sur’a üçüncü defa üfürüldüğünde) diriltecek. Sonra (İndi İlâhi’de) O’na döndürüleceksiniz.


keyfe: Nasıl.
tekfurûne:  Küfredersiniz, inkâr edersiniz.
billâhi tekfurûne bi Allâhi: Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?
Allah’ı inkâr edenlere Allahû Tealâ 14 asır evvel sesleniyor: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?”
ve kuntum: Ve siz idiniz.
emvâten: Mevtler (ölüler).
mevt: Ölüm.
emvâten: Ölüler.
Ve sonra:
ahyâkum: Sizi ihya etti (hayata getirdi, diriltti).
summe: Sonra.
yumîtukum: Öldürecek.
summe yumîtukum: Sonra sizi öldürecek.
summe: Sonra.
yuhyîkum: (sonra) Size hayat verecek (verilecek), diriltecek.
summe: Sonra.
ileyhi: O’na (Allah’a).
turceûn: Rucû edeceksiniz (döndürüleceksiniz).

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir âyetlerin sırları konusunda Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı.

Allahû Tealâ diyor ki: “Keyfe tekfurûne billâhi: Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?”

O devirdeki müşriklere ve kâfirlere sesleniyor Allahû Tealâ. Allah’ı inkâr ediyorlar: “Allah yoktur. Bizim putlarımız var, biz putlara taparız.” diyorlar.

Allahû Tealâ: “Siz ölü idiniz.”  diyor. Bütün insanlara: “Siz ölü idiniz.” dediği noktada tüm insanların ölmüş olması için kıyâmetin kopması lâzım. Kıyâmet, bütün insanları önce öldürecektir. “Siz ölü idiniz.” diye Allahû Tealâ bütün insanlara sesleniyor. Allahû Tealâ: “Ölü iken sonra sizi diriltti.” diyor.

Kıyâmet günü ne olur? Kıyâmet günü sur’a üfürülür. Sur’a üfürülünce herkes ölür. Sur’a 1. üfürülmesi; evvelkiler ölmüştür. Yaşayanlar da, sur’a 1. üfürülmesi ile (onlar da) öleceklerdir. Böylece gelmiş geçmiş bütün insanların öldüğü bir noktaya ulaşılacak.

Allahû Tealâ diyor:

Summe yuhyîkum: Sonra size hayat verdi (sizi diriltti).
emvâten fe ahyâkum: Size hayat verdi (sizi diriltti). O zaman siz ölüler idiniz, sur’a üfürüldü, sur’a üfürülünce sizi diriltti.

Neden diriltti? Çünkü kıyâmet günü zaman tersine çalışacaktır. Kıyâmet gününe kadar geçmişten geleceğe doğru yürüyen zaman, kıyâmet günü gelecekten geçmişe doğru çalışacak ve tabiî böyle olunca, o sırada yaşamakta olan herkes ölecek. Bu kıyâmet gününe kadar olan insanların hepsi ölmüştür. Kıyâmet gününe kadar ölmüş olanların hepsi ölmüştür. O kıyâmet gününden itibaren zaman tersine (başa doğru) çalışacağı için ölmüş olanların hepsinin, zaman kendilerinin yaşamış olduğu noktaya ulaştığında tekrar canlı olması vücuda geliyor.

Herkes, tekrar kıyâmet günü (mahşer günü) hayata kavuşuyor. Bu, sur’a 1. üfürülmesidir. Sonra sur’a tekrar (2. kez, 2 defa) üfürülecek. “Sizi tekrar öldürecek.” diyor Allahû Tealâ. Ölü olan bütün insanların, geçmişten geleceğe uzayan zaman parçası içinde ölmüş olan bütün insanların, önce diriltildiği, sonra sur’a 2. üfürülüşünde hepsinin birden yeniden öldürüldüğü bir olay yaşanacak. Kıyâmet günü hayatta olanlar da ölecekler. Evvelkiler zaten ölmüşlerdir. Ama zamanı, Allahû Tealâ tersine çalıştırdığı için baştan itibaren hayatta olan bütün insanlar yeniden dirilmiştir. “Siz ölü idiniz, sonra sizi dirilttik.” ifadesi sur’a 1. üfürülüşünü ifade ediyor. Bütün ölüleri, sur’a 1. üfürme diriltiyor.

Allahû Tealâ sonra diyor ki: “Sizi yeniden öldürecek.”
Summe yumîtukum: Yeniden öldürecek.
Summe yuhyîkum: Sonra size yeniden hayat verecek.

Sur’a 3. üfürülüşünde Allah, herkesi diriltmiş olacak. Sonra da “İndi İlâhi’de O’na döndürüleceksiniz.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse kıyâmet günü sur’a 3 defa üfürülüyor. Bu muhteva içerisinde insanların ölmesi, tekrar dirilmesi, tekrar ölmesi, tekrar dirilmesi ve Allah’a döndürülmeleri söz konusudur.

Sevgili kardeşlerim! Kıyâmette, insanlar için bir sonuç elde edilecek. Konunun başına (başlangıcına) baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın bir tek noktayı patlattığını görüyoruz. Bir noktayı patlattığını söylüyor Allahû Tealâ. O noktadan, bütün kâinatı yarattığını söylüyor.

Kur’an’da, “kâinat” denilen bu sistemin, bugünün modern aletleriyle yapılan incelemeleri, 100 milyar civarında galaksinin mevcut olduğu, bir tek galakside de (her galakside de) 100 milyar civarında yıldız olduğu gerçekleşmiş durumda.

Sevgili kardeşlerim! Bunların (hayat olanların) hepsinde bize çok benzeyen insanlar yaşıyor. Oralardan, uçan dairelerle bizim dünyamıza ulaşıyorlar ve de uçan dairelerin süratlerini ışık hızının ötesine ulaştırabildiklerini biliyoruz. Bu nokta, onların gözden kaybolma noktasıdır. Işık hızının ötesinde, muhteva farklı bir hüviyet alır. “Madde” adını verdiğimiz sistem, madde ötesine dönüşür.

Sevgili kardeşlerim! Kâinatı, bu 100 milyar galaksinin herbirinde 100 milyar yıldızı dizayn eden Allahû Tealâ’nın bir tek yıldızında, biz insanlar yaşıyoruz. Dünya, o yıldızlardan sadece bir tanesidir.

Herkesin Allah’ın Zat’ına dönmesi söz konusudur. Bütün ruhlar, Allah’ın bir üflemesiyle insana üfürülmüştür. Tekrar, mutlaka Allah’ın Zat’ına geri dönecektir. Allah’ın ruhu bir sonsuzluktur.

Sevgili kardeşlerim! Kıyâmet günü herkese hayat filmleri gösterilecektir. Bizim yaşamımız süresinde, iki grup kirâmen katibîn meleği hayatımızı filme alırlar. Onlardan 1. grup, fizik standartlarda olan sistemi filme alır. Yani biz insanlar, şu fizik vücudumuzla birlikte ne yapıyoruz? Yaptığımız herşey A’dan Z’ye filme alınıyor, bir ömür boyu, ölünceye kadar. Kıyâmet günü, bu hayat filmlerimiz bize gösteriliyor. Ama bu bir tek film değildir. 2 filmden oluşur. 2. film, düşüncelerimizin filmidir. Yani neyi düşündük, neyi tasarladık; o düşüncemiz orada şekillenir.  Görüntü şekline gelir. Çünkü bütün düşüncelerimizde gene biz varız. Neler yapmak istediğimiz, o düşüncede bizi şekil olarak şekillendiren bir hüviyette tezahür eder. İşte düşüncelerimizi de filme alan 2. bir 2’li melek söz konusudur; kirâmen katibîn meleği.

Melekler, vazifelilerinin Arapça ismidir. Adları: Melek. Neden acaba Allahû Tealâ sadece olayları, bu kirâmen katibîn meleklerine tespit ettirmiyor da olayların ötesinde bir de düşüncelerimizi tespit ettiriyor? Çünkü hangi olayı, hangi düşüncenin tesiri altında yaptığımız son derece önemli. Bir insanın, herhangi bir olayda suçlu veya suçsuz olduğu, bu hayat filmindeki düşünce sisteminden anlaşılır.

Bir adam düşünün, birisini öldürmeye karar vermiş. Gecenin saat ikisinde o adamın öldüreceği kişinin oradan geçeceğini biliyor. Biliyor, orada menzilleniyor ve adam geçerken tabancasındaki bütün kurşunları boşaltıyor, kişiyi öldürüyor. Bu nedir? Bu, taammüden işlenen bir cinayettir. Kişi tasarlamıştır. O, tasarladığı sırada kirâmen katibîn meleklerinin 2. grubu, o düşünceyi filme almıştır. 1. grup da olayı filme almıştır. Bu, düşüncedeki tasavvur hüviyetinde bulunan sistemin tatbikata girmesi halidir. Ne olur? Böyle bir noktada olay, vuzuh kesmeler aydınlanır. Kişi ne düşünmüştür, neyi gerçekleştirmiştir?

Şimdi bir başka ölüm olayını düşünelim beraberce:  

Bahçede, tabancasını temizleyen bir insan düşünelim. Belki olmayacak olan bir olay, ama misal olsun diye söylediğimiz için bir problem yok. Elinde silahını temizlerken mermi de (tabancanın içinde kalan bir tek kurşun) tabancanın tetiğe (çarığa) takılınca ateş alıyor,  yoldan geçmekte olan birini öldürüyor. Böyle bir olayın tahakkuk ettiğini düşünelim. Şimdi burada taammüt var mıdır? Kişi, o ölen adamı isteyerek, onu öldürmek istediği için mi öldürmek durumunda olmuştur (öldürmüştür)? Burada, bu kararın bütün boyutlarını kişinin düşünce sistemi verir. Eğer düşünce sisteminde böyle bir olay tahakkuk etmemişse, tasarlanamamış ise kişi, ondan (o kazadan) sorumludur sadece.

Bu, bir katilin suçu bilerek, cana kast ederek öldürme suçu değildir. Bir kaza eseri kişi ölmüştür. Bu kişi tarafından öldürülmemiştir. Kişinin hatası sebebiyle onun kastı olmaksızın olay vücut bulmuştur. Böyle bir insanın, Allah’ın katında kaybettiği derece ile bilerek, isteyerek adam öldüren kişinin kaybettiği derecat eşit olamaz.  İşte buradaki inceliği, hangi ölçüde taammüt miktarının bulunduğu ve buna bağlı olarak tayin edilen derecatı bu 2. grup tespit edecektir. Kişinin kafasındaki düşünceleri takip eden 2. grup kirâmen katibîn meleğidir.

Kıyâmet günü, hayat filmimize baktığımız zaman, sol tarafta kırmızı rakamlar görürüz. Bunlar, hayatımız boyunca yaptığımız tüm günahların sıralanmış halidir. Yani ne zaman Allah’ın emirlerini itaat etmemişsek, derecat kaybederiz.

Bir insan şöyle düşünebilir: “Ben, şu anda hiç kimseye bir kötülük yapmıyorum. Öyleyse derecat kaybetmiyorum.” Bu, böyle bir düşünce geçerli değildir. Neden geçerli değildir? Çünkü Allahû Tealâ bütün insanlara kesintisiz bir şekilde zikri farz kılmıştır.

• Zikir farzdır.
• Çok zikir farzdır.
• Daimî zikir de farzdır.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’ın ismi ile zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş!”

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.


Allahû Tealâ Nisâ Suresini 103. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin!” diyor.

Bir insan üç halde bulunabilir: Ayaktadır, oturuyordur veya yatıyordur. Dördüncü bir hal yok. Üç halin üçünde de Allahû Tealâ, Allahû Tealâ’yı zikretmemizi farz kılmış üzerimize. İşte bunu ne kadar gerçekleştiriyoruz? Ne kadar sürede de Allah’ı zikretmiyoruz? Bunlar, hep hayat filmimizde mevcuttur.

Hayat filmi bu açıdan son derece önemlidir. Hiçbir şey gözden kaçmaz. Kirâmen katibîn meleklerinin gözünden bir şey kaçmaz. 1. grup fizik standartlardaki olayları, 2. grup ise düşünce sistemindeki olayları inceler. Aralarındaki illiyet rabıtası, kişinin suçunu veya mükâfatını teşkil eder.

Bir kişiyi şu veya bu şekilde ölümden kurtarmak, kurtaran kişi için de kurtulan kişi için de Allahû Tealâ’nın büyük bir ni’metidir. Kurtulan kişi, ölmekten kurtulmuştur bir başkası sebebiyle. Kurtaran kişi de, bir kişiyi ölümden kurtardığı için mutluluğu ve huzuru yaşar. İşte bu olayda, o ölüm tehlikesinden kurtulan kişinin hangi düşüncelerle orada olduğu, kurtaran kişinin de hangi düşünce sistemiyle kurtardığı, tereddüde mahal vermeyecek olan, net bir şekilde düşünceleri çeken kirâmen katibîn meleklerince tespit edilir. İşte, bütün insanlar için hayat boyunca olaylar dizisi hep devam edecektir. Birtakım olaylar bize derecat kazandıracak, birtakım olaylar bize derecat kaybettirecektir.

İşte sevgili kardeşlerimiz! Böyle bir olayı gerçekleştirmek, bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedef tayin ettiği şeyleri yapmak veya yapmamak istikametindeki tercihini gösterir. Allah’ın emirleri vardır; yerine getirilmesi lâzımdır. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, İslâm’ın 5 şartını oluşturur ama İslâm, 5 şarttan ibaret değildir. İslâm, 7 şarttır ve 6. şart, zikirdir. Bu sayılan 5 şartın içinde (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek) zikir yok. Oysa Allahû Tealâ zikrin en büyük ibadet olduğunu söylüyor:

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.


Allahû Tealâ diyor ki:

Utlu ûhıyeminelkitâbi: O’na kitaptan oku.
veekımıs salât: Ve namaz kıl.
innessalâte: Muhakkak ki namaz.
salât: Namaz.
tenhâ: Nehyeder.
Neden?
anilfahşâi: Fuhuştan.
velmunker(munkeri): Ve münkerden nehyeder.

İkisi de negatif faktördür. “Münker” de Allah’ın yasak ettiği fiilleri, “fuhuş” da Allah’ın yasak ettiği fiilleri ifade eder.

“ve le zikrullâhi ekber: Zikir daha büyüktür.” diyor Allahû Tealâ.  

Neden daha büyüktür namaz kılmaktan? Neden daha büyüktür Kur’ân-ı Kerim tilâvetinden? Neden öyle? Çünkü “Allah, Allah, Allah…” diye Allah’ı zikrettiğiniz zaman, Allah’ın katından salâvât nurlarının taşıdığı (salâvât nurları bir taşıma nurudur) fazıllar ve rahmet, iki ayrı fonksiyonel gruptur. Rahmet; bir kişi daha mürşidine tâbî olmadan Allah’a ulaşmayı dilediği zaman kişinin kalbine %2 oranında Allah’ın gönderdiği giriş, açılış, ilk işgal nurlarıdır. Nefsin kalbi, daha mürşide tâbî olmadan evvel Allahû Tealâ tarafından %2 nurla doldurulacaktır. Bunun için Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin göğsünü yarar, göğsünden kalbine nur yolunu açar ve o kişi “Allah, Allah, Allah…” diye zikir yaptığı zaman onun kalbine %2’yi aşmayacak bir şekilde rahmet nuru gönderir. Bu rahmet nuru, kişi daha mürşide tâbî olmadan evvel kalbe giren bir öncü kuvvettir. %2 ile bu sebeple hudutlanmıştır.

Bundan sonra kişi mürşide tâbî olacaktır. Mürşidine tâbî olduğu zaman, o kişi zikir yaptığında Allah’ın katından salâvât nurlarının taşıdığı %2 rahmetin ötesinde artık fazıllar, nefsinin kalbine gelecektir. Fazılların her %7 nefsin kalbine yerleşiminde, buna paralel bir seyirle ruh, Allah’a doğru bir gök katı yükselecektir. İşte böyle bir dizaynın gerçekleşebilmesi, o kişinin gayretine bağımlıdır. Başlangıçtaki %2 rahmet nuru, Allahû Tealâ’nın bir hediyesi olarak, bir açış (bir başlangıç) noktası olarak tahakkuk eder ve rahmet nurlarının girişi bununla sona erer. Mürşide tâbiiyet olmadan evvelki bir nur girişidir bu.

Öyleyse sonra ne olur? Sonra, o kişinin kalbine fazl nuru yerleşecektir. Fazıllar, %7’lik sistemlerle gelir, kalbe yerleşirler. %1, %2, %3, % 4, 5, 6 ve 7. %7 tamamladığı zaman kişinin nefsinin kalbi, o kişinin ruhu zemin kattan 1. kata ulaşmıştır. Ne yapmıştır bu kişi? Allah’tan mürşidini sormuştur. Ne yapmıştır bu kişi? O, mürşide tâbî olmuştur. Tâbî olunca ruhu vücudundan ayrılarak ana dergâha ulaşmıştır. Hangi mürşide tâbî olursa olsun, o mürşidinin dergâhında vücuttan ayrılır. Ama derhal ana dergâha (devrin imamın dergâhına) ulaşır. Erkek ise erkekler safında, hanım ise hanımlar safında yerini alır.

