Değerli kardeşlerim; sizlerden özür dileyerek söylemek istiyorum ki; yoğun iş temposu nedeni ile gruba gereken özeni ve ilgiyi gösteremiyor ve paylaşımlarda bulunamıyorum. bu konuda görev almak isteyen kardeşlerimiz varsa lütfen yazsın. paylaşımlarımızın artması çpk önemli. bir kişiye bile bu vesile ile ulaşabilirsek ne mutlu bizlere. Allah razı olsun.

İnsanlar Allah (c.c.) sizlere dünya ve ahiret hayatında maddi manevi mutluluğu vaad ediyor. Neden bu davete icabet etmiyorsunuz. Yoksa sizler kendi iradenizle her işin üstesinden geleceğinizi ve böyle mi Allah'ın cennetine gireceğinizi sanıyorsunuz. Oysa sizlerde farkındasınız ki ve istiyorsunuz ki bir yardıma muhtaçsınız.

People of Allah (c.c.) has promised you the world and the happiness of material and moral life of the Hereafter. Why do not you accept this invitation. Or you overcome your own free will of every business to get into heaven of Allah's future and think that. However, we hope you are aware that, and that one would need help.

Люди Аллаха (c.c.) обещал вам мир и счастье материальной и моральной жизни будущей жизни. Почему бы вам не принять это приглашение. Или вам преодолеть своей воле любого бизнеса, чтобы попасть в рай Божье будущее и думать, что. Тем не менее, мы надеемся, вы знаете, что, и что можно было бы нуждаться в помощи.

Menschen von Allah (c.c.) hat versprochen, dass du die Welt und das Glück der materiellen und moralischen Leben im Jenseits. Warum gehst du nicht diese Einladung annehmen. Oder Sie überwinden Ihre eigenen freien Willen eines jeden Unternehmens, um in den Himmel von Gottes Zukunft zu erhalten und denken, dass. Dennoch hoffen wir, Sie sind sich bewusst, dass, und dass man Hilfe brauchen.

אנשיו של אללה (SWT) הבטיחו לך את העולם ואת האושר של חיי חומר ומוסריים של העולם הבא. למה שלא לקבל את ההזמנה. או לך להתגבר על רצונך החופשי של כל עסק להגיע לגן העדן של עתידו של אלוהים וחושב ש. עם זאת, אנו מקווים שאתה מודע לזה, ושאף אחד לא זקוק לעזרה.

Persone di Allah (c.c.) ha promesso che il mondo e la felicità della vita materiale e morale della Hereafter. Perché non si accetta questo invito. O a superare la vostra spontanea volontà di ogni azienda per entrare in paradiso del futuro di Dio e pensare che. Tuttavia, noi speriamo che siate consapevoli del fatto che, e che uno avrebbe bisogno di aiuto.

SOHBETİN ADI: KUR'ÂN'A TERS DÜŞEN HURAFELER: RUH VÜCUTTAN ÇIKARSA KİŞİ ÖLÜR.
TARİHİ: 18.01.2006

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde Allahû  Tealâ bizleri birlikte kıldı.

Sizlere, dînimize sokulan hurafelerden "Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür." hurafesinin inşaallah açıklamasını yapacağız. Bir kısım insanlar derler ki: "İnsana hayat veren ruhtur. Ruh vücuttan ayrılırsa kişi ölür." Allahû Tealâ ise buyuruyor ki: "Hayatı Biz veririz ve hayatı Biz alırız. Yaratan ve öldüren sadece Allah'tır." diyor.

67/MULK-2: Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve huvel azî zul gafûr(gafûru).
“Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafûr’dur.


Yaratan ve öldüren sadece Allah'tır. Öyleyse ruh, insana hayat veremez. Ruh da bir yaratıktır. Allahû Tealâ'nın Zat'ından başka herşey yaratıktır. Hayat veren ve hayatı alan Allah'tır. Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerimizde bütün dizayn Allah'ındır. Yaratan Allah ve öldüren Allah'tır.

Şimdi gelin sizlerle beraber bir bakalım; Allahû Tealâ bizlerden ne istiyor. Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ ruhumuzu hayatta iken Kendisine ulaştırmamızı istiyor ve bunu üzerimize birçok defa farz kılmış. İşte Fecr Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyetleri:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.


"Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. Radiye ve Mardiyye mertebelerinin sahibi ol. Ey ruh! Allah'a rücû et."
 
"İrciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş." diyor.

"Kullarımın arasına gir ve cennetime gir." diyor.

Önce nefse sesleniyor. Emmare, Levvame, Mülhime ve Mutmainne kademeleri ilk 4 kademedir. Bu 4. kademedeki birisine sesleniyor: "Ey mutmain olan nefs!" 4. kademe.

"râdıyeten mardıyyeh" diyor. Radiye kademesi, 5. kademe, 5. gök katını temsil eder. Mardiyye kademesi 6 gök katını temsil eder. Tezkiye kademesi de 7. gök katını temsil eder.

İşte sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ burada nefse hitap ediyor. "Ey mutmain olan nefs!" diye. Onun Allah'tan razı olmasını ve Allah'ın da rızasını kazanmasını istiyor. Ve böylece Rabbine (Allah'a), geri dönmesi isteniyor.

Nefsin tezkiyesi, ruhun Allah'a dönüşünün belgesidir. Nefs tezkiyesiz Allah'a dönüş söz konusu değildir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


"Ve Allah'ın ismiyle ‘Allah, Allah, Allah, Allah...' diye zikret ve herşeyden kesilerek Rabbine ulaş."

Öyleyse Allahû Tealâ'nın hepimizden istediği şey, zikirle ruhumuzu Allah'a ulaştırmamızdır. Allahû Tealâ buyuruyor:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


"Öyleyse Allah'a kaç, Allah'a sığın." diyor Allahû Tealâ.

Allah'a ruhumuzun kaçması, ulaşması, Allah'a sığınması, Allah'ın Zat'ında yok olması söz konusu sevgili kardeşlerim.

Allahû Tealâ, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasını üzerimize farz kılan emrini gönderiyor: Rad Suresinin 21. âyet-i kerimesinde:

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


"Ve onlar Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, O'na (Allah'a) ulaştırırlar."

Bir şey var: Ruhumuz. O'nun Allah'a ulaştırılması üzerimize farzdır ve bu farzın yerine getirilmesi söz konusudur. İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, farzı yerine getirmek, ruhu Allah'a ulaştırmak hepimizin üzerine Allahû Tealâ tarafından emir şeklinde tecelli eden bir farzla farz kılınmıştır.

Farz nedir? Kur'ân'da hangi konu, biz insanlara Allahû Tealâ tarafından bir emir suretinde sunulmuşsa, o bir farz hüküm doğurur. Burada da "Allahû Tealâ'nın Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi; ruhu, onlar Allah'a ulaştırırlar." diyor. Allahû Tealâ ruhumuzun Allah'a ulaştırılmasını emretmiş, üzerimize farz kılmıştır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


"Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse, Allah kimin ruhunu Kendisine ulaştırmayı dilerse onların göğsünü yarar ve Allah'a teslim olmaya açar."

Kimlerden bahsediyor Allahû Tealâ? İnsanın fizik vücudunun Allah'ın Zat'ına ulaşması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu dünya hayatını yaşarken böyle bir şey mümkün değildir. Ama dünya hayatını yaşarken, ruhumuzun Allah'a ulaştırılması, Allah'ın talebine bağlı olarak karşımıza çıkıyor. Allahû Tealâ ruhumuzu Kendisine ulaştırmayı diliyor.