Buradan itibaren Allah’a doğru “seyr-i sülûk” isimli bir yolculuk başlayacaktır. Bu yolculuğun devam etmesi ve tamamlanabilmesi, o kişinin zikrinin seviyesine bağlıdır. Kişinin zikri giderek artacaktır. Artan zikirle, nefsin kalbi daha çok nurlanacak, daha çok nurlandıkça ruh, Allah’a bir gök katını daha, bir gök katını daha aşarak yaklaşacaktır. Her katta ayrı bir olayla kişi karşılaşır.

• 1. gök katında açıkta, çimenler üzerinde secde edilir.
• 2. gök katında suvarılma havuzlarında suvarılma işlemi tamamlanır.
• 3. gök katında bir köşk mescidin içinde, üst katta ya da alt katta kişi secde halindedir.
• 4. gök katında Beyt-ül Makdes’in aslında,
• 5. gök katında Beyt-ül Haram’ın aslında secde eder, Allah’a doğru yola çıkan ruh.
• 6. gök katında buz kalıbına benzeyen bir nurdan çıkan ve kişiye ulaşan nurlar, o kişinin açıkta olan yüzünü ve ellerini, açık yeşil beyaz bir renge boyayacaktır ve deriler çatlayacaktır.

Sonra, her çatlamadan sonra o deriler tekrar normale dönecektir. Bu başladıktan sonra boşlukta bir kürsü üzerinde, o kişiye hilât giydirilecektir. O kürsü boşlukta durur ve kişiye, kafkas kıyafetine çok benzeyen bir elbise giydirilir. Bir kılıç verilir eline. Orada kılıcı yukarı doğru kaldırarak 7. gök katına ulaşır kişi. Burası, 6. kattır, başka katlara benzemez. Dışarısı tamamen zifiri karanlıktır. İçeriye giren kişi kimse, kapı onun şeklini alır. Kapı diye bir açılıp bir kapanan bir şey yoktur. Bir kişinin çevre şeklini alan, bir etrafı duvar olan bir sistem vardır. Bu duvar, dışarıya sızan ışıkta devamlı şekil değiştirir. O aldığı şeklin boyuna göre daha çok veya daha az olur. Bundan sonraki işlevlerle kişi, ruhunu Allah’ın Zat’ına ulaştırmak için 7. gök katına çıkacak, 7. gök katında 7 tane âlemden geçecek ve neticede en son zikir hücrelerine ulaşacak, zikrini tamamlayacak ve Allah’ın Zat’ına ulaşmak üzere Sidretül Münteha’ya ulaşacaktır ve oradan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir sohbetimiz daha inşaallah burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dualarımızla, dileklerimizle huzurlarından ayrılıyoruz. Hepinizi çok ama çok seviyoruz, sevgili kardeşlerim. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI: A’RÂF-201
TARİHİ: 28.08.2008
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha sizlerle birlikteyiz. Konumuz; âyetlerin sırları. Sizlere A’râf Suresinin 201. âyet-i kerimesini sunmak istiyoruz.
7/A'RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler (Allah’la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler).


İnne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
ellezîne: Onlar.
tekav: Takva sahipleridir.
izâ: O zaman ki.
messehum: Onlara dokunur, onlara dokunduğu zaman.
tâifun: Vesvese.
mineş şeytâni: Şeytandan.
tezekkerû: Tezekkür ederler.
Allah’la tezekkür ederler, müzakere ederler, o vesvese konusunu Allah’a sorarlar. Kendilerine vesvese veren şeyi Allah’tan sorarlar. Kendilerine onların bir zararı dokunup dokunamayacağını, her türlü şeyi sormak imkânının sahipleri o takva sahipleri. O zaman bu takva sahibinin kalp gözü açılmış, kalp kulağı da açılmış. Allah’tan sormak yetkisinin sahibi olmuş kişi.
fe izâ: o zaman,
hum: onlar,
mubsirûn: basar edenlerdir, görenlerdir.
“O zaman onlar basar edenlerdir. Kalp gözlerinin basar hassası ile Allah’ı görenlerdir.”
Sevgili kardeşlerim! A’râf Suresinin bu 201. âyet-i kerimesi, çok üst seviye bir hüviyetten bahsediyor. Kişinin kalp gözü açık çünkü Allah’ı görüyor. Kişinin kalp kulağı açık çünkü Allah’la konuları müzakere ediyor, aralarında konuşuyorlar. Allah’tan sual ediyor, Allah ona cevaplarını ulaştırıyor. Allahû Tealâ sadece: “Bir vesvese dokunduğu zaman Allah’la tezekkür ederler.” demiyor. “O zaman onlar basar edenlerdir.” diyor. Basiret sahipleri, kalp gözüyle Allah’ın Zat’ını görüyorlar.
Sevgili kardeşlerim! Allah’ın Zat’ını görmek, dünya üzerindeki en üst seviye mazhariyettir. Allahû Tealâ’nın bir kişiyi ulaştırmak istediği en üst seviyede, Allah’ın Zat’ının görülmesi söz konusudur. O basar edenler için önce Allah’a ulaşmayı dilemek söz konusudur. Bu kişi mutlaka Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dilemiştir ve bu dilek onu mutlaka bir soru sormaya ulaştırır. Hacet namazını kılıp Allahû Tealâ’dan mürşidini sorar. Bu kişi gece saat, bu noktadaki saat standartları içinde, gece saat 01.00’den sonra boy abdestini alır, hacet namazını kılar.
Hacet namazı dört rekâtlık bir namazdır.
1. rekâtta Fâtiha’dan sonra 3 tane Âyet-el Kürsî okunur.
2. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur.
3. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur.
4. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur. Sadece 1. rekâtta Fatiha’dan sonra 3 tane Âyet-el Kürsî okunur.
Öyleyse 1. rekâtla, 2, 3 ve 4. rekâtlar; 3’ü birden bir farklılık gösteriyor. İşte bu namazın adı hacet namazıdır. Mutlaka boy abdestini gerektirir. Hacet namazı boy abdesti olmaksızın gerçekleştirilemez ve bu namazın 1. rekâtında mutlaka 3 tane Âyet-el Kürsî okumak gerekir. Peki, ne olur? Kişinin haceti ne ise, talebi neyse boy abdesti alıp gece saat 01.00’den sonra bu namazı acele etmeden, normal bir statüde kılan kişi, Allah ile karşı karşıya olur. Allah ile bir tezekküre girer ve Allah’a dileklerini söyler.
Sevgili kardeşlerim! Burada  (A’râf-201’de) bu seviyede bir insanın Allah ile tezekkür ettiği söyleniyor. Yani o, Allah’a söylüyor, sual ediyor ve Allahû Tealâ’dan gelen cevabı da kalp kulağıyla işitebiliyor. Yeter mi? Hayır, yetmez. Buradaki olay; kalp gözüyle de Allah’ı kişinin gördüğü bir nokta bu. Öyleyse 7 gök katının görülmesi başka şey, Allah’ın Zat’ının görülmesi başka şey.
Allah’ın Zat’ını görmek, kademelerin en üstündeki noktadır. Kim ruhunu, ondan sonra fizik vücudunu, ondan sonra nefsini Allah’a teslim ederse, Allahû Tealâ onlar üzerinde özel bir sonucu oluşturur. Onların günahlarını örter, sonra da sevaba çevirir. Onların başının üzerine kendi ruhlarını da ekler. Onların; o güne kadar daimî zikirde olan bu kişilerin, zikri kendi iradeleriyle yapmaları söz konusudur ama bu noktada artık yaptıkları şey, iradeleri onlardan alınıp da ya küllî irade, ya da İlâhî İrade olarak kumanda etmeye başlayınca yepyeni bir devreye girerler. İlâhî İrade’yi çıkartalım devreden. Çünkü İlâhî İrade sadece resûller ve nebîler içindir. Resûl olan kişi velî resûldür veya nebî resûldür.
İki tür risâlet müessesesi var. Peygamberler, nebî resûllerdir. Son nebî resûl, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir, Peygamber Efendimiz’dir. Allahû Tealâ bunun için diyor ki: “O, içinizden hiçbir erkek çocuğun babası değildir. O Allah’ın resûlüdür ve nebîlerin yani peygamberlerin sonuncusudur.”
33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Biliyorsunuz ki sevgili kardeşlerim, resûller, bütün devirlerde, bütün kavimlerde hep var olacaktır kıyâmete kadar. Şu anda da yeryüzünde ne kadar kavim varsa, o kavimlerin herbirinde şu anda bir resûl yaşıyor ve o resûllerden herhangi birisi öldüğü zaman onun yerine mutlaka aynı kavimden yeni bir resûl, Allahû Tealâ tarafından beas edilir. Hiçbir kavim, insanlık tarihi boyunca hiçbir devrede resûlsüz bırakılmamıştır. Bütün kavimlerde Allah’ın bir resûlü yaşamıştır, şu anda da yaşamaktadır ve gelecekte de kıyâmete kadar devam edecek bir standartta yaşayacaktır.
Sevgili kardeşlerim! Kavim resûlleri velî resûllerdir ama bir nebî resul, aynı zamanda kendi kavminin de resûlüdür. O nebî resûl, kendi kavminin başındaki resûldür ve kim o kavimden mürşidine tâbî olursa, tâbiiyet sırasında mutlaka devrin imamı olan fakat aynı zamanda da o kavmin resûlü olan kişinin ruhu, tâbî olanın başının üzerine gelir ve yerleşir. İşte sevgili kardeşlerim! Kendi kavmi için o kişi; bir nebî olduğunu düşünelim bunun, peygamber olduğunu düşünelim, hem peygamberdir hem de kendi kavminin resûlüdür. Bütün peygamberler; nebîler (nübüvvet; peygamberlik demek), mutlaka aynı zamanda Allah’ın resûlüdür. Üstün olan nübüvvettir. Nübüvvet, peygamberliktir.
İşte bir kişi daimî zikre ulaştıktan sonra Tövbe-i Nasuh’a çağırılır, Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirir. Muhlislerden olur. Sonra da Allahû Tealâ o kişi üzerinde yeni olaylar vücuda getirir. Onun günahlarını örter, sonra sevaba çevirir. Sonra başının üzerine o kişinin kendi ruhunu getirir ve bunu, eğer o kişi peygamberse İlâhî İrade yapar. Mutlaka o, İlâhî İrade’dir. Ama salâh makamına irşada memur ve mezun kılınarak gelen resûl olmayanlar, onlar küllî irade tarafından bu noktaya getirilirler. İkisi arasında fark vardır, üstün olan her zaman nebîlerdir. Adına peygamber dediğimiz kişiler!
Peygamber kelimesi Arapça değildir. Nebî kelimesi Arapçadır, resûl kelimesi Arapçadır ama peygamber kelimesi Farsçadır ve peygamber dediğimiz zaman nebîleri kastediyoruz. Hz. Musa bir peygamberdi. Hz. İsa bir peygamberdi. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) son peygamberdi. Onların hepsinden evvel Hz. İbrâhîm vardı, O da peygamberdi. Hz. Nuh bir peygamberdi. Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamberdi. Öyleyse bu bağlamda müesseseye baktığımız zaman peygamberler hem resûldür hem de peygamberdir. Onlar nübüvvetin sahibi olan, peygamberliğin sahibi olan resullerdir, nebî resûllerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), son nebî resûldür.
Ne diyor Allahû Tealâ? “O, aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir ve o nebîlerin sonuncusudur. Son nebîdir. Peygamberlik onunla hitam bulmuştur, hitama ermiştir, sona ermiştir.”
Bu sebeble Peygamber Efendimiz (S.A.V) için “hatemül enbiya” denir. Hatem, sonu demek; el enbiya; enbiya kelimesi; nebî kelimesinin çoğulu; nebîlerin sonuncusu, peygamberlerin sonuncusu.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır.” Neye dayalı olarak söylüyor bunu? Biliyor ki bir sürü belki binlerce, on binlerce hadiîs uydurulacaktır Peygamber Efendimiz (S.A.V) için. O, Allahû Tealâ tarafından kendisine önceden haber verilen bunu, bu hususu bilerek söylüyor. “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Hadîslerim olacaktır, sözlerim insanlar arasında konuşulacaktır ve tartışılacaktır. Hiçbir sözüm Kur’ân’a aykırı olamaz. Hangi hadîsimi Kur’ân’la ölçerseniz, Kur’ân’da dayanak bulduğunuz takdirde o benim hadîsimdir. Kur’ân’a ters düşen, Kur’ân’a dayalı olmayan, Kur’ân bazında bir köke sahip olmayan hiçbir söz, benim hadîsim olamaz.” diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V).
Sevgili kardeşlerim! Bu, A’râf Suresinin 201. âyet-i kerimesindeki son; “İşte o zaman onlar basar edenlerdir, Allah’ın Zat’ını kalp gözüyle görenlerdir.” diyor Allahû Tealâ. Allah’ın Zat’ını görebilmek, ancak salâh makamının bu kademesinde gerçekleşir. Allahû Tealâ’nın irşad makamına, “İrşada memur ve mezun kılındın.” diye tayin ettiği kişiler, Allah’ın Zat’ını, Allah’ın gösterdiği kişilerdir.
Allah’ın Zat’ını bütün peygamberler mutlaka görmüştür. Allah’ın Zat’ını, Allah’ın resûlleri de görür. Allah, iradesini teslim aldığı kişileri “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşad makamının sahibi kılar. İrşad makamının sahipleri, Allahû Tealâ tarafından ulûl’elbab makamını daimî zikre ulaşarak aşmışlardır. Tövbe-i Nasuh’larını tamamlamışlardır, muhlis olmuşlardır. Sonra da iradelerini de Allahû Tealâ teslim almıştır ve onlara Zat’ını göstermiştir. Kalp gözleri ancak bu aşamada Allah’ı görmeye tahammül edebilir.
Allah’ın Zat’ını görmek, her daimî zikre ulaşan kişinin gerçekleştirebileceği bir şey değildir. Ulûl’elbab makamı buna yeterli değildir. Ulûl’elbab makamından sonra Tövbe-i Nasuh’a davet edilmek de buna yeterli kılmaz kişiyi ama Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirdikten sonra Allahû Tealâ o kişiye özel ihsanlarda bulunacaktır. O kişiyi İlâhî İrade, Allah’ın Zat’ını görebilecek bir hüviyete sokacaktır. İşte Allah’ın Zat’ını gören kişilerin ait oldukları makam, irşad makamıdır. O zaman kişi, irşada memur ve mezun kılınır. Son sır da yok olmuştur, artık sır değildir. O kişiye Allahû Tealâ kalp gözüyle Zat’ını göstermiştir. Kimler bu şerefin sahipleridir? Herşeyden evvel peygamberler bu şerefin sahipleridir. Bundan sonra peygamber olmayan resûller bu şerefin sahipleridir. Sonra irşad makamına “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle getirilen mürşidler, Allah’ın Zat’ını görmek şerefine ererler.
Sevgili kardeşlerim! Burada Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde insanlar kademe kademe bir muhteva taşırlar. Kişi önce Allah’a ulaşmayı diler. Allahû Tealâ onda değişiklikler yaparak gözlerini, kulaklarını, kalbini irşad makamını görür, işitir ve idrak eder hale getirir. Sonra Allahû Tealâ bu kişinin o mürşide tâbî olmasını sağlar. Bu, başlangıç noktasıdır konunun. Kişinin ruhu mürşide tâbiiyet sırasında vücudundan ayrılır. Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuğa çıkar ve 7 tane gök katını diğer ruhlarla beraber aşarak, 7. gök katında 7 tane âleminden geçerek ruh, Allah’ın Zat’ına ulaşır. O kişi Allah’ı görür mü? Hayır, görmez. O kişinin ruhu zaten Allah’ın ruhudur. Allah’ın ruhu Sidretül Münteha’yı aşarak, zikir hücrelerinde zikrini tamamladıktan sonra Sidretül Münteha’ya gelerek, Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın katına çıkar. Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur. Bu olay fenafillâh olmaktır. Bütün insanlara Allahû Tealâ bu kapıyı açmış ve farz kılmış üzerlerine.
Allah’a ulaşmak, bütün insanların üzerine farzdır:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


“İrciî ilâ rabbiki.” diyor Allahû Tealâ. “Rabbine rücû et. Ey ruh! Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


“Fe firrû ilâllâhi.” diyor. “Öyleyse Allah'a firar et.” diyor Allahû Tealâ. Allah’a kaçmak, Allah’a ulaşmak, Allah’ın Zat’ında yok olmak…
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın tüm güzellikleri sizler için. Allahû Tealâ hepinizi çok seviyor. Siz, Allah’ın yolunda olanlarsınız. Kim kalben Allah’a ulaşmayı dilerse bu dilek oluştuğu anda, o kişi Allah’a ulaşmayı dilediği anda cehennemden kurtulmuştur. Bu, ona 1. kat cenneti sağlar. Ama kişi bu noktada kalmaz. Allah ona mürşid sevgisi verecektir. Mürşid arayışı içine girecektir. Hacet namazını kılacaktır, gece saat 01.00’den sonra. 1. rekâtta Fâtiha + 3 tane Âyet-el Kürsî; 2., 3., 4. rekâtlarda Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs okuyacaktır. Bu kişi boy abdesti alarak kılacaktır bu namazı. Allahû Tealâ ona mutlaka mürşidini gösterir. Eğer kalbî talebi varsa, mutlaka Allah’a ruhunu ulaştırmak istiyorsa, Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösterir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Tâbiiyet, yolun köprüsüdür. Tâbiiyetle ancak ruh vücuttan ayrılabilir. Tâbiiyetle ruh, devrin imamının dergâhına ulaşır ve oradan yolculuğa iştirak eder, seyr-i sülûk’a iştirak eder. Hangi tarikata mensup olursa olsun, bütün tarikatların birleştiği yer, devrin imamının dergâhıdır. Orada Allah’a doğru yollar yoktur. Tek bir yol vardır. Devrin imamının dergâhından sadece bir tek kafile çıkar. Başka hiçbir kafile gök katlarını aşamaz, başka kafile yoktur. Kişinin devrin imamını tanıması, ona tâbî olması şart değildir. Kişi Allah’tan sormuştur mürşidini, Allah onun ulaşabileceği yerde bir mürşid göstermiştir. O da, o ulaştığı yerdeki mürşidine tâbî olmuştur. Onda da cereyan vardır. Eğer devrin imamına tâbî olsaydı, onda da aynı cereyan söz konusu olacaktı. Yani bir insanın el alması, mutlaka bir mürşid tarafından olmak mecburiyetinde. Bir asil mürşidler var, bir de vekil mürşidler var. Vekil mürşidler için de geçerlidir tövbe vermek ama ondan sonra mutlaka asil mürşide ulaşarak ona bir defa daha tâbî olmak gerekir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böyle bir imkân yoksa kişinin aslî mürşide ulaşması söz konusu değilse, imkânsızsa o zaman cereyan geçmiştir zaten. Vekil mürşide tâbî olunca aynı işlemleri, o kişinin ruhu mutlaka yaşayıp Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır.
Ne zaman bir insan ruhunu Allah’a ulaştırırsa, o zaman onun fizik vücudu emanet olacaktır. Başlangıçtaki emanetimiz ruhumuz. Bunun için Allahû Tealâ: “Allah emaneti, emanetleri onların ehline, sahibine teslim etmenizi emreder.” diyor.
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


Ruhumuz da bir emanettir. Onun sahibi Allah’tır. O emaneti sahibine ulaştıracağız. Ulaştırdık, o zaman fizik vücudumuz emanet olur. Zikrimizi 18 saati aşıracak bir noktaya ulaştırdığımız takdirde fizik vücudumuz da Allah’a teslim olacaktır. Ulaşması söz konusu değildir, teslim olacaktır. Daha sonra daimî zikre ulaşacağız. Kim daimî zikre ulaşırsa, onun nefsi de Allah’a teslim olur. Geriye sadece iradesi kalır. İradenin teslimi ise bu kişinin önce Tövbe-i Nasuh’unu tamamlamasını icap ettirir. Allahû Tealâ’nın huzurunda Allah, kelime kelime söyleyerek o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet ettikten sonra, Tövbe-i Nasuh’unu tamamlamasını temin eder. Ancak bu noktadan sonra Allahû Tealâ o kişinin iradesini teslim alacaktır. Bir defa daha tekrar edelim. Nebîlerin ve nebî olmayan resûllerin teslimi ile resûl ve nebî olmayan mürşidlerin teslimi aynı şey değildir. Resûlleri ve nebîleri, İlâhî İrade teslim alır. Onun dışındaki herkesin iradesini Allah’a teslim etmeleri söz konusudur. O iradenin teslimi, küllî irade tarafından; yapılır. Sadece nebî ve resûl olanların irade teslimi İlâhî İrade tarafından gerçekleştirilir.
Sevgili kardeşlerim! İşte Allah’ın Zat’ının görülmesi o noktada gerçekleşir; iradenin de Allah’a teslim edildiği noktada. Allahû Tealâ’nın hepinizi çok sevdiğini sakın unutmayın sevgili kardeşlerim. O, hepinizi sever. Sever ve yücelmenizi ister. Siz buna zemin hazırlarsanız eğer, o zaman sizi de bütün bu güzelliklerin sahibi kılar Allahû Tealâ.
Allah’a ulaşmayı henüz dilememiş olanlar! Sizlere sesleniyorum. Ruhunuzu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dileyin. Göreceksiniz ki; siz ruhunuzu Allah’a teslim etmeyeceksiniz. Allah sizin ruhunuzu Kendisi teslim alacak. Size 7 aylık bir süreç içerisinde dünyadaki en büyük zevkleri, mutluluğu, huzuru yaşatacak ve ruhunuzu kendi Zat’ına ulaştırarak teslim alacaktır. Buraya kadar olan bütün kademeler Allahû Tealâ tarafından hibe edilir. Kişinin sadece bir tek dileği yeterlidir: “Yarabbi! Ben ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum.” diye şuradan, kalpten bir talep, Allahû Tealâ’yı derhal harekete geçirir. O kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek âyetlerin sırları konusundaki bu konuşmamızı burada inşaallah tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: TÜRKİYE GENEL KONFERANSI 1. BÖLÜM
TARİHİ: 07.04.2013

Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sevgili kardeşlerim! Her şeyden evvel hepinizi çook ama çok sevdiğimizi belirtmek istiyoruz. Bizler sevgi üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:

“Seviniz, sevdiriniz, nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz!”

Öyleyse sevgili kardeşlerim, hepimiz için Allahû Tealâ’nın indinde hedefler var. İnsanları sevmek. Sevmek, tek başına bir bütündür ve Allahû Tealâ bunun için "Seviniz.” diyor, “Sevdiriniz.” diyor, “Nefret etmeyiniz.” diyor, “Nefret ettirmeyiniz.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın bizden istediği şeye baktığımız zaman, bunun hiç de zor olmadığını görüyoruz. Ne istiyor Allahû Tealâ? Sevmemizi istiyor. Başka insanları birbirine sevdirmemizi istiyor. Nefret etmememizi istiyor.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedefi hep aynıdır. O, insanların mutlu olmasını ister. İşte bu noktada birçok yol var gibi görünürken yollar teke düşüyor. Sadece Allah’ın yolunda hedeflere yürünebilir.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ sevmeyi emrediyor. “Seviniz.” diyor, “Sevdiriniz.” diyor ve nefreti devre dışı bırakıyor, “Nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

Sevgili kardeşlerim! Sözler insanlar tarafından söylenir. Biz de sizlere bir şeyler söyleyenlerden biriyiz. Ama bizimki biraz farklı. Biz sadece Allah’ın bize söylettiğini söyleyebiliriz. Kendimizden bir şey eklememiz söz konusu olmaz.

Sevgili kardeşlerim! İsteriz ki; hepiniz birbirinizi çok sevin. Bu sevgi halesi içinde yaşayın. Sevdiğinizi belli etmekten çekinmeyin. Sevmek, Allah’ın bir ni’metidir. Nefret etmekse şeytanın bir üçkâğıtçılığı.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın istediği şey hepinizin birbirinizi sevmesi. Bu sevgi dizaynı içerisinde dünya farklı bir görüntü oluşturur. Kalbiniz neyi istiyor sevgili kardeşlerim? İşte asıl olan odur. Hepinizin Allah’ı sevmesi, birbirinizi sevmesi Allah’ın temel emridir. Ne kadar çok insanı severseniz ve ne kadar çok insana onları sevdiğinizi ispat ederseniz siz, o kadar çok mutlu olursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. O, sevmenizi istiyor: Sevmek. Bütün insanlar için Allahû Tealâ bir temel umde koymuş. “Başkalarını mutlu ediniz.” diyor. “Nefret etmeyiniz.” diyor. “Nefret ettirmeyiniz.” diyor. “Seviniz” diyor. “Sevdiriniz” diyor.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeye baktığımız zaman bunun gene sevgi olduğunu görüyoruz, sevmek. Eğer severseniz bunun karşılığı sevilmedir, sevilirsiniz. Nefret ederseniz, nefret edilirsiniz. Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey o insanların birbirlerini sevmeleri.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz İslâm dînini yaşıyoruz. İslâm dîni yani teslim dîni, Allah’a teslimiyeti ifade eder:

1- Ruhun teslimi
2- Fizik bedenin teslimi
3- Nefsin teslimi
4- İradenin teslimi

Ruhun, vechin yani fizik vücudun, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi. Teslim, bütün insanlar için bir hedef tayini oluşturuyor. Hepiniz insanları seveceksiniz sevgili kardeşlerim. Onları seveceksiniz ve onlardan nefret etmeyeceksiniz. Onların mutlu olmaları istikametinde çalışacaksınız. Ne olur? Siz kazanırsınız. Kim başka insanları mutlu etmek yolunda bir faaliyetin, bir gayretin sahibiyse o insan mutludur. Bütün insanlar için Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor:

1- Seviniz.
2- Sevdiriniz.
3- Nefret etmeyiniz.
4- Nefret ettirmeyiniz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın sizlerden ne istediğine dikkatle bakın! O, sizlerden birbirinizi sevmenizi ister. Birbirinizi mutlu etmenizi ister. Bütün insanlar için Allahû Tealâ bu hedefe yönelik olarak dizaynı ortaya koymuştur.

Sevgili kardeşlerim! Hepiniz için hedef aynı hedef. İslâm dîni teslim dînidir. Yani ruhunuzu yani fizik bedeninizi yani nefsinizi yani iradenizi Allah’a teslim etmekle vazifelisiniz.

İşte bu statü içinde sevgili kardeşlerim, insanları seveceksiniz. İnsanlar da sizi sevecek. Hepiniz için Allahû Tealâ’nın istediği şeye dikkatle bakıyorum. Mutlu olmanızı istiyor. Birçok insan için mutluluk çok zor bir şeydir. Oysaki Allah’a göre mutluluk herkesin kolayca yakalayabileceği bir hüviyet taşır. Sevgili kardeşlerim! Bunun anahtarı sevmektir. Allah’ın yolunda nefret yoktur. Allah’ın yolunda sevgi vardır. Nefret, şeytanın yolundadır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği statüye baktığımız zaman onun insanlardan sadece mutlu olmalarını istediğini görüyoruz. Nasıl mutlu oluruz? Bu son derece basit bir şey sevgili kardeşlerim. Nasıl mutlu oluruz? Son derece basit. Başkalarını mutlu ederek mutlu oluruz. Etrafımızdaki insanların her birine ulaştırabildiğimiz her güzel davranış, onun hoşuna giden davranış onu mutlu eder. Ve sevgili kardeşlerim, bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeye bakıyoruz, o safhaları ihtiva ediyor:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.
2- Mürşide tabiiyet.
3- Ruhu Allah'a ulaştırmak.
4- Fizik bedeni teslim etmek.
5- Nefsi teslim etmek.
6- Muhlis olmak.
7- İradeyi Allah’a teslim etmek.

Bütün insanlar için kapılar ardına kadar açık. Sevgili kardeşlerim! İnsanlardan sıkılan birilerini gördüğünüz zaman, sıkıntı içinde olan birilerini gördüğünüz zaman onlara deyin ki: “Sıkıntı içinde olmak, başkalarının senin üzerindeki bir tesiri değildir. Senin üzerine aldığın bir yanlışlıktır.”

Evvelâ etrafındaki insanları seveceksin. Onları mutlu etmeye çalışacaksın ve aslî unsur burada devreye girer. Çünkü sen bir kişisin ama etraftaki insanlar diyelim ki 60 kişi, 70 kişi, 80 kişi, 100 kişi, 500 kişi hangisiyse. Ama sevgili kardeşlerim, her bir başlangıç noktasının arkasından mutluluk gelir. Ama kimler için? Allah’ın emirlerine itaat edenler için. Allahû Tealâ diyor ki:

1- Seviniz.
2- Sevdiriniz.
3- Nefret etmeyiniz.
4- Nefret ettirmeyiniz.

İşte böyle bir dizayn içerisinde insanların hedef olarak tayin ettikleri şeye dikkatle baktığımızda görüyoruz ki; Allahû Tealâ bizlerden hedefe yürümemizi istiyor. Yani Allah’a ruhumuzu, Allah’a fizik bedenimizi, Allah’a nefsimizi, Allah’a irademizi teslim etmemizi istiyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! İnsanları mutlu etmek; Allah’ın temel emri budur. Her yerde insanlar var. İlk defa girdiğiniz bir toplulukta insanları göreceksiniz. Onları sevin. Onları sevdiğinizi, onlara davranışlarınızla ispat edin. Ancak ondan sonra sizin için mutluluğu yaşayabilmek söz konusu olabilir.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, herkesin birbirini mutlu etmeye çalışması ve mutlu etmesi. Eğer bunu usül haline getirirseniz, yani siz başkalarını mutlu etmek için harekete geçerseniz şunu göreceksiniz: O insanlardan hangisini ne kadar mutlu edebilirseniz, aynı miktardaki mutluluğu Allahû Tealâ size de yaşatır. Ama siz bir kişisiniz; etrafınızda var 100 kişi belki 200 kişi.

Sevgili kardeşlerim! O zaman Allah’ın ne büyük bir ni’metiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyor muyuz? Allahû Tealâ bizlerden ne istiyor? Mutlu olmamızı istiyor. Nasıl mutlu olabiliriz? En kestirme yolu başkalarını mutlu ederek.

Gerçekten bir insan bir arkadaşını, herhangi birini mutlu ederse kendisi de mutluluğu yaşar mı? Mutlaka yaşar sevgili kardeşlerim. Bu, Allah’ın kanunudur. Kime ne ulaştırırsanız Allah da size aynı güzelliği yaşatır. Ne demek istiyorum? Yani insanlara siz hangi istikamette güzel bir şeyi takdim ediyorsanız, gayretinizle onun mutlu olmasını sağlamak istiyorsanız ve bunun için elinizden geleni yapıyor ve uğraşıyorsanız o kişi bunun farkına mutlaka varacaktır sevgili kardeşlerim, varmaması mümkün değildir.

Netice ne olacak? Netice o kişinin de sizi sevmesi olacak. Severse ne olur? Severse yeni bir dünyaya kapınızı açmış olursunuz. O güne kadar hep “Onlar beni sevsin de ben onları o zaman severim” diyen siz artık öyle düşünmüyorsunuz. Allahû Tealâ’nın bana olan emri “Onlar beni mutlu etsin de ben onu o zaman mutlu ederim.” şeklinde değil “Ben onlar beni mutlu etmeye çalışsalar da çalışmasalar da onları mutlu etmeye çalışan birisi olmalıyım.”

İşte hepinizin hedefi bu olmalı sevgili kardeşlerim! Böyle düşünmelisiniz. Görevim başka insanları mutlu etmek. E ne olur yani? Mutlu etmeye çalışmasanız ne olacak? O da bir hayat, o da bir hayat. O da bir hayat ama ikisi birbirinden çok farklı. Kim başka insanları mutlu etmek istikametinde bir faaliyetin, bir gayretin sahibiyse o kişi mutlaka mutluluğu yaşar. Yaşarsa ne olur? Yaşarsa etrafındaki insanlar da yaşar.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin değil mi? O bizden mutlu olmamızı istiyor. Huzur içinde yaşamamızı istiyor. İnsanları mutlu ederek mutlu olmamızı istiyor. İşte yanlışlığın sona erdiği yer burasıdır. Hep insanlar, “Ben onu neden en güzel şekilde karşılayacak mışım? Neden ben onu mutlu etmeye çalışacak mışım? O beni mutlu etmeye çalışsın da ben o zaman onu mutlu ederim.” diye düşünürler.

İşte şeytanın, insan adı verilen Allah’ın mahlûkuna en büyük açmazı burada başlar. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ ister ki; herkesi sevesiniz. İster ki; herkesi mutlu edesiniz. Önemli mi? Evet. Onlar için mi sizin için mi? İkisi için de. Hem onlar için önemli hem sizin için. Neden? Çünkü siz onu mutlu etmeye çalıştıkça gayretiniz standartları içinde onu mutlu edebilirsiniz. Ama her mutlu ettiğiniz kişi aslında size mutluluk veriyordur. Kime siz mutluluk veriyorsanız o, sizin için Allahû Tealâ’nın büyük bir lütfudur. Bundan büyük haz alırsınız, büyük sevgi duyarsınız.

Sevgili kardeşlerim ! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hepinizden istediği şey acaba neden “Seviniz, sevdiriniz, nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz” tarzında? Çünkü bunu yaptığınız zaman o insanları mutlu ettiğiniz zaman her birine verdiğiniz mutluluk kadarını siz yaşayacağınız için etrafınızdaki insanların sayısı kadar siz mutlu olursunuz. İşte bütün kapılar bütün insanlar için açıktır.

Sevgili kardeşlerim! Ne kaybedersiniz? Bir insanı şu veya bu şekilde mutlu ederseniz. Onun bir konudaki sizden istediği yardımı gerçekleştirirseniz, onun mutlu olmasını temin edebilirseniz sizin için sadece mutluluk vardır.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ bir hedef tayini yapmış; onları mutlu etmek. Sonucu ne? Sonucu kişinin kendi mutluluğu. Neden? Bir kişi o gün konuşmalarıyla, davranışlarıyla 20 kişiyi mutlu etse Allah’ın kanunu; başkalarına ulaştırdığı mutluluğun aynını kişinin kendisinin yaşamasıdır. Öyleyse bu kişi onu mutlaka yaşayacaktır. Böylece etrafındaki birçok insanı mutlu ederek o, kendisi mutlu olacaktır.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey bir hedefe yönelmektir. O hedefi yakalamaktır. Hedefe ulaşmaktır. Bunun başkalarını mutlu edecek bir hedef olması sizin seçim muhtevanızı en üst seviyeye çıkartan bir aslî unsurdur.