"Allah kimin ruhunu Kendisine ulaştırmayı dilerse onların göğsünü şerh eder (yarar) ve teslime açar." diyor. Ne demek istiyor? O kişinin önce ruhunu Allah'a teslimini açar, sonra fizik vücudunu kişi teslim edecektir. Ruhun Allah'a teslimi, vücudumuzdan ayrılarak Allah'a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuk yapmasıyla ve Allah'ın Zat'ına ulaşmasıyla mümkündür. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


"Allah emanetleri, o emanetlerin ehline (sahibine) teslim etmenizi emreder." diyor.

Ruhumuz ilk emanettir. Allah'a mutlaka biz hayatta iken geri dönmesi üzerimize gördünüz ki; bu âyet-i kerimede de farz kılınmıştır. İkinci teslim edeceğimiz varlık fizik vücudumuzdur. O da farzdır.

Birincisi 21. basamakta Allah'a ulaşır.

İkincisi 25. basamakta Allah'a ulaşmaz ama Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasaklarını işlemeyen bir hüviyet kazanarak Allah'a teslim olur.

Üçüncüsü nefsimizin Allah'a teslimidir. Daimî zikirle nefsimizin kalbindeki bütün afetler yok olduğu zaman biz Allah'a nefsimizi teslim etmiş oluruz. Sonra neticede irademizin teslimi söz konusudur. İrademizi Allahû Tealâ teslim alır ve o noktadan itibaren devamlı Allah'tan emirler alan ve bu emirleri gerçekleştiren bir insan çıkar ortaya. İradesi Allahû Tealâ tarafından teslim alınmış olan birisi... Bu insan, irşad makamına tayin edilen birisidir.

Demek ki sevgili kardeşlerim, ruhun Allah'a ulaşması söz konusudur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


"Allah dalâlette olanları bırakır." diyor.
 
Yani: "Onlarla ilgilenmez." anlamına dilediğini dalâlette bırakır. Dalâlette olan kişilerin dalâlette kalmayı dilemeleri halinde Allahû Tealâ onlara müdahale etmez.

Sonra diyor ki: "Ama o dalâlette olanlardan (Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes dalâlettedir.) kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır." (Buradaki ‘onları'; "Onların ruhlarını Kendisine ulaştırır." mânâsında kullanıyor.)

Fizik vücudumuzun da nefsimizin de Allah'a ulaşması mümkün değildir. Allah'a ulaşan sadece ruhumuzdur. Ruhumuzun Allah'a ulaştığı, Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde bir defa daha ifade ediliyor. Allahû Tealâ orada diyor ki:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


"Allah dilediğini Kendisine seçer."

İnsanların çoğunu gerçekten Allahû Tealâ Kendisine seçer.

Allahû Tealâ: "Ama o seçtiklerinden kim Allah'a ulaşmayı dilerse, onların ruhlarını Kendisine ulaştırır." diyor. Seçtiklerinden kim Allah'a ulaşmayı dilerse, onların ruhlarını Kendisine ulaştırır.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ'nın açık bir şekilde ifade ettiği gibi insanların ruhlarını Kendisine ulaştırması söz konusudur. Allahû Tealâ'nın dizaynında ruhumuzun Allah'ın Zat'ına hayatta iken ulaşması söz konusudur.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


"Allah kimin ruhunu Kendisine ulaştırırsa, o zaman o kişi hidayete erer." diyor.

Öyleyse âyet-i kerimeler açık ve kesin bir biçimde bir gerçeği vurguluyor: İnsan ruhunun hayatta iken Allah'a dönüşü. İşte bu, adına hidayet dediğimiz olaydır. Çağımızın çekici unsuru, lokomotifi... Çağımızın hidayet çağı olduğunu unutmayın sevgili kardeşlerim. Hidayet çağında yaşıyoruz. Hidayet çağı, Allahû Tealâ'nın bir dizaynını içeriyor. Hidayet çağı: Asr-ı Hidayet.

Allahû Tealâ, Al-i İmran Suresinin 73. âyet-i kerimesinde hidayetin tarifini yapıyor:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


"innel hudâ hudallâhi"

İnne: Muhakkak ki
el hudâ: Hidayet
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır. Ruhun Allah'a ulaşmasıdır.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


"inne hudâllâhi huvel hudâ"

İnne: Muhakkak ki
hudallâhi: Allah'a ulaşmak.
huve: İşte o
el hudâ: Hidayettir.
 
Öyleyse ruh adı verilen bir varlık taşıyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


"Biz insana ruhumuzdan üfürdük sonra ona fuadler verdik." diyor.

Yani görme, işitme ve idrak etme. "Göz, kulak ve kalp; bu uzuvları kullanarak insanların görmesini temin ettik, işitmesini temin ettik ve idrak etmesini temin ettik, ruhumuzu üfürdüğümüz insanlara." diyor Allahû Tealâ.

Bütün insanlara ruhlarını üfürüyor. Allah ruhundan üfürüyor ve öyle bir sonsuz ki; ruh bütün insanların vücutlarını kaplıyor. Saçının her teline kadar ruh, fizik vücudun aynıdır. Görüntü itibariyle hiçbir farkı yoktur. Ruhumuz fizik standartlarda da görünebilir, fizik de olabilir. Meselâ bir insan Ankara'dadır. Ankara'da herkes onu orada hayatta iken aynı gün görür, işitir. Aynı günler diyelim ama aynı zamanda o kişiyi hac'da da görünür olur, onlarla da konuşur, onlarla da dostluklar kurar ama ikincisi fizik vücut değildir, Kabe'de olan ruhtur. Ama birçok insan onu orada görmüştür, konuşmuştur; hatta bir süre sonra dönüp o günleri yad etmişlerdir beraberce, herkesin gözü önünde bir toplantıda.

Sevgili kardeşlerim, ruh adı verilen bir varlığımız var ve bu ruh Allah'a geri dönmek özelliğinin sahibidir. İşte Allahû Tealâ insanların başının üzerine salâh makamının 5. kademesine ulaştıkları zaman bir ruh gönderir. Bu ruh, o kişinin kendi ruhudur. Ruh tayyi mekânı gerçekleştirmesi için ona Allahû Tealâ tarafından bir ni'met olarak verilir. Allah'ın bir ni'metidir. Kim salâh makamının 5. kademesine ulaşıp da Allahû Tealâ onun iradesini teslim alırsa, onun başının üzerine o kişinin kendi ruhunu gönderir. Ondan evvel başının üzerinde ne vardı? Ondan evvel de gene bir ruh vardı ama bu, devrin imanın ruhu idi. Devrin imamın ruhu, kim Allah'a ulaşmayı diler de 12 tane ihsanla mürşidine ulaşırsa; o kişi için bir değer ifade eder. O kişi mürşidine ulaştığı zaman başının üzerine devrin imamının ruhu gelir ve o kişinin ruhuna: "Senin Allah'a mülâki olma günün geldi." der. İşte Mum'in Suresinin 15. âyet-i kerimesi bunu söylüyor:

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


"Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah."

Konu, dereceleri yükselmesiyle ve arştaki meleklerle alâkalıdır. Bir kişi mürşidine ulaştığı zaman onun bütün günahları sevaba çevrilir. Eğer Allah'a ulaşmayı dilemişse... Sadece Allah'a ulaşmayı dileyen ve Allahû Tealâ'dan 12 tane ihsan alan ve ihsanla tâbî olanlar için geçerlidir. Bu 12 tane ihsanın alınmasıyla o kişi mürşidine ulaşır, tâbî olur olmaz başının üzerine Mu'min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince devrin imamının ruhu gelir.