Sevgili kardeşlerim! Hepinizin bulunduğu yerde arkadaşlarınız vardır. O arkadaşlarınızla beraber olsanız onlara ispat etseniz ki onları mutlu ettiğiniz zaman asıl siz mutlu oluyorsunuz. Bunu onlara ispat etmeye çalıştıkça başarınızın her seferinde daha çok arttığını göreceksiniz.

İşte Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ istiyor ki; başkalarını mutlu ederek siz de mutlu olun.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar her açıdan birbirleriyle ilişkidedirler. Sevgili kardeşlerim! Buradaki sevmek mastarına dikkat edin. Eğer etrafınızdaki insanları seviyorsanız siz mutlu bir insansınız. Çünkü eğer siz etrafınızdaki insanları seviyorsanız onlar da sizi mutlaka severler.

İşte dünyadaki en büyük yanlışlık insanların bir korkunç düşüncesi: “O beni sevmezse ben de onu sevmem. Ancak o beni severse ancak o zaman ben onu severim.” Bu bütün ipleri etrafınızdaki insanların eline vermeniz demektir. Neden sevgili kardeşlerim öyle yapıyorsunuz?  Biz onu yapmanızı değil, etrafınızdaki insanların hepsini sevmenizi istiyoruz. Onları sevmenizi onlara ispat etmelisiniz.

İşte ne zaman bir insana onu sevdiğinizi birçok olayla ispat edebilirseniz o zaman o, artık sizin sağlam bir dostunuz olur, sağlam bir arkadaşınız olur. Ve size sadece mutluluk verir. O bilir ki size verdiği her mutluluk asıl onun kendi mutluluğudur.

Sevgili kardeşlerim! “Ne kadar köfte o kadar ekmek!” Kime ne kadar mutluluk verebilirseniz Allah da size o kişiye verdiğiniz mutluluğun aynını yaşatır.

Öyleyse bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedeflerinin var olduğunu bilelim. Allah sever. Ve ister ki herkes birbirini sevsin. Şeytan da ister ki; kendisi nasıl insanlardan nefret ediyorsa insanlar da birbirinden nefret etsinler.

Sevgili kardeşlerim! Şeytan sadece insanları mutsuz eden bir varlıktır. Hepiniz mutlu olmak istiyorsanız yapmanız lâzımgelen şey son derece açık ve kolay. Başkalarını mutlu edin. Başka insanlara ne kadar mutluluk verebilirseniz o mutluluğun aynını siz de yaşarsınız ve bu giderek artar. Bize bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedefi açık ve kesindir sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ bütün insanlardan onların mutlu olmalarını ister. Emirleri o istikamettedir. Allah’ın emirleri hangi istikamette olursa olsun, hep insanları mutlu edecek özellikler taşır. Şeytansa insanları devamlı olarak negatif istikamette etkileyerek o insanların birbirini üzmesine sebebiyet verir.

Bir tarafta üzüntü varsa sonuç başkalarını üzecek şekilde oluşuyorsa o kişi, Allah yolunda olan birisi değildir. Allah yolunda olanlar Allah’ın dostlarıdır. Allah’ın dostları insanların da dostlarıdır. Hedefleri başka insanları mutlu etmektir ve her birine verdikleri mutluluğun bedelini kendileri de yaşarlar.

Öyleyse kim başkalarını mutlu etmek için harekete geçmişse bunu gerçekleştirmek üzere bir aktif faaliyetin sahibiyse sevgili kardeşlerim, bu kişi Allah’ın yolunda olan birisidir. Ve bir görev edinmiştir kendisine; başka insanları mutlu etmek suretiyle kendisinin mutlu olması.

Düşünün sevgili kardeşlerim, siz bir kişisiniz, etrafınızda var 100 kişi. Bu 100 kişinin her birine A kadar mutluluk verseniz siz 100 A kadar mutlu olmak imkânının sahibi olursunuz. Bu kadar kolay, bu kadar mutluluk elinizde.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için hepiniz aynı dizaynın içindesiniz. Allahû Tealâ hepinizden mutlu olmanızı ister. Huzur içinde bir dünya hayatı yaşamanızı ister. İşte yapmanız lâzımgelen budur sevgili kardeşlerimiz. İnsanları mutlu ederek mutlu olmak. Ne kaybedersiniz sevgili kardeşlerim? Etrafımızdaki insanlar sizden aldıkları bu güzel davranış biçimlerinin arkasında sevgiye dayalı olduklarını görerek sizi seveceklerdir. Ve bu sevgi, onlarla sizin aranızdaki ilgiyi genişletecek ve birbirinizi daha çok seveceksiniz.

İşte sevgili kardeşlerim! Sevmek, sevmek, sevmek; daha çok, daha çok, daha çok mutlu olmak ve mutlu etmektir. Biliniz ki; kime ne kadar mutluluk verebilirseniz Allahû Tealâ da size o kadar mutluluğu yaşatır. Yani bir insan birisine A kadar mutluluk vermişse, bir başkasına B kadar mutluluk vermişse, bir başkasına C kadar mutluluk vermişse, bir başkasına D kadar mutluluk vermişse bu kişi, A+B+C+D kadar mutluluğu kendisi yaşar. Bu kadar kolay, bu kadar basit sevgili kardeşlerim. Çünkü Allahû Tealâ istiyor ki; herkes birbirini mutlu etsin. Herkes birbirini mutlu etsin de herkes mutlu olsun. İşte sevmek, bu standardın bir göstergesidir.

Sevgili kardeşlerim! Bir düşünelim ne kaybederiz? Etrafımızdaki insanlara güzel davranırsak, etrafımızdaki insanları mutlu edecek standartlarda davranırsak, her davranışımız onlara mutluluk verirse bir şeyler kaybeder miyiz sevgili kardeşlerim? Hayır, kaybetmeyiz, kazanırız. Geçen zaman parçası içerisinde biz etrafımızdaki insanları mutlu etmeye çalışmışız ve başarmışız da öyleyse Allahû Tealâ’nın emri yerine gelmiş. Eğer bütün insanlar öyle olsa başkalarını mutlu ederek mutlu etmek imkânını yakalasalar, hepsi başkalarını mutlu ederek kendileri mutlu olacaklardır. Bu ise garantili bir yoldur. Bütün insanlar için Allahû Tealâ güzel neticeler devreye koyar.

Allahû Tealâ sevgili kardeşlerim, herkesin mutlu olmasını ister. O ister ki insanlar mutlu olsunlar, huzur içerisinde yaşasınlar. İnsanlar etrafındaki insanlara mutluluk verdikçe ne kadar büyük mutluluklar yaşayabileceğini kendileri idrak etsinler ve her geçen gün etrafındaki insanlara verdikleri mutluluk artarak kendi mutlulukları giderek büyüyecektir. “Ne kadar köfte o kadar ekmek.” Birinin etrafında 10 kişi var. 10 kişinin her birine A kadar mutluluk vermiş bu zat. Bu kişinin kendisi 10 A kadar mutlu olur. Yani her birine verdiği mutluluğun 10 katını yaşar. Ve de etrafındaki insanlar, hepsine verdiği mutluluğun tamamını yaşar.

Sevgili kardeşlerim! Mutlu olmak bu kadar kolayken bu kadar basitken nasıl oluyor da insanlar genel olarak mutsuz? Çünkü tasavvuftan ayrılmışlar. Tasavvuf başkalarına mutluluk ulaştırma sanatıdır. Tasavvuf, Allah’ı mutluluğa ortak etmektir.

Sevgili kardeşlerim! İnsanları sevmezseniz tasavvufu yaşayamazsınız. İnsanları mutlu etmeye uğraşmazsanız tasavvufu yaşayamazsınız. Yaşayamazsanız mutlu olamazsınız. Ama kim buna gayret ederse, etrafındaki insanları mutlu etmek onun şiarı olursa, hedefi olursa bütün gücüyle etrafındaki insanların her birini mutlu etmek konusunda kişi bir faaliyetin sahibiyse bunun için çalışıyorsa, bunun için yaşıyorsa ve her fırsatta bunu ispat ediyorsa… Sevgili kardeşlerim! Bu hedeflere ulaşabilmek için insanları sevmeyi öğrenmek mecburiyetindesiniz. Sevmezseniz onları mutlu edemezsiniz. Onları mutlu edemezseniz siz de mutlu olamazsınız.

Sevgili kardeşlerim! Kime ne kadar mutluluk verebilirseniz aynı mutluluğu Allahû Tealâ size de yaşatır. “Ben kimseye mutluluk vermek istemiyorum, mutluluk da istemiyorum. Ben öyle kendime göre bir yaşantı devam ettireceğim” diye mi düşünüyorsunuz? Böyle düşünenler varsa Allahû Tealâ’nın kendisine verdiği imkânı bu kişi sokağa atıyor demektir. Çünkü Allahû Tealâ: “Kime ne kadar mutluluk verirseniz aynı miktardaki mutluluğu ben size yaşatırım.” diyor.

Biz bir kişiyiz sevgili kardeşlerim. Etrafımızda 10 kişi varsa, 20 kişi varsa, daha fazla insan varsa onların her birine verdiğimiz mutluluğun aynını bizim de yaşama imkânımız olduğuna göre başka insanlar itibarıyla 20 kişinin yaşadığı mutluluğun aynını, hepsini siz de yaşabilirsiniz. 30 kişinin yaşadığı mutluluğu siz de yaşabilirsiniz.

Allahû Tealâ ne kadar güzel kanunlar koymuş öyle değil mi sevgili kardeşlerim? İnsanları seviyor ve onların ruhlarını, fizik bedenlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim etmelerini istiyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, onların mutlu olmasıdır. İnsanlar davranış biçimleriyle başkalarını üzerler, sonra da kendileri onlara ne kadar huzursuzluk verdiyse o kadar sıkıntıyı yaşar. Hâlbuki öyle yapacak yerde, o karşısındaki kişiyi sıkıntıya sokacak yerde onu sevseydi, onu mutlu etmeye çalışsaydı mutlaka Allahû Tealâ ona diğer kişiyi mutlu etmek için imkânlar verecekti. Ve ne kadar mutluluk verirse o kadar mutluluğu kendisi yaşayacaktı.

Sevgili kardeşlerim! Bu daha bir kişi. Etrafında bir kişi değil de 10 kişi varsa, her birine bu kardeşimiz büyük bir gayretle gidip onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyorsa eninde sonunda onları mutlu edecektir. Hangi ölçüde mutlu ettiyse o mutluluğu kendisi de yaşayacaktır.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. İstiyor ki; “Mutlu olalım, mutlu edelim. Mutlu edelim mutlu olalım.” Her halükârda biz insanların mutlu olması, insanlar başka insanların yardımına her zaman muhtaç oldukları için bir beraberlik otomatik olarak gerçekleşir. İnsan giyinmek mecburiyetindedir. Elbise alacaktır üzerine, gömlek alacaktır. İnsan karnını doyurmak mecburiyetindedir. Mecburiyet sebebiyle yemeklik alacaktır, yemek alacaktır, evinde yemek yapacaktır veya yaptıracaktır. Herkes kendi standartları içinde bir mutluluğu bütünüyle yaşayacaktır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. Allahû Tealâ istiyor ki; o kişi mutlu olsun. Bunun için yaratmış. İşte insanlar farkına bile varmadan başkalarına kötü davranırlar; arkasından onlar da ona kötü davrandıkları için o kişi mutluluğu asla yakalayamaz. Ve bu kişiye sorarsanız eğer, hep başkaları kabahatlidir, başkaları onu rahatsız etmektedir ve bu yüzden huzursuzdur.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar köfte o kadar ekmek. Kim etrafındaki insanların hangisine olursa olsun, ne kadar mutluluk verirse her birine o mutlulukların toplamı kadar mutluluğu kendisi yaşayacaktır. Bu hiç değişmeyen, Allah’ın kanunudur. Onun için Allahû Tealâ insanların birbirini sevmesini istiyor ki taraflardan biri harekete geçsin, karşısındakini sevsin, onu mutlu etsin, arkasından da mutlu ettiği kişi kendisini mutlu etsin.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, açık ve kesindir. O sadece insanların mutlu olmasını ister.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın istediği şey buysa yapmamız lâzımgelen de o olmalıdır. Tek bir hedef. Etrafımızdaki insanları mutlu etmek. Ne diyor atalarımız: “İyilik yap denize at balık bilmezse Hâlık bilir.”

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar mutlu olmak isterler ama çok büyük bir kısmı mutlu değildir. Çünkü şeytan mutlaka devreye girmektedir ve insanları mutlu olacakları temel hedeflerden saptırmaktadır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ mutluluğu daima hedef kılar. Ve bütün insanlar için aslında böyle bir imkân her zaman vardır. Yani başka insanları mutlu etmek. İşte Allah’ın kanunu odur ki; kime ne kadar mutluluk verirseniz Allah da size o kadar mutluluk verir. Onlara verdiğiniz mutluluğun her birine verdiğiniz mutluluğun toplamı kadar.

Sevgili kardeşlerim! Mutluluğu yaşamak. Bütün insanlar için kapılar ardına kadar açık. Hep insanlar kendilerine has hataları yaparlar sonra da başkalarını hatalı bulurlar.

Sevgili kardeşlerim! Siz siz olun başka insanları hatalı çıkarmak için, suçlu çıkarmak için sakın harekete geçmeyin, sakın böyle bir aldanışın sahibi olmayın. Göreviniz başka insanları mutlu etmektir. Herhangi bir kişiye ne kadar mutluluk verebilirseniz Allah size de aynı mutluluğu yaşatır. Her hangi bir şeye herhangi bir kişiye ne kadar mutsuzluk sizden ulaşırsa o kadar huzursuz ve mutsuz olursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın kanunları hep yürüyecektir kıyâmete kadar. Onun için hepiniz güzeli seçmelisiniz, doğruyu seçmelisiniz. Nedir doğru ve güzel? Başka insanları mutlu etmek. Huzur içinde onları yaşatmak, onlara huzur verdiğiniz için sizin de huzuru yaşamanız.

Sevgili kardeşlerim! “İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur.” diyor atalarımız. Arkasında ne var? O kişinin gayreti. O kişi gayret ediyor, öğrenmiş. Neyi öğrenmiş? “Başkalarına ne kadar mutluluk verebilirse aynı mutluluğu kendisi de yaşayacak.” onu öğrenmiş. Ve gerçekleştiriyor. Gerçekleştirdikçe her güzel davranışın arkasından bir mutluluk ulaşıyor bu kardeşimize.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar var, bu mutluluğu bir taraftan yaşarlarken bir taraftan da başka insanları rahatsız ediyorlar. İşte bu yanlışlığın başlangıç noktası sevgili kardeşlerim. İçinizden hiçbiriniz davranış biçimlerinizi başka insanların üzüleceği bir merciye sakın taşımayın. Bu kapı herkese açıktır ama mutluluğa götürmez, mutsuzluğa götürür. Kime hangi ölçüde negatif davranışlarda bulunursanız, bir başka ifadeyle kimleri hangi ölçüde üzerseniz Allah da sizi üzer, aynı sıkıntıyı size de yaşatır. Ve pişman olursunuz yaptığınızdan.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ istiyor; insanların mutlu olmasını istiyor. Ama şeytan da boş durmuyor, o da istiyor. Ne istiyor? Herkesin birbirini kırmasını, dökmesini, birbirine en kötü davranışlarda bulunmasını, başkalarını mutsuz etmesini ve arkasından da mutsuzluğu bizzat kendisinin yaşamasını.

Öyleyse sevgili kardeşlerim bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeyi hiç unutmayacasınız. O, Allahû Tealâ bütün insanlardan mutlu olmalarını istiyor.

Sevgili kardeşlerimiz! Allah hepinizden razı olsun. Kardeşlerimizin sualleri varsa onu gerçekleştirelim inşallah.

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: Zikir
TARİHİ: 25.08.2012

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı, gene Allah’tan bahsetmek üzere, gene mutlu olmak üzere inşaallah.

Allahû Tealâ muhakkak ki, Allah’ı sevenleri sever. Hepiniz Allah’ın sevgisini üzerinizde toplayanlarsınız.

Sevgili kardeşlerim! Allah yolunda yaptığınız her çalışma bir fedakârlıktır. Hepiniz için Allah’ın yolu hedefe götüren, mutluluğa götüren bir özellik taşır. Ne istiyor Allahû Tealâ bizden?

• Allah'a ulaşmayı dilememizi,
• Mürşidimize tâbî olmamızı,
• Ruhumuzu Allah’a teslim etmemizi,
• Fizik bedenimizi teslim etmemizi,
• Nefsimizi teslim etmemizi,
• İrademizi Allah’a teslim etmemizi…

Ve bunların her birini yapmaya devam ettiğimiz sürece daha çok, daha çok, daha çok mutlu olmamızı Allahû Tealâ bizlere garanti ediyor. Kimin zikri ne kadar artarsa, günlük zikir seviyesi ne kadar daha büyük bir alanı kaplarsa, o kişi o kadar daha çok mutlu olur.

Allahû Tealâ acaba neden zikri de çok zikri de daimî zikri de farz kılmış? Farz kılmasının arkasında mutluluk, daha çok mutluluk ve en çok mutluluk var. Bir insan ruhunu, fizik bedenini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ettiği zaman dünyadaki en mutlu insanlardan biri olur. Onun için dînimize Allahû Tealâ “İslâm dîni” yani “teslim dîni” demiş. İslâm dîni teslim dîni demek. İslâm kelimesi, “teslim olan” demek.

Hepimiz Allahû Tealâ’ya teslim olmakla vazifeliyiz. Onun için dînimize Allahû Tealâ İslâm dîni diyor. Yani “teslim dîni” diyor.

• Kime teslim? Allah’a teslim.
• Neyimizi teslim? Önce ruhumuzu, sonra fizik bedenimizi, sonra nefsimizi, en sonra da irademizi Allah’a teslim etmek…

Zikirle bu teslimler arasında çok açık ve kesin bir ilişki var. Zikirlerin en güzeli daimî zikirdir. Bir insan zikirle uyursa, uyandığı zaman da hâlâ zikretmekte olduğunu her seferinde görüyorsa o, gece uykuda da Allahû Tealâ’yı zikretmeye devam eden biridir. İşte bunların sahiplerine Allahû Tealâ daimî zikrin sahipleri diyor. Kim daimî zikrin sahibi olmak istiyorsa bilsin ki; o, Allah’a müracaat ettiği zaman oradan her zaman yardım gelecektir. Daimî zikre ulaşmak herkesin harcı değildir. Daimî zikre ulaşmak bir anda gerçekleşebilecek bir olay da değildir. Büyük gayretler ister. Ama bu gayretleri yapabilen insanlar hamd olsun ki var.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Allah için yaşamanın neticesi, ne kadar Allah için yaşarsa o kadar kişinin mutlu olmasını sağladığı cihetle, kişinin mutluluğuyla birinci derecede alâkalı bir konudur. Allahû Tealâ sevgili kardeşlerim, hepinizi seviyor. Hepinizin cennete girmesini açık ve kesin bir şekilde talep ediyor Allahû Tealâ. Öyleyse bütün insanlar için sevgili kardeşlerim, sevmek ve Allahû Tealâ’dan dilemek hem vazifedir hem de taleptir. Dînimiz İslâm dîni yani teslim dîni.

• Yani ruhumuzu,
• Yani fizik bedenimizi,
• Yani nefsimizi,
• Yani irademizi; bunların hepsi söylediğim standart içinde, sıra içinde giderek daha çok zikri gerektirir.

Ve daimî zikre ulaştıktan sonra artık bunun daha çoğu söz konusu değildir. Bütün insanlar için Allahû Tealâ sadece ve sadece onların mutluluğunu ister.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz için Allahû Tealâ bir kapı açar. Kim Allah’a teslim olmayı dilerse, Allah onu Kendisine teslim alır. Burada çok önemli bir ifade kullanıyor Allahû Tealâ:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Kim Bana ulaşmayı dilerse ben onu Kendime ulaştırırım.” diyor.

Allahû Tealâ’nın onu Kendisine ulaştırması, onun ruhunu Kendisine ulaştırmasıdır. 7-8 aylık bir devre içinde bu konu tamamlanır ve bu kişi ermiş evliya olur. Yani velilerden, evliyadan ermiş olan birisi, ruhunu Allah’a ulaştırmış, ruhu Allah’a ermiş bir insan...

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ bütün kapıları ardına kadar açmış. “Gelin!” diyor. “Gelin hepinizi kurtarayım. Benim cennetim var!” diyor. “Benimle ilişki kurmayanların gideceği yer cehennemdir.” diyor. “Ama sizler” diyor, “benimle ilişkisi olanlarsınız. Benim için zikredenlersiniz ve zikrinizi arttırdıkça mutluluğunuzun da arttığını yaşayanlarsınız.”

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar hep bir şeyler yaparlar. Çoğu zaman da yaptıkları, onlara bir şey kazandırmaz fizik standartların dışında, manevi açıdan. Ama Allahû Tealâ Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de:

• Zikri de
• Günün yarısından daha fazla zikri de yani çok zikri de
• Daimî zikri de farz kılmıştır.

Öyleyse üç tane kitaplı dîn görüyoruz. Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in Allahû Tealâ tarafından kendilerine indirilen kitapları sırasıyla Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim. Tevrat Hz. Musa’ya, İncil Hz. İsa’ya ve Kur’ân-ı Kerim Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e indirilmiş. Üç kitabı da derinlemesine incelediğiniz zaman 7 safha ve 4 tane teslimi görüyorsunuz:

• Allah'a ulaşmayı dilemek
• Mürşide ulaşmak, tâbiiyet
• Ruhun Allah’a teslimi
• Fizik bedenin teslimi
• Nefsin teslimi
• Muhlis olmak ve
• İradeyi Allah’a teslim etmek; işte 7 tane safha…

• Ruhun,
• Vechin,
• Nefsin ve
• İradenin Allah’a teslimi; 4 tane de teslim...

Önemli mi? Kim mutlu olmak istiyorsa denesin. Ne kadar mutlu olacağını görecektir ve bu onu başka insanları da o hedefe yöneltmek istikametinde harekete geçirecektir. Kendisi bunu denemişse, teslimlerini gerçekleştirdikçe mutluluğunun ne kadar üst boyutlara çıkabildiğini yaşadıkça sevdiklerini de bu istikamette pırıl pırıl olmaya davet eder. Etrafındaki insanlar da bunu kabul ettikçe onların da mutluluğu her geçen gün artacaktır, artacaktır, artacaktır ve arttıkça onların da her birinin etrafındaki insanlar neden böyle olduğunu incelemek mecburiyetini hissedeceklerdir ve arkasında yatan müessesenin zikir olduğunu göreceklerdir. Zikir Allah’ın isminin “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah” diye tekrar edilmesidir. Buna zikrullah diyoruz. Allah’ı zikretmek diyoruz. Allah’ın adını zikretmek diyoruz. En kıymetli zikir bu zikirdir.

Sevgili kardeşlerim! Ne olur zikredersek? Zikredersek, zikir nefsimizin kalbine Allah’ın katından nurları davet eder ve kalbimize o nurların yerleşmesini temin eder. Artan zikir bütün insanları hedefe yönlendirir. Bu artan zikir o kişinin nefsinin kalbindeki afetlerin azalmasını, azalmasını, azalmasını ve daimî zikirle tamamen yok edilmesini sağlar. Daimî zikir insanın kalbine nurları yerleştirir ve o nefsin kalbinin tamamen nurlarla dolmasını temin eder. Daimî zikir kesintisiz bir zikirdir. Kişinin uyurken zikirle uyumasını ve uyandığı anda da zikretmenin devam etmesini sağlayan en kıymetli zikirdir. Bütün insanlar için:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


Allahû Tealâ; “Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrediniz.” diyor.

İnsan ya ayaktadır ya oturuyordur ya da yatıyordur. Üç tane faktörden birisiyle şu anda meşguldür. O standarttadır, o durumdadır. Şu anda bu sözümü dinleyen herkes kendisine baktığı zaman onlardan bir tanesiyle birlikte olduğunu görecektir. Ya ayaktadır ya oturuyordur ya da yatıyordur. Ama Allahû Tealâ; “Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.” dediği cihetle bu bir emirdir ve Allahû Tealâ:

1. Zikri emrediyor.
2. Çok zikri de emrediyor.
3. Daimî zikri de emrediyor.

İşte insanın safhalarına baktığımız zaman:

• Allah'a ulaşmayı dilemek: Bir insan Allah'a ulaşmayı dileyip de ölse 1. kat cennetin sahibi olarak ölür.
• Sonra mürşide tâbiiyet 2. kat cenneti ifade eder.
• Ruhun Allah’a ulaşması ve teslimi 3. kat cenneti ifade eder.  
• Fizik bedenin teslimi 4. kat cenneti temsil eder.
• Nefsin teslimi 5. kat cenneti,
• Muhlis olmak 6. kat cenneti,
• İradeyi Allah’a teslim etmek 7. kat cenneti temsil eder ve cennetler burada tamamlanır.

7 kat cennet söz konusu ve 7 kat cennetin her birisi Allah’ın bir davranış biçimi dizilerinden bir tanesiyle kazanılır. En güzeli daimî zikrin sahibi olup 7. kat cennet de ulaşabilmek.

Sevgili kardeşlerim! İnsanın mutlululuğu başkalarıyla da birinci derecede önemle mümkündür. Bütün insanlar için, eğer biz o insanlara en güzel davranışlarda bulunuyorsak, onlar da bize güzel davranışlarla cevap verecektir. Allahû Tealâ zikri de günün yarısından daha fazla zikri de daimî zikri de farz kıldığı cihetle, bir insanın yola çıktıktan sonra bunların hepsine doğru yaklaşmasını emrettiğini bize ifade etmiş oluyor. Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın dizaynı budur. İster ki; herkes mutlu olsun, daha çok mutlu olsun, daha çok mutlu olsun.

Ama Allah’sız bir mutluluk hiç kimseye nasip olmaz. Kişi zikretmiyorsa, nefsinin kalbinde manevi temizliğin oluşması yani afetlerin kapı dışarı atılması, yerine hasletlerin gelmesi, oraları işgal etmesi mümkün değildir. Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesindir. O herkesin mutlu olmasını ister ve bütün insanlar Allah yolunda ne kadar gayret ediyorlarsa o kadar mutluluğun sahibi olurlar. Ne kadar ekmek, o kadar köfte! Öyleyse bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedeflerine baktığımız zaman, demin saydığımız 7 tane safhayı görüyoruz. Bu safha 4 tane teslim içeriyor: Ruhun, vechin yani fizik vücudun, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de dördünü de farz kılıyor. Ruhumuzu Allah’a teslim ediyoruz, sonra fizik bedenimizi, sonra nefsimizi, en sonra da irademizi.

Sevgili kardeşlerim! Günlük zikir seviyemiz bizi buralara taşır. Nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim edebilmemiz ancak daimî zikirle mümkündür. Yani bir insan gözünü kapar, uyur. Ama uyurken de iç dünyası zikre devam eder. Uyandığı anda kişi kendisine bakarsa hâlâ zikretmekte olduğunu tespit edecektir. İşte bu onun daimî zikirde olduğunu gösteren en büyük işaretidir. Bütün insanlar için Allahû Tealâ bunları emretmiş. Allah'a ulaşmayı dilemek, mürşidimize tâbî olmak, ruhumuzu Allah’a teslim etmek, fizik bedenimizi teslim etmek, nefsimizi teslim etmek, muhlis olmak ve iradeyi Allah’a teslim etmek 7 tane safhadır. Bu 7 safhanın her birisi bizi Allah’a daha yakın, daha yakın, daha yakın kılar. Dünyadaki en mutlu insanlar ruhlarını da vechlerini de yani fizik vücutlarını da nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim edenlerdir. Elbette Allah’ın iradesidir ki; bizi en güzele ulaştıracaktır.

Bir olayla karşı karşıyayız sevgili kardeşlerim! Günlük zikir seviyesiyle mutluluk paralel bir dizaynı ifade eder. Dünyadaki en mutlu insanlar daimî zikrin sahipleridir. Çünkü onların nefslerindeki bütün afetler yok olmuştur. Onlara yanlışlıklar yaptıracak olan ve bu yanlışlıkların neticesinde onların üzülmelerini vücuda getirecek şeytanın talepleri, daimî zikre ulaşmış bir kişi için asla geçerli olamaz. Onlar şeytanın bu istikametteki taleplerinin hiç birisini gerçekleştirmezler.

Öyleyse insanın manevi tekâmülüne baktığımız zaman Allah'a ulaşmayı dilemeyi görüyoruz. Mürşide tâbiiyeti görüyoruz. Ruhun Allah’a ulaşmasını görüyoruz. Fizik bedenin teslimini görüyoruz. Nefsin teslimini görüyoruz. Muhlis olmayı görüyoruz. İradeyi Allah’a teslim etmeyi görüyoruz. Bu 7 safha sadece Kur’ân-ı Kerim’de değil Tevrat’ta da İncil’de de mevcut sevgili kardeşlerim! Unutmayalım Hz. Musa da bir peygamberdir, Hz. İsa da bir peygamberdir, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) de bir peygamberdir. “Onlar gevur, onların peygamberi bizi alâkadar etmez.” diyenler büyük bir yanlışlığa düşerler. Peygamberlere hepimiz saygı duymak mecburiyetindeyiz. Allah’ın peygamberidir Hz. Musa da Hz. İsa da. Bizim için en kıymetli olan elbette Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir; bizim İslâm âleminin peygamberidir.

Sevgili kardeşlerim! Ama bir hristiyanla konuştuğunuz zaman, o kendi peygamberinin kendisine göre en kıymetli olduğunu söyleyecektir. Bir museviyle konuştuğunuz zaman, o da kendi peygamberinin kendisi için en kıymetli olduğunu söyleyecektir. Bunları söylemekte de hepsi haklıdırlar. Çünkü o dînin mensuplarıdır. O dîni öğrenmişlerdir. Ama onları “Neden musevidir, neden hristiyandır?” diye küçültmeye hakkımız yok. Neye dayalı olarak söylüyoruz bunu? Hz. Musa’nın da Hz. İsa’nın da birer peygamber olduğunu Kur’ân-ı Kerim de yazıyor, İncil de yazıyor, Tevrat da yazıyor. Öyleyse sevgili kardeşlerim! Bize düşen insanları küçültmek değildir. İnsanları onların da peygamberleri olduğu cihetle sevmektir.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ sadece bir tek şey ister: İnsan adı verilen bu mahlûkunun mutlu olması… Bu mutluluk bütün insanlar için açık bir kapıdan geçer. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse bu onun kapıdan içeri girdiğini gösterir. Bu 1. kat cennetin sahibi olmaktır. Ama böyle olan bir insan, Allah'a ulaşmayı dileyip de 1. kat cennetin sahibi olan insan mutlaka mürşid ihtiyacı duyar ve İslâm’da hacet namazını kılıp mürşidini mutlaka Allah’tan sorar. Allahû Tealâ’nın o kişiye Allah'a ulaşmayı dilemişse, ona mürşidini göstermemesi mümkün değildir. Birkaç defa bu hedef gerçekleşirse görecektir ki; mutlaka Allahû Tealâ o kişiye mürşidini gösterir. Çözüm o mürşide ulaşıp tövbesini o kişinin tamamlamasıdır. Tamamlayınca ne olur? Mürşidine ulaşıp da el öpüp, tövbe ederse ne olur? Tövbe ettiği anda, el öptüğü anda ruhu vücudunu terk edip Allah’a doğru yola çıkan kafileye katılır ve kişi ruhunu 7 tane katı aşarak, 7. katta 7 tane âlemden geçerek, sonra da dikey bir yolculukla Sidretül Münteha’ya çıkarak, oradan da Allah’ın Zatı’na ulaşarak Allah’ın Zatı’na geri dönmesini sağlar. Ne olmuştur? Allah o kişi doğunca ona ruh vermiştir ve o ruhu geri istediğini de Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de açık bir şekilde belirtmiştir.

Öyleyse üç kitaplı dînde de üç tane peygamber vardır. Hz. Musa da peygamberdir, Hz. İsa da peygamberdir, Hz. Muhammed Mustafa da peygamberdir. Yaşadıkları zamana göre konuştuk. Önce Hz. Musa görev almış, o doğmuş, o yaşamış, o rahmetli olmuş. Aradan geçmiş bir süre, sonra Hz. İsa, ondan sonra da gen bir süre geçmiş, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz görev almış. Hepsi Allah’ın peygamberdir.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz bir görevle görevliyiz. Bu görev başkalarını mutlu etmektir. Bunu hangi ölçüde başarırsak, o ölçüde de biz mutlu oluruz. Bir insan, başka bir insana ne kadar mutluluk verirse aynı mutluluğu mutlaka kendisi de yaşar.

Sevgili kardeşlerim! Sevmek konunun merkezini teşkil eder. Allahû Tealâ’nın bu konuda söylediklerine gelin beraber bakalım. Ne diyor?

1. Seviniz!
2. Sevdiriniz!
3. Nefret etmeyiniz!
4. Nefret ettirmeyiniz!

Öyleyse Allahû Tealâ’nın istediği şey ne? Bütün insanlar arasında bir uyum hali, bir mutluluğu yaratacak olan aslî unsur herkes için geçerli sevgili kardeşlerimiz! Öyleyse insanlar yapmaları lâzımgelen şeyi en güzel şekilde yapmalılar. Bu istikamette görevimiz tek bir görev: Başka insanları, etrafımızda kim varsa onları mutlu etmek. İnsanlar bu gerçeği tam olarak bilseler yani başkalarına ne kadar mutluluk verirlerse aynı miktardaki mutluluğu Allah’ın kendilerine de vereceğini bir bilseler… Kendileri bir kişi, etraflarında 20-30 kişi varsa, hepsine mutluluk vermeye çalışmak suretiyle onlara verdiği kadarını kendisinin yaşaması her zaman mümkündür.