Allahû Tealâ onun günahlarını, günah derecatını örtecektir. Allah'a ulaşmayı dilediği anda zaten örtülmüştür. Mürşidine ulaşıp tâbî olduğu anda bir defa daha af edilmek suretiyle günahları sevaba çevrilir ve başının üzerine devrin imamının ruhu gelir, yerleşir. Âyet-i kerimenin devamı şöyle:

"Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların üzerine (başlarının üzerine) emrinden bir ruh gönderir." O kişiye yevm'et talâkının, mülâki olma gününün geldiğini haber vermek için. (Yevm; gün, talâk ta mülâki olma, ulaşma muhtevasının dizaynıdır.)

Allahû Tealâ âyet-i kerimesinde diyor ki: "O ruha Allah'ın emrinden ruh gönderilir. Allah'ın emrinden olan o ruh, devrin imamının ruhudur. Bu ruh, o kişinin başının üzerine gelir ve der ki o kişinin ruhuna: "Senin Allah'a ulaşma günün, Allah'a mülâki olma günün, ulaşma günün geldi. İlka olma günün, vasıl olma günün geldi. Vücudu terk et. Allah'a doğru yola çıkıyorsun." Ruh vücudu terk ederek hangi mürşide tâbî olmuşsa onun dergâhına ulaşır, oradan da devrin imanının dergâhına ulaşır. O dergâhtan itibaren gök katlarını birer birer çıkarak 6-7 aylık bir zaman devresi içerisinde ruh Allah'a ulaşır. (Bizim zamanımızda süre çok daha uzundu. Meselâ bizim seyr-i sülûkumuz 1,5 yıl sürmüştür.)

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah'a insan ruhunun hayatta iken ulaşması, vasıl olması diye bir olayla karşı karşıyayız. Bu gerçeği saklamaya çalışan birtakım âlimler çıkmış ve demişler ki: "Ruh vücuttan ayrılırsa insan ölür çünkü insana hayat veren ruhtur." Allahû Tealâ da diyor ki: "Hayatı Biz veririz, (hayata getiren Biziz), hayatı alan da (öldüren de) Biziz, yaratan da, hayata getiren de öldüren de Biziz."

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ ruhun hayatta iken Allah'a ulaşmasını emretmiştir ve ruhun Allah'a geri dönmesi şarttır. Üzerimize gördünüz ki defaatle farzdır. Böyle bir neticeye ulaşabilmek için Allahû Tealâ önce "Allah'a ulaşmayı dilemeyi" yani ruhumuzu Allah'a ulaştırmayı dilememizi farz kılmıştır.

Dilemezsek ne olur? Dilemezsek sevgili kardeşlerim, dilemezsek herşey tersine döner. Bir insan ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilerse Allah'ın cennetine muhatap olur. Muhakkak cennete girer. Ama dilemezse, Allah'a ulaşmayı dilemeden ölürse gideceği yer cehennemdir. Öyleyse bu konuda Allahû Tealâ Yunus Suresinin 7 ve 8. âyet-i kerimesinde ne diyor bakalım:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Onlar (bir kısım insanlar) Bize (Allah'a) mülâki olmayı kesinlikle (inne: muhakkak suretle) dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatı ile doyuma ulaşırlar. Onlar Allah'ın âyetlerinden gâfil olanlardır. Gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibari ile ateştir, cehennemdir."

Öyleyse Allah'a ruhumuzun ulaşması için evvelâ ulaştırmayı dilememiz lâzımdır. Eğer dilemezsek hem gideceğimiz yer cehennemdir hem de Allah'ın âyetlerinden gâfil olduğumuz için Allah'ın âyetlerini bilmediğimiz için O'nu dilemiyoruz, istemiyoruz.

Sevgili kardeşlerim, bu bapta gördüklerimiz açık ve kesindir. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a mutlaka ulaşması söz konusudur. Unutmayın sevgili kardeşlerim, intihar eden kişi Kur'ân-ı Kerim'e göre mutlaka cehenneme girer. Allahû Tealâ İslâm'da açık ve kesin bir hüküm koymuştur. Kim intihar ederse yani kendisini öldürürse, kendisini öldüren o kişinin kıyâmette gideceği yer cehennemdir. Ebediyyen kalmak üzere... İntihar, Allahû Tealâ tarafından kesin şekilde yasaklanmıştır. Cezası da cehennemdir.

Öyleyse Allahû Tealâ "Rabbine geri dön." diyor. "İrciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön." emri bir "İntihar et." emri olabilir mi? Rabbe geri dönüş, Allah'a geri dönüş, ruhun geri dönmesidir ve de böyle bir şey emir olduğuna göre ruhumuzu hayatta iken Allah'a ulaştırmak mecburiyetindeyiz. Emir olarak verildiğine göre Allahû Tealâ kimseye intihara emri vermez. Kur'ân-ı Kerim'de neyi farz kılmışsa, o üzerimize borçtur, mutlaka yapılması gerekir. Eğer bu bir ölüm emri ise herkesin intihar etmesi gerekirdi, kendini öldürmesi gerekirdi. Oysaki gene Kur'ân-ı Kerim, intihar edenin gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. Allah'ın yazdıklarına tenakuz olabilir mi? Böyle bir şeyin mümkün olmadığını biliyoruz. Birbirini nakzeden iki tane husus Kur'ân-ı Kerim'de bulunmaz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, görülüyor ki Allah ile olan ilişkilerimizde Allahû Tealâ bütün insanların ruhlarını Allah'a ulaştırmalarını farz kılmıştır. Bu farz, Allah'a ulaşmayı dilemekten (geliyor) geçiyor. Ondan sonra mürşide ulaşıp tâbiiyet, sonra ruhun Allah'a Allahû Tealâ tarafından ulaştırılması. Üstelik ruhumuzu Allahû Tealâ Kendisine ulaştırmayı garanti ediyor. Yukarıda 2 âyet-i kerime söylemiştik. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ mutlaka o kişilerin ruhlarını Kendisine ulaştırıyor.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'ın dizaynı açık ve kesindir. O, insanı yaratmıştır. Bir nefs, bir ruh, bir fizik vücut; bir üçlüyle. Nefs afetlerle dolu, ruh hasretlerle dolu yani karanlık kadar aydınlık. Allahû Tealâ'nın ne emir verdiği açıktır. Emir, ruhumuzu Allah'a ulaştırmaktır.

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


"Üzerinize azap gelmeden evvel Allah'a yönelin, Allah'a ulaşmayı dileyin ve Allah'a teslim olun."

Neyi teslim edeceğiz? Önce ruhumuzu (22. basamak), sonra fizik vücudumuzu (25. basamak), sonra nefsimizi (26. basamak), sonra irademizi (28. basamağın 5. kademesi).

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikte olduk ve "Ruh vücuttan çıkarsa insan ölür." şeklindeki bir hurafenin asla geçerli olmadığını böylece öğrenmiş olduk.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: Din Ve SEvgi
TARİHİ: 22.07.2012

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sevgili kardeşlerim! Dîn ve sevgi birbirine birinci derecede bağlı olan iki mefhumdur. Dîn sevgiyi gerektirir.  Sevgi de dîni gerektirir. Hayatını başkalarından nefret etmekle geçiren bir insanın dînini Allah’ın emrettiği istikamette yaşaması mümkün olamaz. İslâm “teslim olan” demek ve aslî unsurlardan ne kadar çok şey kaybetmişiz, dînimizi kaybetmişsiz sevgili kardeşlerim! Bu bir şeytanın tuzağıdır. Cennetleri sıraladığımız zaman bakıyoruz ki:

1. 1. kat cennete Allah'a ulaşmayı dileyenler girebilirler. Dilemiyor kişi. Dilemiyorsa o kişinin cennete girmesi mümkün değildir.
2. kat cennete mürşidine tâbî olanlar girebilir.
3. kat cennete, böylece ruhu vücudundan ayrıldığı için tâbiiyet sırasında ruhunu Allah’a ulaştırabilenler girebilir.
4. kat cennete fizik vücudunu Allah’a teslim edenler,
5. kat cennete nefsini Allah’a telsim edenler,
6. kat cennete muhlis olanlar,
7. kat cennete iradesini de Allah’a teslim edenler girebilirler.