Sevgili kardeşlerim! Onun için Allahû Tealâ Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de “Seviniz!” diyor. Bunu koymuş. “Sevdiriniz!” diyor. “Nefret etmeyiniz!” diyor. “Nefret ettirmeyiniz!” diyor. İşte bunları bir araya toparladığımız zaman gördüğümüz o ki; sevgili kardeşlerim,  Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin olarak bizim mutluluğumuzdur. Bu, zikirleri yapan kimse o zikri yapacak olan kişinin mutluluğudur. Eğer biz etrafımızdaki insanlara da bunu aşılayabilirsek: İslâm, İslâm’ın 5 şartından ibaret değildir. Kur’ân-ı Kerim bir 7’li sisteme dayalı olarak gerçekleşir. Açıklaması bu istikamettedir. Evet, Allah'a ulaşmayı dilemek, mürşide tâbiiyet, ruhun Allah’a ulaşması, fizik bedenin teslimi, nefsin teslimi birer güzelliktir. Ama muhlis olmak ve iradeyi Allah’a teslim etmek de bunun neticesidir.

Teslimlerin İslâm’ın 5 şartıyla tamamlanması mümkün olmuyor. Namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de farzdır. İslam’ın 5 tane şartı ama dînimizin adı İslâm dîni yani “teslim dîni”. Ne namaz kılmakta, ne zekât vermekte, ne oruç tutmakta, ne hacca gitmekte, ne de kelime-i şahadet getirmekte bir teslimiyet görünmüyor. Ancak ruhumuzu, fizik bedenimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim edersek bunlar teslimlerdir ve İslâm dîni, teslim dînidir.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın hedef gösterdiği şeylere dikkatle bakalım sevgili kardeşlerim! Hepimiz için Allahû Tealâ’nın istediği şey Allah’a teslim olmaktır. Buradan hepinize hitap ediyoruz. Şu anda birçok yerden dinleniyoruz hamd olsun.

Sevgili kardeşlerim! Teslim olun ve başka insanlara da İslâm’ın 5 şartıyla İslâm’ın asla yaşanamayacağını, bunun şeytanın korkunç bir tuzağı olduğunu insanlara anlatmalısınız. Sevgili kardeşlerim! Dînimizin adının İslâm dîni olduğunu, teslim dîni olduğunu herkese açıklamalısınız ve “Sen İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiriyorsun. Allah senden razı olsun. Çok güzel. Namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de hepsi gerçekten farzdır. Sen de bu 5 tane faktörü yerine getiriyorsun. Farzları gerçekleştiriyorsun. Allah kolaylık versin. Ama sen hangi dîne mensupsun? İslâm dîninin mensubusun öyle değil mi? İslâm dîni teslim dîni değil mi? Sen bu namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle, kelime-i şahadet getirmekle Allah’a neyini teslim ettin?”

Hiç kimse bu suale; “Ruhumu teslim ettim, fizik bedenimi teslim ettim.” falan gibi bir cevap veremez. Hiçbir teslim yoktur burada.

“O zaman dînimiz İslâm dîni değil mi? Teslim dîni değil mi bizim dînimiz? Öyleyse neden Allahû Tealâ’nın farz emrini yerine getirmiyorsun? Neden ruhunu, neden fizik vücudunu, neden nefsini, neden iradeni Allah’a teslim etmiyorsun?” Ve sevgili kardeşlerim, konunun en korkunç tarafı bütün İslâm âlemi, özellikle günümüzde yaşayan dîn adamları bunu yeterli görüyor. Yani “Tamam.” diyorlar. “Bizim dînimiz İslâm dînidir. Bunun esası namaz kılmaktır, oruç tutmaktır, zekât vermektir, hacca gitmektir, kelime-i şahadet getirmektir. Yani İslâm’ın 5 şartını yerine getirmektir.” Hayır. İslâm’ın 5 şartını yerine getirmek hiç kimseye bu hedefleri kazandıramaz. Öyleyse namaz kılmak farz değil mi? Elbette farz. Oruç tutmak elbette farz. Zekât vermek elbette farz. Kelime-i şahadet getirmek; o da elbette farz. Hacca gitmek; evet o da farz. Ama sevgili kardeşlerim, “Bir insanın İslâm olması, acaba neyi ifade ediyor?” diye düşündük mü hiç? Bir kişinin İslâm olması, o kişinin Allah’a teslim olmasıyla mümkündür. İslâm teslim olan demek.

Şimdi namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, hacca giderek, kelime-i şahadet getirerek kim neyini Allah’a teslim edebilir? Hiçbir şeyini teslim edemez. Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir insan ruhunu Allah’a ulaştıramaz. Ulaştırmayı dilerse Allah hemen devreye girer ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır. İfadeyi tekrar ediyorum: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu Kendime ulaştırırım.” diyor Allahû Tealâ. Ulaştıran Allah. O kişiye öyle bir mürşid sevgisi verir ki; kişi mutlaka mürşidine ulaşır. Tâbiiyetini gerçekleştirir. Bu onun ruhunun vücudundan ayrılması ve Allah’a doğru yola çıkan kafileye katılmasını temin eder. Bu ne ifade eder? Bu kişi 7-8 aylık bir devre içinde 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katına çıkacaktır. 7. gök katından Sidretül Münteha’ya ulaşacaktır. Oradan da Allah’ın Zatı’na ulaşacaktır.

İşte Allahû Tealâ insanlara bunu farz kılıyor. Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi… İslâm dîni budur. İslâm dîni teslim dînidir. Şimdi zamanımızdaki olaya bakalım. Bizim sevgili dîn adamlarımız insanları İslâm’ın 5 şartına davet ediyorlar sadece. “Namaz kılacaksın.” diyorlar. “Oruç tutacaksın, zekât vereceksin, hacca gideceksin, kelime-i şahadet getireceksin.” O zaman biz bu sevgili kardeşlerimize sormaz mıyız? “Bunların hepsi, söylediğiniz gerçek. Gerçekten İslâm’ın 5 şartı bu. Ama Allahû Tealâ İslâm dîni deyince bunu kastetmiyor ki. İslâm dîni teslim dînidir. Siz namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, hacca giderek, kelime- şahadet getirerek neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz? Böyle bir iddiada bulunabilir misiniz? ‘Biz de Allah’a teslim olduk.’ diyebilir misiniz? Teslim olabilmeniz için mutlaka Allah’tan mürşidinizi sormanız lâzım. Hacet namazını kılıp Allah’tan soracaksınız: ‘Kim benim mürşidim?’ ” Biz de vaktiyle hacet namazını kılıp Allah’tan mürşidimizi sorduk ve “Muhammed Raşit Hazretleri’dir.” diye işaret geldi. Biz de ülkenin bir ucundan öteki ucuna kadar gittik ve mürşidimize tâbî olduk. Muhammet Raşit Hazretleri bizim mürşidimizdir.

Sevgili kardeşlerim! Hepimizin bir mürşidi mutlaka var. Öyleyse bugün Allahû Tealâ bizi irşad makamına oturttu. Bu da Allahû Tealâ’nın bize sevgisinin bir işaretidir, diye değerlendiriyoruz.

Sevgili kardeşlerim! Biz hepinizi çok ama çok seviyoruz. Bütün kalbimizle istiyoruz ki; hepiniz mutluluğu yaşayın. Belki de mutluluğun en kolay yolu başkalarını mutlu ederek mutlu olmaktır. Çünkü Allah’ın kanunu etrafınızdaki herkesten her birine, ne kadar mutluluk verebilirseniz, onları hangi ölçüde mutlu edebilirseniz Allah da sizi o kadar mutlu eder. Yani etrafımızda 10 kişi varsa, 10 kişiye ‘A’ kadar mutluluk verebilirsek biz ‘10A’ kadar mutlu oluruz. O zaman kapılar ardına kadar açık değil mi? Hepimiz bu konudaki görevimizi yapmalıyız. Sevmeliyiz. O zaman sevildiğimizi net olarak görürüz sevgili kardeşlerim!

Sevgili kardeşlerim! Hepinizi çok ama çok seviyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu sevgili kardeşlerimiz!

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: HURAFELER: KALBİNDE ZERRE KADAR ÎMÂN OLAN, CEHENNEMDE CEZASI KADAR YANDIKTAN SONRA CENNETE GİRER.
TARİHİ: 09.05.2006
Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah'ın bir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: "Kalbinde zerre kadar îmân olan kişi, cehennemde günahlarının gerektirdiği cezayı çektikten sonra cennete gider." konusundaki hadîs, acaba bir mevzu hadîs midir, yoksa sağlam bir hadîs midir?
Cehenneme iki türlü insan girer. Cennete girecek olanlar, önce cehenneme girerler. Cehennemde durumu görürler. Oraya sadece o cehennemi görmek için girerler. Uçarak cehennemde dolaştıktan sonra, oradan ayrılarak cennete girerler. Allahû Tealâ'ya sonsuz hamd ve şükrederek... Kimdir bunlar? Cennete girecek olanlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
19/MERYEM-71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).
Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.


"Aranızda kıyâmet günü cehenneme uğramayacak olan hiç kimse yoktur. Hepiniz mutlaka cehenneme uğrayacaksınız." Aynı Surenin 72. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
19/MERYEM-72: Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).
Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.

,
"Sonra Biz takva sahibi olanları kurtarırız. Cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette cehennemi kaplarlar."
Öyleyse Allahû Tealâ ne demek istiyor? "Sonra" kelimesi neyi ifade ediyor? Cehennemde bir süre kaldıktan sonra çıkışı mı ifade ediyor, yoksa kıyâmet günü, aynı gün, cehenneme girip de cehennemdeki o olayları gören, cehennemin yapısını gören, nasıl korkunç bir işkence dünyası oluşturduğunu gören insanların, Allah'a sonsuz hamd ve şükürler ederek cehennemden ayrılması mı söz konusu?
Kıyâmet günü cehenneme girip de orada diz üstü çökmüş vaziyette bekleyenler, cehenneme girip cehennemi gördükten sonra Allah'a sonsuz hamd ve şükürlerle cehennemden ayrılanlar, cehennemi tamamen terk ettikten sonra, cehennem katlarına dağıtılırlar. Cennete girecek olanlar, cehennemden ayrılmışlar ve cennetlere ulaşmışlardır. Sonsuz hızla hareket ettikleri için...
Ama cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette oldukları yerlerden toplanarak cehenneme sevk edilirler. Bir daha çıkmamak üzere cehenneme girilir. Cehennemden bir daha çıkmak söz konusu değildir. Cehenneme cezalanmak üzere girenler, ebediyyen orada kalmaya mahkûmdurlar. Hiç kimse bir süre cehennemde kaldıktan sonra, cehennemden çıkmak imkânının sahibi değildir. Bir süre cehennemde işkence gördükten sonra, yakıldıktan sonra cehennemden çıkması ve cennete girmesi mümkün değildir.
Öyleyse Allahû Tealâ'nın cennete ulaştıracak oldukları, cehennemden çıkartarak cennete ulaştıracak olduğu kişiler, onlar cennetlik olanlardır. Ama Allahû Tealâ, cennetlik olanların aradaki farkı görebilmeleri için, Allah'a sonsuz hamd ve şükredebilmeleri için onları kıyâmet günü önce mutlaka cehenneme gönderir. Onun için "Aranızdan kıyâmet günü cehenneme uğramayacak olan kimse yoktur." diyor. Dikkat edin! Allahû Tealâ: "Uğramayacak olan" diyor. Uğramak; bir yere uğrayıp oradan ayrılmak mânâsına geliyor. Allahû Tealâ'nın dizaynı çok açık bir şekilde bunu ifade ediyor.
Allah için olmak, mutlaka kişinin cehenneme ulaşıp, cehennemdeki o korkunç durumu gördükten sonra oradan ayrılarak Allah'ın cennetine girmesini ifade eder.
Şimdi bakıyoruz duruma. Kıyâmet günü ne olur? Kıyâmet günü zaman durur. Zaman geriye, kendi yaşadıkları devreye geri döndüğünde herkes zaten hayattadır. O ana zaman geri döndüğünde herkes hayattadır. O anda yaşamakta olanlar, bulundukları yerde yer çekimi kuvveti olmadığı için yükselerek mahşer meydanına ulaşırlar. Mahşer meydanı İndi İlâhi değildir. Mahşer meydanı, İndi İlâhi'den evvel birinci uğranılan yerdir. Orada toplanılır. Orada nefsler, fizik vücutlara girecektir. Ne zaman? Sur'a birinci üfürüldüğünde, orada toplanan herkes ölür. Sonra, sur'a ikinci defa üfürüldüğünde tekrar dirilirler ve nefsler orada, mahşer meydanında fizik vücutların içine girer.
Daha sonra herkes İndi İlâhi'ye ulaşır. Orada herkesin rakamlı kitabı vardır. Yani herkesin hayat filmi, kendilerine üç boyutlu olarak gösterilir. Ama her saniye, ya derecat kazandıkları veya derecat kaybettikleri bir olay ve iki görüntü görürler. Üç boyutlu iki görüntü... Birisi düşüncelerinin gösterimidir. İkincisi de fiiliyatlarının, ef'allerinin, fiillerinin gösterimidir. Her saniye derecat kazanırlar veya kaybederler. Sonuç ve kişinin gideceği yer çabucak belli olur. Eğer kişinin kazandığı dereceler fazlaysa, sağ taraftaki yeşil rakamlar olan tarafta bakiye vardır. Ama günahları fazlaysa, o zaman da sol taraftaki kırmızı rakamlar olan tarafta bakiye vardır.
Bu noktadan itibaren herkese hayat filmleri teslim edilir. Bir kısmına sağlarından verilir. Onlar cehenneme girdikten sonra, hemen cehennemi görüp cennete gidecek olanlardır. Diğerlerine soldan verilir. Onlar da cehenneme girerken uçarak giremeyecek olan, kapılardan girecek olanlardır. Kapılardan girmek mecburiyetinde olanlar için kapı açılmaz. Kapı sadece yerden kaldırılır, yükseltilir. Ancak o kişinin başı sığabilecek kadar bir yükselti ile yükseltilir. O kişi mutlaka burnu yere sürtünmek suretiyle oraya girer. Bunu zebaniler gerçekleştirirler. Onları, burunlarını yere sürttürerek cehenneme alırlar. Ve cehenneme, cehennemde yanmak üzere, cezalanmak üzere girenler, cehennemin kapısından başlayarak, bütün cehennemin etrafını kaplayacak şekilde orada diz çökmüş vaziyette beklerler.
Diğerleri, cennete girecek olanlar, cehennemin yüksek kapılarından uçarak içeri girerler ve hiç oyalanmazlar. Hemen cehennemin içine girerler. Oradaki durumu görürler. İnsanları ne kadar korkunç şeylerin beklediğini, nasıl işkence edileceğini net bir şekilde görürler. Allah'a sonsuz hamdederek şükrederek cehennemden ayrılırlar ve cennete girerler.
İşte cehennemde bir süre kaldıktan ve günahlarının karşılığını ödedikten sonra oradan ayrılıp da, sevapları için cennete gitmek diye bir olay, hiç kimse için mevcut değildir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
99/ZİLZÂL-7: Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh(yerehu).
Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür.


99/ZİLZÂL-8: Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh(yerehu).
Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.


Allahû Tealâ: "Kim zerre kadar sevap işlediyse onu görür, zerre kadar günah işlediyse onu da görür." diyor.
Dikkat edin! Allahû Tealâ "Onun cezasını çeker, mükâfatını alır." demiyor; "görür" diyor. İşte o "görmek", söylediğimiz mizanı görmektir, kişinin hayat filminin görülmesidir. Ve o hayat filminin görülmesinde, bütün sevaplar ve günahlar oradadır. Üstelik de insanın uzuvları şahitlik etmiş olurlar. Çünkü neler yaptıklarını açık bir şekilde göstermiş olurlar. Konuşmaları gerekmiyor. Yaptıklarıyla şahit olurlar.
Ve bu tabiî bir sonucu oluşturuyor. Bu noktada, insan neticeyi mutlaka görecektir. Kırmızı rakamlar söz konusu ise kitabı soldan verilecektir. Yeşil rakamlar söz konusu ise, rakamlı kitabı yani hayat filmi (Kur'ân-ı Kerim "onun kuşu" da diyor.) sağ taraftan verilir. Ve ister sağdan verilsin, ister soldan verilsin, hepsinin boynuna asılır. İnsanlar cehenneme onunla giderler.
İki grup insandan cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette, cehennemin bütün etrafını kaplarlar. Ondan sonra hepsi sırayla cehenneme sevk edilirler. Ve bir daha o cehennemde kalacakların, bir süre orada kalıp da cennete girme şansları asla olmayacaktır. Hepsi ebediyyen cehennemde kalacaktır.
Peki cehennemin bir sonu yok mu? Var. Allahû Tealâ başlangıçta enerjiyi yarattı. Bir noktayı patlatarak, o noktadaki nötrinoları, gezegenleri oluşturmak üzere gönderdi. Bunlar enerji partikülleridir. Ve böyle bir dizaynda Allahû Tealâ'nın vücuda getirdiği bu enerji, konunun başlangıcıdır. Sonra Allahû Tealâ, o enerjiyi maddeye çevirdi. Elektronlar ve karşıt elektronları yarattı. Nötrinolardan, enerji partiküllerinden, maddenin temelini teşkil eden elektronları ve karşıt elektronları yarattı. Ve kâinat, Allahû Tealâ tarafından görünür bir halde dizayn edildi.
İşte "Bunun neticesi nedir?" diye soruyorsanız, bundan sonra kâinatın oluşması söz konusudur. İnsanlığın hayat süresi tamamlandıktan sonra, kıyâmet koptuktan sonra cehenneme girmeleri halinde, cehennemde sonsuza kadar yaşamaları, ondan sonra da cehennemin gökleri çatladığı zaman, cehennemle birlikte enerjiye çevrilmeleri söz konusudur. Allahû Tealâ diyor ki:
55/RAHMÂN-26: Kullu men aleyhâ fân(fânin).
Bütün kişiler (insanlar ve cinler) fanidir (yok olucudur).