Öyleyse 7 kat cennet 7 ayrı özellik taşır sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için hedef aynıdır. Dînimizin adı teslim dînidir; Allah’a teslim olmak. Şimdi beraberce İslâm’ın 5 şartına bakıyoruz:

1. Namaz kılmak
2. Oruç tutmak
3. Zekât vermek
4. Hacca gitmek
5. Kelime-i şahadet getirmek

Bu 5 tane faktör nasıl olur da dînimizi temsil edebilir sevgili kardeşlerim? Bu 5 tane faktörde teslimle alâkalı hiçbir şey yok. Evet, namaz kılmak da farz, oruç tutmak da farz, zekât vermek de farz, hacca gitmek de farz, kelime-i şahadet getirmek de farz. Tamam ama sevgili kardeşlerim, nerede kaldı dînimiz? Dînimizin adı İslâm dîni yani Allah’a teslim dîni. “Silm” kökünden geliyor, İslâm kelimesi de teslim kelimesi de. Neyimizi Allah’a teslim ediyoruz ki İslâm’ın 5 şartıyla?

• Hani mürşide tâbiiyet; 6. şart?
• Hani ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi; 7. ve en önemli şart?

Dînimize esas elbiseyi giydiren budur. Bu şarttır: Allah’a teslim olmak; ruhu teslim etmek, fizik bedeni teslim etmek, nefsi teslim etmek ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Eğer biz bu teslimleri gerçekleştirmiyorsak, o zaman nasıl teslim olan olabiliriz ki sevgili kardeşlerim? İslâm olabiliriz ki? Bu İslâm’ın 5 şarta indirilişinde duruma hakîm olan dîn adamları, sizlere soruyoruz: Nerede İslâm olmak? Eğer İslâm’ın şartı bu kadarsa namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; bu kadar ise nerede teslimler? Nasıl oluyor da dînimiz teslim dîni adını alıyor? Sizler neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz da teslim dîninin sahibi olduğunuzu iddia ediyorsunuz?

Muhterem dîn adamları! Hepiniz için aynı endişeyi taşıyorum. Siz, Allah’ın farz kıldığı hususları insanlara öğretmekle hepiniz vazifelisiniz. Hiçbir zaman unutmamanız lâzımgelen şey dînimizin İslâm dîni yani teslim dîni olması. Siz ki, dînimizi İslâm’ın 5 şartına indirgemiş durumdasınız: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek. Hepinize bir sualimiz var. Neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz? Ruhunuzu mu? Fizik bedeninizi mi? Nefsinizi mi? İradenizi mi? Hepsi de farz Kur’ân-ı Kerim’de. Neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz? Hanginiz bana cevap verebilir bu konuda? Bu kadar zaman sabrettik; ‘Herşey değişebilir, aman kimsenin kalbini kırmayalım.’ diye. Bu sözleri söylemekten muradımız gene kimsenin kalbini kırmak değildir. Ama yeter artık. Bu kadar sabrettik. Yeter artık. Artık Allah’ın söylediklerini herkese öğretmek mecburiyetindeyiz.

Muhterem dîn adamları! Sizler isteseniz de istemeseniz de bu dîn Allah’ın dînidir ve adı İslâm dînidir yani teslim dînidir. Yani Allah’a teslim dînidir. İslâm’ın 5 şartıyla hareket eden herkese de bunu farz kılan (zaten farz ama eksik bir farz) ve de bunun yeterli olduğu zannıyla herkese “İslâm’ın şartı 5’tir.” diyebilen dîn adamları, sizlere sesleniyorum! Neredesiniz? Hanginiz bana cevap verebilecek? Eğer dînimiz İslâm dîniyse, İslâm dîni Kur’ân âyetleri gereğince ruhumuzu, fizik bedenimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmeyi ihtiva ediyorsa ve İslâm’ın 5 şartının içinde bunların hiçbirisi mevcut değilse, nasıl bir İslâm âlemi olacak bu? Hanginiz bana cevap verebilir ki? Hiç biriniz cevap veremezsiniz.

Sizleri suçlamıyorum sevgili kardeşlerim! Çünkü insanlar kendilerine öğretileni bilirler. Suçlu siz değilsiniz. Size İslâm’ın 5 şartı öğretiliyor. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; hepsi de farz. Doğru, hepsi farz. Ama dîninizin İslâm dîni olduğunu unutmayacaksınız sevgili kardeşlerim! Asıl önemi konunun burada. İslâm dîni yani teslim dîni. Kime teslim olabiliriz? Allah’a. Var mı bunun başka bir izah tarzı? (Süleyman Demirel de olsa size bunu söylerdi şimdi yani!)

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz herşeyden vazgeçtim; en azından ruhumuzu Allah’a teslimle mükellefiz. Ama bunun arkasından fizik bedenimizin teslimi geliyor; farz. Nefsimizin teslimi geliyor; farz. İrademizin teslimi geliyor; farz. Nasıl olur da bütün bunları, Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği biz bütün bunları bilip de nasıl olur da insanlığa bu hizmeti yapmayız? Olmaz böyle şey sevgili kardeşlerim! Yeter artık. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin bir dizayndır. Dînimiz İslâm dînidir. Yani Allah’a teslim dînidir. İkisi de “silm” kökünden geliyor ve görevimiz Allah’a teslimdir. Hiç kimsenin ruhu mürşidine tâbî olmadıkça vücudunu terk edip Allah’a doğru giden yolculuğa katılamaz. Böyle bir imkân söz konusu değildir ve İslâm’ın 5 şartını incelediğimiz zaman namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek; evet, hepsi de farz. Ama dînimiz İslâm dîniyse nasıl bu İslâm dîninin sahibi olacağız İslâm’ın 5 şartıyla? Evet. Namaz kılmak, da farz oruç tutmak da farz, zekât vermek de farz, hacca gitmek de farz, kelime-i şahadet getirmek de farz. Ama nasıl İslâm olacağız yani teslim? Kime teslim olunabilir? Bit tek teslim mahalli var sevgili kardeşlerim! O Allah’tır. Hepinize bir emanet vermiştir.

Doğar doğmaz size üfürülen Allah’ın ruhudur ve bu ruhu Allahû Tealâ Kendisine iade etmenizi, teslim etmenizi emrediyor. Bu kadar mı? Hayır, ruhunuzdan sonra fizik bedeninizi, ondan sonra nefsinizi, ondan sonra iradenizi Allah’a teslimle emrolunuyor Kur’ân-ı Kerim’de. Şu İslâm âleminin haline bakın sevgili kardeşlerim! Dîn adamları bütün öğretilerini İslâm’ın 5 şartı üzerine gerçekleştiriyorlar. İlahiyat fakültelerinde bu öğretiliyor. İmam-Hatip liselerinde bu öğretiliyor. Yazık değil mi bu millete? Onların teslim olmalarına tam olarak engel olan bir sistem…

1. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor.
2. Fizik bedenimizi farz kılıyor teslim etmemizi.
3. Nefsimizi teslim etmemizi farz kılıyor.
4. Ve irademizi de Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor.

İslâm’ın 5 şartını yeterli ve herşeyi kapsayan bir muhteva olarak gören siz dîn adamları, sualime nasıl cevap verebilirsiniz ki? Hepiniz için söz konusu olan bir Kur’ân-ı Kerim var. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de dînimizin İslâm dîni olduğunu söylüyor ve de ruhumuzu da Allah’a teslim etmemizi, fizik bedenimizi de Allah’a teslim etmemizi, nefsimizi de Allah’a teslim etmemizi, irademizi de Allah’a teslim etmemizi farz kılıyor Allahû Tealâ. Bu İslâm’ın 5 şartıyla yani namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle ve kelime-i şahadet getirmekle kim, neyini Allah’a teslim edebilir sevgili kardeşlerim? Bu dînin mahvedilmesidir. Allahû Tealâ ruhumuzu da fizik bedenimizi de nefsimizi de irademizi de Allah’a teslim etmemizi Kur’ân-ı Kerim’de farz kılıyor ve dîn adamlarımız bu konuda sadece “İslâm’ın 5 şartı geçerlidir.” hüviyetinde bir görüntünün sahipleri.

Sevgili dîn adamları! Bunca insanın cehenneme gitmesine sebebiyet vermekle sizler büyük bir cürüm işlemiş olmuyor musunuz? Hala incelemeyecek misiniz dîninizi? Allahû Tealâ’nın insanları ruhlarını da fizik bedenlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etmeye davet ettiğini hepiniz biliyorsunuz. Bunun temel faktörünün de bütün ibadetlerle beraber zikir olduğunu biliyorsunuz.  “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek İslâm’ın 5 şartıdır.” Böyle diyorsunuz. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim 7’li bir standart içinde vücuda gelmiştir. Aksini iddia edebilir misiniz; “Hayır, 7’li değildir, 5’tir.” diyebilir misiniz? Öyleyse bunu da 7’li şarta ulaştırmak mecburiyetindesiniz. Söylediğiniz yanlış mıdır? Hayır doğrudur. Namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de elbette farzdır. Ama farzlar bundan ibaret değildir. İslâm dîni teslim dînidir ve:

• 6.’sı Allah'a ulaşmayı dilemenizdir.
• 7.’si ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim etmektir; hepsi de farz.

Eğer bize Allah dînimizi öğretmeseydi biz de sizin gibi kalacaktık. Herkese İslâm’ın 5 şartını öğretmeye kalkacaktık.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar Allahû Tealâ’ya hamd ediyoruz, şükrediyoruz biliyor musunuz, dînimizi Allah’tan öğrendik diye? Bütün insanlar için Allahû Tealâ kapıları açmış. “Gelin!” diyor. “Gelin, sizin dîniniz teslim dîni. Bana teslim olun.” Allahû Tealâ’nın Kur’ân’da da ondan evvel İncil’de de ondan evvel Tevrat’ta da söylediği şey aynı sevgili kardeşlerim! 7 tane safha 4 tane de teslim. 7 safha:

• Allah'a ulaşmayı dilemek
• Mürşide tâbiiyet
• Ruhun Allah’a ulaşması
• Fizik bedenin teslimi
• Nefsin teslimi
• Muhlis olmak
•İradeyi Allah’a teslim etmek.

Ve teslimlere bakıyoruz:

• Ruhun teslimi
• Fizik bedenin teslimi
• Nefsin teslimi
• İradenin teslimi

4 tane teslim koymuş Allahû Tealâ. Tevrat’a da koymuş, İncil’e de koymuş, Kur’ân-ı Kerim’e de koymuş. Sevgili kardeşlerim! Sadece bizim dînimiz yok. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir peygamberdi, nebî idi. Ondan evvel Hz. İsa nebî idi. Ondan evvel Hz. Musa nebî idi. Öyleyse şu anda Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm diye üç tane dîn varsa arkasında üç tane peygamberin varlığı söz konusu. Ama sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bize öğretti. Bu dînleri incelememizi ve baktık ki 7 safha ve 4 tane teslim Tevrat’ın da esasını teşkil ediyor, İncil’in de esasını teşkil ediyor, Kur’ân-ı Kerim’im de esasını teşkil ediyor. Öyleyse hiç kimse Hz. Musa’nın bir peygamber olduğunu, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin (tarih sırasıyla konuşuyorum) bir peygamber olduğunu inkâr edemez. Onlar peygamberdirler. Allahû Tealâ onlara bütün insanlara hükmetmek üzere şeriat kitabı indirmiştir. Tevrat da, İncil de, Kur’ân-ı Kerim de üç peygambere indirilen üç şeriat kitabıdır. Allahû Tealâ bize de kitap yazdırdı. Ama bunun şeriatla falan hiç ilişkisi yok. Risalet Nurları isimli bir kitap. Bizimle Allah arasındaki konuşmaları ihtiva ediyor. Hiç kimseye bir emir falan söz konusu değil.

Sevgili kardeşlerim! Bir çok insan için Allah ile konuşup da Allah’ın emirlerini, Allah’ın yazdırdıklarını yazmak belki inanılmaz gelir. Peki, acaba onlar Allahû Tealâ kendilerine böyle bir şey emretseydi aynı şeyi yapmazlar mıydı?

Sevgili kardeşlerim! Biz Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz. Ömrümüz boyunca da bu hamd ve şükür hep devam edecektir Allah’ın bize olan bu yüce ikramları sebebiyle. Risalet Nurları Allahû Tealâ’nın bize yazdırdığı bir kitaptır. Hamd ederiz, şükrederiz.

Sevgili kardeşlerim! İslâm’ın İslâm’ın 5 şartına indirgendiği böyle bir devrede bizim susmamız doğru olur muydu? Olmazdı. Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği doğruları biz de sizlere öğretmekle vazifeliyiz. Söylediklerimizin hepsinin Kur’ân âyeti olduğunu hiç unutmayın. Eğer Allahû Tealâ bize bu âyetleri öğretmeseydi biz hiçbir zaman bu güzellikleri yaşayamazdık. Sizlere de bunu öğretmek imkânımız elbette olmayacaktı. Ama öğretti ve biz sizlerin de bilmesi istikametinde Allah tarafından bu görevle görevlendirildik. Öyleyse bugün bütün bir İslâm âleminin yeterli gördüğü İslâm’ın 5 şartı asla yeterli değildir. Daha ötesi kurtuluş standartları içinde Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın. İslâm’ın 5 şartı namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.

Sevgili kardeşlerim! Bunların hepsi farz mı? Farz. Namaz kılmak da, oruç tutmak da, zekât vermek de, hacca gitmek de, kelime-i şahadet getirmek de. Ama dîn bu mudur? Kimi kurtarabilirsiniz namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, hacca giderek, kelime-i şahadet getirerek?

• Bir insanın cehennemden kurtulması, 1. kat cennete girebilmesi Allah'a ulaşmayı dilemesiyle mümkündür.
• 2. kat cennet mürşide tâbiiyetle mümkündür.
• 3. kat cennet mürşide tâbiiyetle vücuttan ayrılan ruhun Allah’a teslim olmasıyla mümkündür
• 4. kat cennet fizik bedenin teslim olmasıyla,
• 5. kat cennet nefsin teslim olmasıyla,
• 6. kat muhlis olmakla,
• 7. kat iradeyi Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.