55/RAHMÂN-27: Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi).
Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zatı) bâki kalacaktır.


Allahû Tealâ: "Herkes fani olacaktır. Herşey de fani olacaktır. Sadece Senin Zülcelali Ve'l İkram olan Rabbin bâki kalacaktır." diyor.
İşte cennet de cehennem de sonsuza kadar bâki kalacaktır. Sonra Allahû Tealâ nasıl enerjiyi yaratmışsa, madde, elektronlar ve karşıt elektronlara çevrilip, tekrar enerji haline getirilecektir. Enerjiyi nasıl Allahû Tealâ yarattıysa, öyle yok edecektir. Allah, bâki kalacaktır. Bir defa daha bir kâinat yaratır mı? O, O'nun bileceği şeydir.
Cehenneme giren kişi, cehennemden bir daha çıkar mı? Çıkmaz. Bunun ispatı sadedinde, size ibret için tam 29 tane âyet-i kerime vereceğiz. Cehenneme cezalanmak üzere giren, günahları olup da cehennemde cezalanacak olanların, cehennemden bir daha çıkmaları mümkün değildir. 29 tane âyet-i kerime bunu söylüyor. İbret olsun diye... İspat vasıtası olarak bunu kullanmanız için... 
Allahû Tealâ diyor ki:
1. Âyet-i kerime:
7/A'RÂF-36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).


2. Âyet-i kerime:
33/AHZÂB-64: İnnallâhe leanel kâfirîne ve eadde lehum saîrâ(saîren).
Muhakkak ki Allah, kâfirleri lânetledi. Onlar için alevli ateşi (cehennemi) hazırladı.


33/AHZÂB-65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).
Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.


3. Âyet-i kerime:
3/ÂLİ İMRÂN-116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.


4. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.


5. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.


6. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(fîhi), kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”


7. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


8. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemal bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. ışte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.


9. Âyet-i kerime:
98/BEYYİNE-6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi velmuşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyeh(beriyyeti).
Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.


10. Âyet-i kerime:
72/CİNN-23: İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtih(risâlâtihî), ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).
(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.


11. Âyet-i kerime:
21/ENBİYÂ-99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.


12. Âyet-i kerime:
59/HAŞR-17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.


13. Âyet-i kerime:
58/MUCÂDELE-17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.


14. Âyet-i kerime:
47/MUHAMMED-15: Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?


15. Âyet-i kerime:
23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


16. Âyet-i kerime:
40/MU'MİN-76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.

17. Âyet-i kerime:
16/NAHL-29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.


18. Âyet-i kerime:
78/NEBE-21: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).
Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.


78/NEBE-22: Lit tâgîne meâbâ(meâben).
Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.


78/NEBE-23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).
(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.


19. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).
Ve kim Allah'a ve O’nun Resulune isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.


20. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).
Ve kim, bir mü'mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için “büyük azap” hazırlamıştır.


21. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


22. Âyet-i kerime:
13/RA'D-5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Eğer acayip buluyorsan (şaşıyorsan) (bil ki;) asıl onların: “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten, mutlaka yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri acayip (şaşılacak şey)dir. İşte onlar, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.


23. Âyet-i kerime:
64/TEGÂBUN-10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru).
Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).


24. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).
Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.


25. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).
Allah ve O’nun Resûl'üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).


26. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).
Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.


27. Âyet-i kerime:
10/YÛNUS-27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita'an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).

28. Âyet-i kerime:
39/ZUMER-72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
(Onlara): "Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!" denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.


29. Âyet-i kerime:
43/ZUHRÛF-74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.


29 tane âyet-i kerime, cehenneme girenin cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor. Böyle bir şey mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerim'de, cehenneme girenin cehennemden bir daha çıkabileceğine dair hiçbir âyet-i kerime yer almış değildir. Allahû Tealâ Rahman Suresinin 26 ve 27. âyet-i kerimelerinde buyuruyor ki: "Herkes fani olacaktır. Sadece Zülcelali Ve'l İkram olan Rabbinin Zat'ı bâki kalacaktır." En sonunda cehennem de cennet de içindekiler de insanlar da enerjiye çevrileceklerdir. Nasıl Allahû Tealâ enerjiyi yoktan yarattıysa, sonra da o yoktan yarattığı enerji tekrar oluşunca, onu Allahû Tealâ yok edecektir.  
Allahû Tealâ ile olan ilişkilerimizde gördüğümüz odur ki; cehenneme giren kişi, cehennemden asla çıkamaz. Hangi tür kişi? Cehenneme cezalanmak üzere giren, günahları sevaplarından fazla olan kişi. Kim cehenneme cezalanmak üzere girerse, onun cehennemden çıkması hiçbir şekilde mümkün değildir. Cehenneme girer ve ebediyyen orada kalır. Cehenneme girişi, burnu yere sürtünmek suretiyle giriştir ve çıkışı söz konusu değildir.
Öyleyse "Kalbinde zerre kadar îmânı olan, cehennemde cezasını gördükten sonra cennete girecektir." hadîsi, bir uydurma hadîstir. Ümit ederiz ki; bu âyetler, bütün dîn adamlarına bir misal olur. Allahû Tealâ'nın söylediği hususlar son derece açıktır, kesindir.
Allahû Tealâ: "Cehennemin gökleri ve yerleri durdukça yani Allahû Tealâ cehennemin göklerini çatlatmadıkça, cehennem içindekilerle birlikte ebedi olarak kalacaktır." diyor. Ama Allahû Tealâ'nın bütün kâinatı yok etme talebi bir gün gelecektir. O zaman kâinatın olduğu gibi tekrar enerjiye dönüşmesi söz konusudur.
Unutmayın ki; Kur'ân-ı Kerim'de, cehennemde yanan insanların orada yakıt olarak da kullanıldığı ifade buyruluyor. Yakıt olarak kullanılan, yok olan bir insan, ateş hüviyetine gelip ateşte yanıp tamamen yok olan bir insan, zaten enerjiye dönüşmüştür. Ama cehennemde sonsuza kadar yaşayan insanların da ulaşacakları nihai sonuç odur. Bu insanlar cehenneme gideceklerdir ve ebediyyen cehennemde kalacaklardır.
Şimdi insanlara yanlış düşündüren âyetlere bakalım. Burada size Rahman 26 ve 27'yi okuduk. Allahû Tealâ neticeyi bildiriyor: "Herşey fani olacaktır. Sadece Zülcelali Ve'l İkram olan Allah'ın Zat'ı bâki kalacaktır."
Böylece Allahû Tealâ, herşeyin enerjiye döndürüleceği o devreden bahsediyor. O zaman insanlar da cehennemlerle beraber yok olacaktır. Cennet de yine insanlarıyla beraber yok olacaktır. Cennetin de cehennemin de gökleri beraber çatlayacaktır. İşte böyle bir hüviyet söz konusu olduğu zaman bir problemin kalmadığını görüyoruz.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
6/EN'ÂM-128: Ve yevme yahşuruhum cemîa(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenestemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenellezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).
Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.


Burada Allahû Tealâ: "Allah'ın dilediği şey hariç." diyor.
"İllâ mâ şâallâhu"
illâ: Sadece, hariç.
mâ: Şey.
şâallâhu: Allah'ın dilediği.
Eğer Allahû Tealâ "İllâ men şâallâhu" yani "Allah'ın dilediği kişi hariç" deseydi, o zaman ifade "O kişi hariç olmak üzere, barınacak yer ateş" şeklinde olacaktı. Yani "Allah'ın dilediği o kişiler ateşten çıkabilecek." mânâsı olacaktı. Ama En'am-128'de Allahû Tealâ'nın kullandığı kelime: "şey".
"Hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu: Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah'ın dilediği şey hariç."
İşte o Allah'ın dilediği şey, cehennemin ve cennetin göklerinin çatlamasıdır. Yani Allah'ın kâinatı yok etme noktasıdır, kâinatı tekrar enerjiye dönüştürme noktasıdır. İnsanlar cehennemde yakacak olarak kullanılıyor. Kullanıldığı zaman, zaten enerji haline dönüp yok olmuş oluyor.
Hud Suresinin 106 ve 107. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:
11/HÛD-106: Fe emmellezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).
Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.


11/HÛD-107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).
Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.


Allahû Tealâ: "Onlar, semalar ve yeryüzü ve arz durdukça, orada ebedî olarak kalanlardır. Rabbinin dilediği şey yani cehennemi yok etmeyi dilemesi hariç." diyor.
Allahû Tealâ: "Allah'ın dilediği kişi hariç." demiyor.
"
İllâ mâ şâe rabbuke:"Rabbinin dilediği şey hariç."
Yani cehennemin göklerinin çatlaması hariç.
"Onlar, semalar ve yeryüzü durdukça, orada ebedi olarak kalanlardır." Yani semalar, yeryüzü, cennet ve cehennem kaldığı sürece ebediyyen orada kalanlardır. "Ama Allah'ın dilediği şey hariç." Allah'ın dilediği şey, göklerin çatlamasıdır. Ve Allahû Tealâ Hud-108'de cennette olanlar için de aynı şeyi söylüyor:
11/HÛD-108: Ve emmellezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), atâen gayre meczûz(meczûzin).
Fakat mutlu olanlar, artık cennettedir. (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey (cenneti yok etmeyi dilemesi) hariç, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır).


Allahû Tealâ: "Fakat said olanlar (mesut olanlar), onlar cennettedirler. Cennetlerin semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey yani cennetin göklerinin çatlaması hariç onlar orada ebedî kalanlardır." buyuruyor.
Görülüyor ki; cennette ve cehennemde devamlılık, Kur'ân-ı Kerim'in kesin bir hükmüdür. Allahû Tealâ, tam 29 âyet-i kerimede, cennete gidecek olanların değil, cehenneme cezalanmak üzere girenlerin oradan ebediyyen çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor. Bu konunun tartışmaları ümit ederiz ki artık sona ermiştir.
Bir defa daha görüyorsunuz ki; insanların kitaplardan öğrendiği, o Kur'ân'a uymayan bilgilerin artık düzeltilmesi zamanı gelmiştir. Bu 29 tane âyet-i kerime ve cehenneme girdikten sonra bir insanın cehennemden çıkmasının mümkün olacağına dair hiçbir âyet-i kerimenin olmaması, bu konuyu %100 kesinleştirmektedir. Bu konuda iddialaşmanın sonu gelmiştir. İnsanların öğrendiği bütün yanlış bilgiler düzeltilecektir ve doğruya, Kur'ân hükümlerine mutlaka ulaşılacaktır.
Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir sohbetimizin sonuna ulaştık. Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.       
İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: Din Ve SEvgi
TARİHİ: 22.07.2012

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sevgili kardeşlerim! Dîn ve sevgi birbirine birinci derecede bağlı olan iki mefhumdur. Dîn sevgiyi gerektirir.  Sevgi de dîni gerektirir. Hayatını başkalarından nefret etmekle geçiren bir insanın dînini Allah’ın emrettiği istikamette yaşaması mümkün olamaz. İslâm “teslim olan” demek ve aslî unsurlardan ne kadar çok şey kaybetmişiz, dînimizi kaybetmişsiz sevgili kardeşlerim! Bu bir şeytanın tuzağıdır. Cennetleri sıraladığımız zaman bakıyoruz ki:

1. 1. kat cennete Allah'a ulaşmayı dileyenler girebilirler. Dilemiyor kişi. Dilemiyorsa o kişinin cennete girmesi mümkün değildir.
2. kat cennete mürşidine tâbî olanlar girebilir.
3. kat cennete, böylece ruhu vücudundan ayrıldığı için tâbiiyet sırasında ruhunu Allah’a ulaştırabilenler girebilir.
4. kat cennete fizik vücudunu Allah’a teslim edenler,
5. kat cennete nefsini Allah’a telsim edenler,
6. kat cennete muhlis olanlar,
7. kat cennete iradesini de Allah’a teslim edenler girebilirler.

Öyleyse 7 kat cennet 7 ayrı özellik taşır sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için hedef aynıdır. Dînimizin adı teslim dînidir; Allah’a teslim olmak. Şimdi beraberce İslâm’ın 5 şartına bakıyoruz:

1. Namaz kılmak
2. Oruç tutmak
3. Zekât vermek
4. Hacca gitmek
5. Kelime-i şahadet getirmek

Bu 5 tane faktör nasıl olur da dînimizi temsil edebilir sevgili kardeşlerim? Bu 5 tane faktörde teslimle alâkalı hiçbir şey yok. Evet, namaz kılmak da farz, oruç tutmak da farz, zekât vermek de farz, hacca gitmek de farz, kelime-i şahadet getirmek de farz. Tamam ama sevgili kardeşlerim, nerede kaldı dînimiz? Dînimizin adı İslâm dîni yani Allah’a teslim dîni. “Silm” kökünden geliyor, İslâm kelimesi de teslim kelimesi de. Neyimizi Allah’a teslim ediyoruz ki İslâm’ın 5 şartıyla?

• Hani mürşide tâbiiyet; 6. şart?
• Hani ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi; 7. ve en önemli şart?

Dînimize esas elbiseyi giydiren budur. Bu şarttır: Allah’a teslim olmak; ruhu teslim etmek, fizik bedeni teslim etmek, nefsi teslim etmek ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Eğer biz bu teslimleri gerçekleştirmiyorsak, o zaman nasıl teslim olan olabiliriz ki sevgili kardeşlerim? İslâm olabiliriz ki? Bu İslâm’ın 5 şarta indirilişinde duruma hakîm olan dîn adamları, sizlere soruyoruz: Nerede İslâm olmak? Eğer İslâm’ın şartı bu kadarsa namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; bu kadar ise nerede teslimler? Nasıl oluyor da dînimiz teslim dîni adını alıyor? Sizler neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz da teslim dîninin sahibi olduğunuzu iddia ediyorsunuz?

Muhterem dîn adamları! Hepiniz için aynı endişeyi taşıyorum. Siz, Allah’ın farz kıldığı hususları insanlara öğretmekle hepiniz vazifelisiniz. Hiçbir zaman unutmamanız lâzımgelen şey dînimizin İslâm dîni yani teslim dîni olması. Siz ki, dînimizi İslâm’ın 5 şartına indirgemiş durumdasınız: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek. Hepinize bir sualimiz var. Neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz? Ruhunuzu mu? Fizik bedeninizi mi? Nefsinizi mi? İradenizi mi? Hepsi de farz Kur’ân-ı Kerim’de. Neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz? Hanginiz bana cevap verebilir bu konuda? Bu kadar zaman sabrettik; ‘Herşey değişebilir, aman kimsenin kalbini kırmayalım.’ diye. Bu sözleri söylemekten muradımız gene kimsenin kalbini kırmak değildir. Ama yeter artık. Bu kadar sabrettik. Yeter artık. Artık Allah’ın söylediklerini herkese öğretmek mecburiyetindeyiz.

Muhterem dîn adamları! Sizler isteseniz de istemeseniz de bu dîn Allah’ın dînidir ve adı İslâm dînidir yani teslim dînidir. Yani Allah’a teslim dînidir. İslâm’ın 5 şartıyla hareket eden herkese de bunu farz kılan (zaten farz ama eksik bir farz) ve de bunun yeterli olduğu zannıyla herkese “İslâm’ın şartı 5’tir.” diyebilen dîn adamları, sizlere sesleniyorum! Neredesiniz? Hanginiz bana cevap verebilecek? Eğer dînimiz İslâm dîniyse, İslâm dîni Kur’ân âyetleri gereğince ruhumuzu, fizik bedenimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmeyi ihtiva ediyorsa ve İslâm’ın 5 şartının içinde bunların hiçbirisi mevcut değilse, nasıl bir İslâm âlemi olacak bu? Hanginiz bana cevap verebilir ki? Hiç biriniz cevap veremezsiniz.

Sizleri suçlamıyorum sevgili kardeşlerim! Çünkü insanlar kendilerine öğretileni bilirler. Suçlu siz değilsiniz. Size İslâm’ın 5 şartı öğretiliyor. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; hepsi de farz. Doğru, hepsi farz. Ama dîninizin İslâm dîni olduğunu unutmayacaksınız sevgili kardeşlerim! Asıl önemi konunun burada. İslâm dîni yani teslim dîni. Kime teslim olabiliriz? Allah’a. Var mı bunun başka bir izah tarzı? (Süleyman Demirel de olsa size bunu söylerdi şimdi yani!)