Ne yazık ki dîn adamlarımız bu söylediklerimizi bilmiyorlar. Sevgili kardeşlerim! Bunların hepsi bu ilmi oradan, Allah’tan aldığımızın bir delili değil midir? Eğer bunca dîn adamı bu hakikatleri bilmiyorsa, biz biliyorsak ve bunu yaşıyorsak ve sizlere de öğretiyorsak o zaman sevgili kardeşlerim, bir görevle görevliyiz: Hepinize Allah’ın hakikatlerini öğretmekle. Gerçekten namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de İslâm’ın 7 şartından 5’idir. Ama teslimler; Allah'a ulaşmayı dilemek ve arkasından da ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek bu İslâm’ın 5 şartının içinde yok. Eğer yoksa sevgili kardeşlerim, biz nasıl İslâm oluyoruz? Yani Allah’a teslim olmuş insanlar oluyoruz? İslâm’ı 5 şarttan ibaret sayan sevgili kardeşlerimiz! Evet, namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet de getirmek; hepsi şart, hepsi farz. Ama Kur’ân-ı Kerim’in Allahû Tealâ’nın 5’li değil, 7’li sistem üzerinden kurduğunu hiç unutmayacaksınız. Allah'a ulaşmayı dilemek ve teslimler; ruhu, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek. Hepimiz bu teslimleri gerçekleştirmekle mükellefiz.

İslâm dîni İslâm’ın 5 şartından ibaret değildir. Kur’ân-ı Kerim emrediyorsa ki; “Fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz!” Baştan başlayalım: “Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim etmek mecburiyetindesiniz!” diyor Allahû Tealâ. O zaman o şartlar namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek elbette farz. Ama görülüyor ki, yetersiz farz. Niçin? Çünkü dînimizin adı İslâm dîni sevgili kardeşlerim, İslâm dîni, telsim dîni. Eğer namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek bize teslim olmak imkânını vermiyorsa, bunları yerine getiren hiç kimse Allah’a teslim olmak imkânının sahibi değilse, Allah’a teslim olamazsa:

• Teslim olmak için o kişinin mürşidine tâbî olması,
• Ruhunun vücudundan ayrılması, Allah’a ulaşarak Allah’a teslim olması,
• Arkasından fizik bedenini kişinin Allah’a teslim etmesi,
• Arkasından nefsini Allah’a teslim etmesi (daimî zikirsiz olmaz),
• Arkasından da iradesini Allah’a teslim etmek (bu da daimî zikrin muhtevası içerisinde); ancak bunları gerçekleştirebilirsek, o zaman hedefe ulaşabiliriz sevgili kardeşlerim!

Allahû Tealâ bugüne kadar bizim bunları herkese açık bir şekilde anlatmamızı uygun görmedi. Sebebini biz bilemeyiz. Rabbimiz, bizi yaratan Allah, O’nunla konuşma imkânını verdiğinden bu tarafa dünyadaki en mutlu insanlardan biriyiz. Sevgili kardeşlerim! Her zaman Allahû Tealâ bize yolumuzu gösterir, çizer. Ne yapmamız lâzımgeldiğini emreder ve biz O’nun azatsız kölesiyiz.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ sadece mutlu olmalarını onlardan isteyen bir dizayn tayin etmiş. Ama dînsiz bir mutluluk hiçbir şekilde mümkün olamaz. Böyle bir mutluluğun temelindeki faktör ise nefs tezkiyesi ve tasfiyesidir. Nefsin tezkiyesi, nefsimizin kalbindeki afetlerin %51’inin yok edilmesidir. Nefsin tasfiyesi ise daimî zikre ulaşılıp, %100’ünün yok edilmesidir. Tezkiye de farzdır. Tezkiyesini tamamlayan bir insan için tasfiye de farzdır. Elbette herkes bu farziyeti, hem birincisini hem de ikincisini yerine getirmekle mükelleftir. Ama sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ öylesine güzel kurtuluş reçeteleri vermiş ki:

• Bir insan Allah'a ulaşmayı dileyip de ölse 1. kat cennete girebiliyor.
• Allah'a ulaşmayı dilemiş. Mürşidine ulaşmayı dileyip de ölse 2. kat cennetin sahibi.
• Ruhunu Allah’a ulaştırıp ölse 3. kat cennetin sahibi.
• Fizik bedenini teslim edip ölse 4. kat cennetin sahibi.
• Nefsini teslim etse 5. kat cennetin sahibi.
• Muhlis olsa 6. kat cennetin sahibi.
• İradesini de Allah’a teslim etse 7. kat cennetin sahibi olmak imkânı var kendisinde.

Sevgili kardeşlerim! Nasıl olmuş da bütün bunlar unutulmuş? Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi, belki de size hiç kimse bunlardan bahsedemeyecekti.

Sevgili kardeşlerim! Biz Allah’a ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; O’nunla her an konuşmak imkânının sahibiyiz. Dünyadaki bu istikamette en mutlu insanlardan biriyiz. Hamd ederiz, şükrederiz Yüce Rabbimize böyle bir imkânı bize bahşettiği için.

Sevgili kardeşlerim! Ne olur sanki insanlar Allah'a ulaşmayı dileseler? Ne kaybederler ki sevgili kardeşlerim? Allah'a ulaşmayı henüz dilemeyen siz izleyenlerimize, dinleyenlerimize sesleniyoruz. Allah'a ulaşmayı dileyin! Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu farz kılıyor. Gerçekleştirenler için de 1. kat cennet mutlak olarak tahakkuk ediyor. Zaten böyle bir hedefe ulaşan kişi Allah'a ulaşmayı dilemişse Allah ona mutlaka mürşid sevgisi veriyor. Burada biraz zorluk olabilir. Çünkü o kişinin bulunduğu yere gitmek farz oluyor, Allahû Tealâ hacet namazını kıldığında insana mürşidini gösterirse. Ben Türkiye’deyken Bursa’daydım, Allahû Tealâ bana mürşidim olan Muhammed Raşit Hazretleri’ni gösterdiği zaman. Ülkenin bir ucunda benim bulunduğum yer vardı ve öbür ucunda da mürşidimin bulunduğu yer; Muhammed Raşit Hazretleri.

Sevgili kardeşlerim! Elbette güle oynaya gittik. Mürşidimize tâbî olduk. Allahû Tealâ bize sayısız ihsanlarda bulundu. Eğer bugün biz huzur namazının imamıysak bu bizim sahip olduğumuz bir şey değil; Allah’ın bize bir ihsanı, nimeti. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; bu güzellikleri yaşıyoruz. Her an O’nunla konuşmak imkânının sahibi kıldı bizi.

Sevgili kardeşlerim! Bırakalım gerisini. Bu kadarı bile bir insanın dünyadaki en mutlu insanlardan olması için yeterli değil mi? Elbette mutluyuz. Elbette huzur içindeyiz. Elbette insanları sadece severiz. İnsanlardan nefret edemeyiz. Elbette insanları İslâm’ın 5 şartından ibaret bir İslâm’ın yetersiz olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’e uymadığını, 6. ve 7. safhaların da mevcut olduğunu (muhlis olmak ve iradeyi Allah’a teslim etmek) anlatmakla vazifeli kılındık.

Sevgili kardeşlerim! Neden insanları sevmek varken, onları mutlu ederek her birine verdiğimiz mutluluğun aynını bizim de yaşamamız mümkünken, neden insanlara karşı anlayışlı davranmıyor birçok insan? Neden insanlar birbirine can düşmanı bile olabiliyorlar? Birbirlerini öldürüyorlar? Bunların hepsi Allah’tan uzaklaşmanın tabiî neticeleri. Biz Allah’a sonsuz hamd ve şükredenlerdeniz, bize bu devrin imamlığını nasip kıldığı için. Huzur namazının imamıyız. Allahû Tealâ’nın bize şu dünyada sonsuz mutluluklar nasip kıldığı için O’na ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır.

Sevgili kardeşlerim! Bu vesileyle hepinizi çok ama çok sevdiğimizi bir defa daha belirtmek istiyoruz. Hepiniz kalbimizdesiniz. Hepinizi çok ama çok seviyoruz ve hepiniz için dua ediyoruz inşaallah.

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhu sevgili kardeşlerimiz! Allah hepinizden razı olsun!

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: TÜRKİYE GENEL KONFERANSI 1. BÖLÜM
TARİHİ: 07.04.2013

Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.

Sevgili kardeşlerim! Her şeyden evvel hepinizi çook ama çok sevdiğimizi belirtmek istiyoruz. Bizler sevgi üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:

“Seviniz, sevdiriniz, nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz!”

Öyleyse sevgili kardeşlerim, hepimiz için Allahû Tealâ’nın indinde hedefler var. İnsanları sevmek. Sevmek, tek başına bir bütündür ve Allahû Tealâ bunun için "Seviniz.” diyor, “Sevdiriniz.” diyor, “Nefret etmeyiniz.” diyor, “Nefret ettirmeyiniz.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın bizden istediği şeye baktığımız zaman, bunun hiç de zor olmadığını görüyoruz. Ne istiyor Allahû Tealâ? Sevmemizi istiyor. Başka insanları birbirine sevdirmemizi istiyor. Nefret etmememizi istiyor.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedefi hep aynıdır. O, insanların mutlu olmasını ister. İşte bu noktada birçok yol var gibi görünürken yollar teke düşüyor. Sadece Allah’ın yolunda hedeflere yürünebilir.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ sevmeyi emrediyor. “Seviniz.” diyor, “Sevdiriniz.” diyor ve nefreti devre dışı bırakıyor, “Nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

Sevgili kardeşlerim! Sözler insanlar tarafından söylenir. Biz de sizlere bir şeyler söyleyenlerden biriyiz. Ama bizimki biraz farklı. Biz sadece Allah’ın bize söylettiğini söyleyebiliriz. Kendimizden bir şey eklememiz söz konusu olmaz.

Sevgili kardeşlerim! İsteriz ki; hepiniz birbirinizi çok sevin. Bu sevgi halesi içinde yaşayın. Sevdiğinizi belli etmekten çekinmeyin. Sevmek, Allah’ın bir ni’metidir. Nefret etmekse şeytanın bir üçkâğıtçılığı.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın istediği şey hepinizin birbirinizi sevmesi. Bu sevgi dizaynı içerisinde dünya farklı bir görüntü oluşturur. Kalbiniz neyi istiyor sevgili kardeşlerim? İşte asıl olan odur. Hepinizin Allah’ı sevmesi, birbirinizi sevmesi Allah’ın temel emridir. Ne kadar çok insanı severseniz ve ne kadar çok insana onları sevdiğinizi ispat ederseniz siz, o kadar çok mutlu olursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. O, sevmenizi istiyor: Sevmek. Bütün insanlar için Allahû Tealâ bir temel umde koymuş. “Başkalarını mutlu ediniz.” diyor. “Nefret etmeyiniz.” diyor. “Nefret ettirmeyiniz.” diyor. “Seviniz” diyor. “Sevdiriniz” diyor.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeye baktığımız zaman bunun gene sevgi olduğunu görüyoruz, sevmek. Eğer severseniz bunun karşılığı sevilmedir, sevilirsiniz. Nefret ederseniz, nefret edilirsiniz. Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey o insanların birbirlerini sevmeleri.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz İslâm dînini yaşıyoruz. İslâm dîni yani teslim dîni, Allah’a teslimiyeti ifade eder:

1- Ruhun teslimi
2- Fizik bedenin teslimi
3- Nefsin teslimi
4- İradenin teslimi

Ruhun, vechin yani fizik vücudun, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi. Teslim, bütün insanlar için bir hedef tayini oluşturuyor. Hepiniz insanları seveceksiniz sevgili kardeşlerim. Onları seveceksiniz ve onlardan nefret etmeyeceksiniz. Onların mutlu olmaları istikametinde çalışacaksınız. Ne olur? Siz kazanırsınız. Kim başka insanları mutlu etmek yolunda bir faaliyetin, bir gayretin sahibiyse o insan mutludur. Bütün insanlar için Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor:

1- Seviniz.
2- Sevdiriniz.
3- Nefret etmeyiniz.
4- Nefret ettirmeyiniz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın sizlerden ne istediğine dikkatle bakın! O, sizlerden birbirinizi sevmenizi ister. Birbirinizi mutlu etmenizi ister. Bütün insanlar için Allahû Tealâ bu hedefe yönelik olarak dizaynı ortaya koymuştur.

Sevgili kardeşlerim! Hepiniz için hedef aynı hedef. İslâm dîni teslim dînidir. Yani ruhunuzu yani fizik bedeninizi yani nefsinizi yani iradenizi Allah’a teslim etmekle vazifelisiniz.

İşte bu statü içinde sevgili kardeşlerim, insanları seveceksiniz. İnsanlar da sizi sevecek. Hepiniz için Allahû Tealâ’nın istediği şeye dikkatle bakıyorum. Mutlu olmanızı istiyor. Birçok insan için mutluluk çok zor bir şeydir. Oysaki Allah’a göre mutluluk herkesin kolayca yakalayabileceği bir hüviyet taşır. Sevgili kardeşlerim! Bunun anahtarı sevmektir. Allah’ın yolunda nefret yoktur. Allah’ın yolunda sevgi vardır. Nefret, şeytanın yolundadır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği statüye baktığımız zaman onun insanlardan sadece mutlu olmalarını istediğini görüyoruz. Nasıl mutlu oluruz? Bu son derece basit bir şey sevgili kardeşlerim. Nasıl mutlu oluruz? Son derece basit. Başkalarını mutlu ederek mutlu oluruz. Etrafımızdaki insanların her birine ulaştırabildiğimiz her güzel davranış, onun hoşuna giden davranış onu mutlu eder. Ve sevgili kardeşlerim, bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeye bakıyoruz, o safhaları ihtiva ediyor:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.
2- Mürşide tabiiyet.
3- Ruhu Allah'a ulaştırmak.
4- Fizik bedeni teslim etmek.
5- Nefsi teslim etmek.
6- Muhlis olmak.
7- İradeyi Allah’a teslim etmek.

Bütün insanlar için kapılar ardına kadar açık. Sevgili kardeşlerim! İnsanlardan sıkılan birilerini gördüğünüz zaman, sıkıntı içinde olan birilerini gördüğünüz zaman onlara deyin ki: “Sıkıntı içinde olmak, başkalarının senin üzerindeki bir tesiri değildir. Senin üzerine aldığın bir yanlışlıktır.”

Evvelâ etrafındaki insanları seveceksin. Onları mutlu etmeye çalışacaksın ve aslî unsur burada devreye girer. Çünkü sen bir kişisin ama etraftaki insanlar diyelim ki 60 kişi, 70 kişi, 80 kişi, 100 kişi, 500 kişi hangisiyse. Ama sevgili kardeşlerim, her bir başlangıç noktasının arkasından mutluluk gelir. Ama kimler için? Allah’ın emirlerine itaat edenler için. Allahû Tealâ diyor ki:

1- Seviniz.
2- Sevdiriniz.
3- Nefret etmeyiniz.
4- Nefret ettirmeyiniz.