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz herşeyden vazgeçtim; en azından ruhumuzu Allah’a teslimle mükellefiz. Ama bunun arkasından fizik bedenimizin teslimi geliyor; farz. Nefsimizin teslimi geliyor; farz. İrademizin teslimi geliyor; farz. Nasıl olur da bütün bunları, Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği biz bütün bunları bilip de nasıl olur da insanlığa bu hizmeti yapmayız? Olmaz böyle şey sevgili kardeşlerim! Yeter artık. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin bir dizayndır. Dînimiz İslâm dînidir. Yani Allah’a teslim dînidir. İkisi de “silm” kökünden geliyor ve görevimiz Allah’a teslimdir. Hiç kimsenin ruhu mürşidine tâbî olmadıkça vücudunu terk edip Allah’a doğru giden yolculuğa katılamaz. Böyle bir imkân söz konusu değildir ve İslâm’ın 5 şartını incelediğimiz zaman namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; evet, hepsi de farz. Ama dînimiz İslâm dîniyse nasıl bu İslâm dîninin sahibi olacağız İslâm’ın 5 şartıyla? Evet. Namaz kılmak, da farz oruç tutmak da farz, zekât vermek de farz, hacca gitmek de farz, kelime-i şahadet getirmek de farz. Ama nasıl İslâm olacağız yani teslim? Kime teslim olunabilir? Bit tek teslim mahalli var sevgili kardeşlerim! O Allah’tır. Hepinize bir emanet vermiştir.

Doğar doğmaz size üfürülen Allah’ın ruhudur ve bu ruhu Allahû Tealâ Kendisine iade etmenizi, teslim etmenizi emrediyor. Bu kadar mı? Hayır, ruhunuzdan sonra fizik bedeninizi, ondan sonra nefsinizi, ondan sonra iradenizi Allah’a teslimle emrolunuyor Kur’ân-ı Kerim’de. Şu İslâm âleminin haline bakın sevgili kardeşlerim! Dîn adamları bütün öğretilerini İslâm’ın 5 şartı üzerine gerçekleştiriyorlar. İlahiyat fakültelerinde bu öğretiliyor. İmam-Hatip liselerinde bu öğretiliyor. Yazık değil mi bu millete? Onların teslim olmalarına tam olarak engel olan bir sistem…

1. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor.
2. Fizik bedenimizi farz kılıyor teslim etmemizi.
3. Nefsimizi teslim etmemizi farz kılıyor.
4. Ve irademizi de Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor.

İslâm’ın 5 şartını yeterli ve herşeyi kapsayan bir muhteva olarak gören siz dîn adamları, sualime nasıl cevap verebilirsiniz ki? Hepiniz için söz konusu olan bir Kur’ân-ı Kerim var. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de dînimizin İslâm dîni olduğunu söylüyor ve de ruhumuzu da Allah’a teslim etmemizi, fizik bedenimizi de Allah’a teslim etmemizi, nefsimizi de Allah’a teslim etmemizi, irademizi de Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor Allahû Tealâ. Bu İslâm’ın 5 şartıyla yani namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle ve kelime-i şahadet getirmekle kim, neyini Allah’a teslim edebilir sevgili kardeşlerim? Bu dînin mahvedilmesidir. Allahû Tealâ ruhumuzu da fizik bedenimizi de nefsimizi de irademizi de Allah’a teslim etmemizi Kur’ân-ı Kerim’de farz kılıyor ve dîn adamlarımız bu konuda sadece “İslâm’ın 5 şartı geçerlidir.” hüviyetinde bir görüntünün sahipleri.

Sevgili dîn adamları! Bunca insanın cehenneme gitmesine sebebiyet vermekle sizler büyük bir cürüm işlemiş olmuyor musunuz? Hala incelemeyecek misiniz dîninizi? Allahû Tealâ’nın insanları ruhlarını da fizik bedenlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etmeye davet ettiğini hepiniz biliyorsunuz. Bunun temel faktörünün de bütün ibadetlerle beraber zikir olduğunu biliyorsunuz.  “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek İslâm’ın 5 şartıdır.” Böyle diyorsunuz. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim 7’li bir standart içinde vücuda gelmiştir. Aksini iddia edebilir misiniz; “Hayır, 7’li değildir, 5’tir.” diyebilir misiniz? Öyleyse bunu da 7’li şarta ulaştırmak mecburiyetindesiniz. Söylediğiniz yanlış mıdır? Hayır doğrudur. Namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de elbette farzdır. Ama farzlar bundan ibaret değildir. İslâm dîni teslim dînidir ve:

• 6.’sı Allah'a ulaşmayı dilemenizdir.
• 7.’si ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim etmektir; hepsi de farz.

Eğer bize Allah dînimizi öğretmeseydi biz de sizin gibi kalacaktık. Herkese İslâm’ın 5 şartını öğretmeye kalkacaktık.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar Allahû Tealâ’ya hamd ediyoruz, şükrediyoruz biliyor musunuz, dînimizi Allah’tan öğrendik diye? Bütün insanlar için Allahû Tealâ kapıları açmış. “Gelin!” diyor. “Gelin, sizin dîniniz teslim dîni. Bana teslim olun.” Allahû Tealâ’nın Kur’ân’da da ondan evvel İncil’de de ondan evvel Tevrat’ta da söylediği şey aynı sevgili kardeşlerim! 7 tane safha 4 tane de teslim. 7 safha:

• Allah'a ulaşmayı dilemek
• Mürşide tâbiiyet
• Ruhun Allah’a ulaşması
• Fizik bedenin teslimi
• Nefsin teslimi
• Muhlis olmak
•İradeyi Allah’a teslim etmek.

Ve teslimlere bakıyoruz:

• Ruhun teslimi
• Fizik bedenin teslimi
• Nefsin teslimi
• İradenin teslimi

4 tane teslim koymuş Allahû Tealâ. Tevrat’a da koymuş, İncil’e de koymuş, Kur’ân-ı Kerim’e de koymuş. Sevgili kardeşlerim! Sadece bizim dînimiz yok. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir peygamberdi, nebî idi. Ondan evvel Hz. İsa nebî idi. Ondan evvel Hz. Musa nebî idi. Öyleyse şu anda Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm diye üç tane dîn varsa arkasında üç tane peygamberin varlığı söz konusu. Ama sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bize öğretti. Bu dînleri incelememizi ve baktık ki 7 safha ve 4 tane teslim Tevrat’ın da esasını teşkil ediyor, İncil’in de esasını teşkil ediyor, Kur’ân-ı Kerim’im de esasını teşkil ediyor. Öyleyse hiç kimse Hz. Musa’nın bir peygamber olduğunu, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin (tarih sırasıyla konuşuyorum) bir peygamber olduğunu inkâr edemez. Onlar peygamberdirler. Allahû Tealâ onlara bütün insanlara hükmetmek üzere şeriat kitabı indirmiştir. Tevrat da, İncil de, Kur’ân-ı Kerim de üç peygambere indirilen üç şeriat kitabıdır. Allahû Tealâ bize de kitap yazdırdı. Ama bunun şeriatla falan hiç ilişkisi yok. Risalet Nurları isimli bir kitap. Bizimle Allah arasındaki konuşmaları ihtiva ediyor. Hiç kimseye bir emir falan söz konusu değil.

Sevgili kardeşlerim! Bir çok insan için Allah ile konuşup da Allah’ın emirlerini, Allah’ın yazdırdıklarını yazmak belki inanılmaz gelir. Peki, acaba onlar Allahû Tealâ kendilerine böyle bir şey emretseydi aynı şeyi yapmazlar mıydı?

Sevgili kardeşlerim! Biz Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz. Ömrümüz boyunca da bu hamd ve şükür hep devam edecektir Allah’ın bize olan bu yüce ikramları sebebiyle. Risalet Nurları Allahû Tealâ’nın bize yazdırdığı bir kitaptır. Hamd ederiz, şükrederiz.

Sevgili kardeşlerim! İslâm’ın İslâm’ın 5 şartına indirgendiği böyle bir devrede bizim susmamız doğru olur muydu? Olmazdı. Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği doğruları biz de sizlere öğretmekle vazifeliyiz. Söylediklerimizin hepsinin Kur’ân âyeti olduğunu hiç unutmayın. Eğer Allahû Tealâ bize bu âyetleri öğretmeseydi biz hiçbir zaman bu güzellikleri yaşayamazdık. Sizlere de bunu öğretmek imkânımız elbette olmayacaktı. Ama öğretti ve biz sizlerin de bilmesi istikametinde Allah tarafından bu görevle görevlendirildik. Öyleyse bugün bütün bir İslâm âleminin yeterli gördüğü İslâm’ın 5 şartı asla yeterli değildir. Daha ötesi kurtuluş standartları içinde Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın. İslâm’ın 5 şartı namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.

Sevgili kardeşlerim! Bunların hepsi farz mı? Farz. Namaz kılmak da, oruç tutmak da, zekât vermek de, hacca gitmek de, kelime-i şahadet getirmek de. Ama dîn bu mudur? Kimi kurtarabilirsiniz namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, hacca giderek, kelime-i şahadet getirerek?

• Bir insanın cehennemden kurtulması, 1. kat cennete girebilmesi Allah'a ulaşmayı dilemesiyle mümkündür.
• 2. kat cennet mürşide tâbiiyetle mümkündür.
• 3. kat cennet mürşide tâbiiyetle vücuttan ayrılan ruhun Allah’a teslim olmasıyla mümkündür
• 4. kat cennet fizik bedenin teslim olmasıyla,
• 5. kat cennet nefsin teslim olmasıyla,
• 6. kat muhlis olmakla,
• 7. kat iradeyi Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.

Ne yazık ki dîn adamlarımız bu söylediklerimizi bilmiyorlar. Sevgili kardeşlerim! Bunların hepsi bu ilmi oradan, Allah’tan aldığımızın bir delili değil midir? Eğer bunca dîn adamı bu hakikatleri bilmiyorsa, biz biliyorsak ve bunu yaşıyorsak ve sizlere de öğretiyorsak o zaman sevgili kardeşlerim, bir görevle görevliyiz: Hepinize Allah’ın hakikatlerini öğretmekle. Gerçekten namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de İslâm’ın 7 şartından 5’idir. Ama teslimler; Allah'a ulaşmayı dilemek ve arkasından da ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek bu İslâm’ın 5 şartının içinde yok. Eğer yoksa sevgili kardeşlerim, biz nasıl İslâm oluyoruz? Yani Allah’a teslim olmuş insanlar oluyoruz? İslâm’ı 5 şarttan ibaret sayan sevgili kardeşlerimiz! Evet, namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet de getirmek; hepsi şart, hepsi farz. Ama Kur’ân-ı Kerim’in Allahû Tealâ’nın 5’li değil, 7’li sistem üzerinden kurduğunu hiç unutmayacaksınız. Allah'a ulaşmayı dilemek ve teslimler; ruhu, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Hepimiz bu teslimleri gerçekleştirmekle mükellefiz.

İslâm dîni İslâm’ın 5 şartından ibaret değildir. Kur’ân-ı Kerim emrediyorsa ki; “Fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz!” Baştan başlayalım: “Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim etmek mecburiyetindesiniz!” diyor Allahû Tealâ. O zaman o şartlar namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek elbette farz. Ama görülüyor ki, yetersiz farz. Niçin? Çünkü dînimizin adı İslâm dîni sevgili kardeşlerim, İslâm dîni, telsim dîni. Eğer namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek bize teslim olmak imkânını vermiyorsa, bunları yerine getiren hiç kimse Allah’a teslim olmak imkânının sahibi değilse, Allah’a teslim olamazsa:

• Teslim olmak için o kişinin mürşidine tâbî olması,
• Ruhunun vücudundan ayrılması, Allah’a ulaşarak Allah’a teslim olması,
• Arkasından fizik bedenini kişinin Allah’a teslim etmesi,
• Arkasından nefsini Allah’a teslim etmesi (daimî zikirsiz olmaz),
• Arkasından da iradesini Allah’a teslim etmek (bu da daimî zikrin muhtevası içerisinde); ancak bunları gerçekleştirebilirsek, o zaman hedefe ulaşabiliriz sevgili kardeşlerim!

Allahû Tealâ bugüne kadar bizim bunları herkese açık bir şekilde anlatmamızı uygun görmedi. Sebebini biz bilemeyiz. Rabbimiz, bizi yaratan Allah, O’nunla konuşma imkânını verdiğinden bu tarafa dünyadaki en mutlu insanlardan biriyiz. Sevgili kardeşlerim! Her zaman Allahû Tealâ bize yolumuzu gösterir, çizer. Ne yapmamız lâzımgeldiğini emreder ve biz O’nun azatsız kölesiyiz.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ sadece mutlu olmalarını onlardan isteyen bir dizayn tayin etmiş. Ama dînsiz bir mutluluk hiçbir şekilde mümkün olamaz. Böyle bir mutluluğun temelindeki faktör ise nefs tezkiyesi ve tasfiyesidir. Nefsin tezkiyesi, nefsimizin kalbindeki afetlerin %51’inin yok edilmesidir. Nefsin tasfiyesi ise daimî zikre ulaşılıp, %100’ünün yok edilmesidir. Tezkiye de farzdır. Tezkiyesini tamamlayan bir insan için tasfiye de farzdır. Elbette herkes bu farziyeti, hem birincisini hem de ikincisini yerine getirmekle mükelleftir. Ama sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ öylesine güzel kurtuluş reçeteleri vermiş ki:

• Bir insan Allah'a ulaşmayı dileyip de ölse 1. kat cennete girebiliyor.
• Allah'a ulaşmayı dilemiş. Mürşidine ulaşmayı dileyip de ölse 2. kat cennetin sahibi.
• Ruhunu Allah’a ulaştırıp ölse 3. kat cennetin sahibi.
• Fizik bedenini teslim edip ölse 4. kat cennetin sahibi.
• Nefsini teslim etse 5. kat cennetin sahibi.
• Muhlis olsa 6. kat cennetin sahibi.
• İradesini de Allah’a teslim etse 7. kat cennetin sahibi olmak imkânı var kendisinde.

Sevgili kardeşlerim! Nasıl olmuş da bütün bunlar unutulmuş? Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi, belki de size hiç kimse bunlardan bahsedemeyecekti.

Sevgili kardeşlerim! Biz Allah’a ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; O’nunla her an konuşmak imkânının sahibiyiz. Dünyadaki bu istikamette en mutlu insanlardan biriyiz. Hamd ederiz, şükrederiz Yüce Rabbimize böyle bir imkânı bize bahşettiği için.

Sevgili kardeşlerim! Ne olur sanki insanlar Allah'a ulaşmayı dileseler? Ne kaybederler ki sevgili kardeşlerim? Allah'a ulaşmayı henüz dilemeyen siz izleyenlerimize, dinleyenlerimize sesleniyoruz. Allah'a ulaşmayı dileyin! Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu farz kılıyor. Gerçekleştirenler için de 1. kat cennet mutlak olarak tahakkuk ediyor. Zaten böyle bir hedefe ulaşan kişi Allah'a ulaşmayı dilemişse Allah ona mutlaka mürşid sevgisi veriyor. Burada biraz zorluk olabilir. Çünkü o kişinin bulunduğu yere gitmek farz oluyor, Allahû Tealâ hacet namazını kıldığında insana mürşidini gösterirse. Ben Türkiye’deyken Bursa’daydım, Allahû Tealâ bana mürşidim olan Muhammed Raşit Hazretleri’ni gösterdiği zaman. Ülkenin bir ucunda benim bulunduğum yer vardı ve öbür ucunda da mürşidimin bulunduğu yer; Muhammed Raşit Hazretleri.

Sevgili kardeşlerim! Elbette güle oynaya gittik. Mürşidimize tâbî olduk. Allahû Tealâ bize sayısız ihsanlarda bulundu. Eğer bugün biz huzur namazının imamıysak bu bizim sahip olduğumuz bir şey değil; Allah’ın bize bir ihsanı, nimeti. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; bu güzellikleri yaşıyoruz. Her an O’nunla konuşmak imkânının sahibi kıldı bizi.

Sevgili kardeşlerim! Bırakalım gerisini. Bu kadarı bile bir insanın dünyadaki en mutlu insanlardan olması için yeterli değil mi? Elbette mutluyuz. Elbette huzur içindeyiz. Elbette insanları sadece severiz. İnsanlardan nefret edemeyiz. Elbette insanları İslâm’ın 5 şartından ibaret bir İslâm’ın yetersiz olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’e uymadığını, 6. ve 7. safhaların da mevcut olduğunu (muhlis olmak ve iradeyi Allah’a teslim etmek) anlatmakla vazifeli kılındık.

Sevgili kardeşlerim! Neden insanları sevmek varken, onları mutlu ederek her birine verdiğimiz mutluluğun aynını bizim de yaşamamız mümkünken, neden insanlara karşı anlayışlı davranmıyor birçok insan? Neden insanlar birbirine can düşmanı bile olabiliyorlar? Birbirlerini öldürüyorlar? Bunların hepsi Allah’tan uzaklaşmanın tabiî neticeleri. Biz Allah’a sonsuz hamd ve şükredenlerdeniz, bize bu devrin imamlığını nasip kıldığı için. Huzur namazının imamıyız. Allahû Tealâ’nın bize şu dünyada sonsuz mutluluklar nasip kıldığı için O’na ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır.

Sevgili kardeşlerim! Bu vesileyle hepinizi çok ama çok sevdiğimizi bir defa daha belirtmek istiyoruz. Hepiniz kalbimizdesiniz. Hepinizi çok ama çok seviyoruz ve hepiniz için dua ediyoruz inşaallah.

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu sevgili kardeşlerimiz! Allah hepinizden razı olsun!

İmam İskender Ali M İ H R
Wait while more posts are being loaded