İşte böyle bir dizayn içerisinde insanların hedef olarak tayin ettikleri şeye dikkatle baktığımızda görüyoruz ki; Allahû Tealâ bizlerden hedefe yürümemizi istiyor. Yani Allah’a ruhumuzu, Allah’a fizik bedenimizi, Allah’a nefsimizi, Allah’a irademizi teslim etmemizi istiyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! İnsanları mutlu etmek; Allah’ın temel emri budur. Her yerde insanlar var. İlk defa girdiğiniz bir toplulukta insanları göreceksiniz. Onları sevin. Onları sevdiğinizi, onlara davranışlarınızla ispat edin. Ancak ondan sonra sizin için mutluluğu yaşayabilmek söz konusu olabilir.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, herkesin birbirini mutlu etmeye çalışması ve mutlu etmesi. Eğer bunu usül haline getirirseniz, yani siz başkalarını mutlu etmek için harekete geçerseniz şunu göreceksiniz: O insanlardan hangisini ne kadar mutlu edebilirseniz, aynı miktardaki mutluluğu Allahû Tealâ size de yaşatır. Ama siz bir kişisiniz; etrafınızda var 100 kişi belki 200 kişi.

Sevgili kardeşlerim! O zaman Allah’ın ne büyük bir ni’metiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliyor muyuz? Allahû Tealâ bizlerden ne istiyor? Mutlu olmamızı istiyor. Nasıl mutlu olabiliriz? En kestirme yolu başkalarını mutlu ederek.

Gerçekten bir insan bir arkadaşını, herhangi birini mutlu ederse kendisi de mutluluğu yaşar mı? Mutlaka yaşar sevgili kardeşlerim. Bu, Allah’ın kanunudur. Kime ne ulaştırırsanız Allah da size aynı güzelliği yaşatır. Ne demek istiyorum? Yani insanlara siz hangi istikamette güzel bir şeyi takdim ediyorsanız, gayretinizle onun mutlu olmasını sağlamak istiyorsanız ve bunun için elinizden geleni yapıyor ve uğraşıyorsanız o kişi bunun farkına mutlaka varacaktır sevgili kardeşlerim, varmaması mümkün değildir.

Netice ne olacak? Netice o kişinin de sizi sevmesi olacak. Severse ne olur? Severse yeni bir dünyaya kapınızı açmış olursunuz. O güne kadar hep “Onlar beni sevsin de ben onları o zaman severim” diyen siz artık öyle düşünmüyorsunuz. Allahû Tealâ’nın bana olan emri “Onlar beni mutlu etsin de ben onu o zaman mutlu ederim.” şeklinde değil “Ben onlar beni mutlu etmeye çalışsalar da çalışmasalar da onları mutlu etmeye çalışan birisi olmalıyım.”

İşte hepinizin hedefi bu olmalı sevgili kardeşlerim! Böyle düşünmelisiniz. Görevim başka insanları mutlu etmek. E ne olur yani? Mutlu etmeye çalışmasanız ne olacak? O da bir hayat, o da bir hayat. O da bir hayat ama ikisi birbirinden çok farklı. Kim başka insanları mutlu etmek istikametinde bir faaliyetin, bir gayretin sahibiyse o kişi mutlaka mutluluğu yaşar. Yaşarsa ne olur? Yaşarsa etrafındaki insanlar da yaşar.

Sevgili kardeşlerim! Hepimiz için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin değil mi? O bizden mutlu olmamızı istiyor. Huzur içinde yaşamamızı istiyor. İnsanları mutlu ederek mutlu olmamızı istiyor. İşte yanlışlığın sona erdiği yer burasıdır. Hep insanlar, “Ben onu neden en güzel şekilde karşılayacak mışım? Neden ben onu mutlu etmeye çalışacak mışım? O beni mutlu etmeye çalışsın da ben o zaman onu mutlu ederim.” diye düşünürler.

İşte şeytanın, insan adı verilen Allah’ın mahlûkuna en büyük açmazı burada başlar. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ ister ki; herkesi sevesiniz. İster ki; herkesi mutlu edesiniz. Önemli mi? Evet. Onlar için mi sizin için mi? İkisi için de. Hem onlar için önemli hem sizin için. Neden? Çünkü siz onu mutlu etmeye çalıştıkça gayretiniz standartları içinde onu mutlu edebilirsiniz. Ama her mutlu ettiğiniz kişi aslında size mutluluk veriyordur. Kime siz mutluluk veriyorsanız o, sizin için Allahû Tealâ’nın büyük bir lütfudur. Bundan büyük haz alırsınız, büyük sevgi duyarsınız.

Sevgili kardeşlerim ! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hepinizden istediği şey acaba neden “Seviniz, sevdiriniz, nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz” tarzında? Çünkü bunu yaptığınız zaman o insanları mutlu ettiğiniz zaman her birine verdiğiniz mutluluk kadarını siz yaşayacağınız için etrafınızdaki insanların sayısı kadar siz mutlu olursunuz. İşte bütün kapılar bütün insanlar için açıktır.

Sevgili kardeşlerim! Ne kaybedersiniz? Bir insanı şu veya bu şekilde mutlu ederseniz. Onun bir konudaki sizden istediği yardımı gerçekleştirirseniz, onun mutlu olmasını temin edebilirseniz sizin için sadece mutluluk vardır.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ bir hedef tayini yapmış; onları mutlu etmek. Sonucu ne? Sonucu kişinin kendi mutluluğu. Neden? Bir kişi o gün konuşmalarıyla, davranışlarıyla 20 kişiyi mutlu etse Allah’ın kanunu; başkalarına ulaştırdığı mutluluğun aynını kişinin kendisinin yaşamasıdır. Öyleyse bu kişi onu mutlaka yaşayacaktır. Böylece etrafındaki birçok insanı mutlu ederek o, kendisi mutlu olacaktır.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey bir hedefe yönelmektir. O hedefi yakalamaktır. Hedefe ulaşmaktır. Bunun başkalarını mutlu edecek bir hedef olması sizin seçim muhtevanızı en üst seviyeye çıkartan bir aslî unsurdur.

Sevgili kardeşlerim! Hepinizin bulunduğu yerde arkadaşlarınız vardır. O arkadaşlarınızla beraber olsanız onlara ispat etseniz ki onları mutlu ettiğiniz zaman asıl siz mutlu oluyorsunuz. Bunu onlara ispat etmeye çalıştıkça başarınızın her seferinde daha çok arttığını göreceksiniz.

İşte Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ istiyor ki; başkalarını mutlu ederek siz de mutlu olun.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar her açıdan birbirleriyle ilişkidedirler. Sevgili kardeşlerim! Buradaki sevmek mastarına dikkat edin. Eğer etrafınızdaki insanları seviyorsanız siz mutlu bir insansınız. Çünkü eğer siz etrafınızdaki insanları seviyorsanız onlar da sizi mutlaka severler.

İşte dünyadaki en büyük yanlışlık insanların bir korkunç düşüncesi: “O beni sevmezse ben de onu sevmem. Ancak o beni severse ancak o zaman ben onu severim.” Bu bütün ipleri etrafınızdaki insanların eline vermeniz demektir. Neden sevgili kardeşlerim öyle yapıyorsunuz?  Biz onu yapmanızı değil, etrafınızdaki insanların hepsini sevmenizi istiyoruz. Onları sevmenizi onlara ispat etmelisiniz.

İşte ne zaman bir insana onu sevdiğinizi birçok olayla ispat edebilirseniz o zaman o, artık sizin sağlam bir dostunuz olur, sağlam bir arkadaşınız olur. Ve size sadece mutluluk verir. O bilir ki size verdiği her mutluluk asıl onun kendi mutluluğudur.

Sevgili kardeşlerim! “Ne kadar köfte o kadar ekmek!” Kime ne kadar mutluluk verebilirseniz Allah da size o kişiye verdiğiniz mutluluğun aynını yaşatır.

Öyleyse bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedeflerinin var olduğunu bilelim. Allah sever. Ve ister ki herkes birbirini sevsin. Şeytan da ister ki; kendisi nasıl insanlardan nefret ediyorsa insanlar da birbirinden nefret etsinler.

Sevgili kardeşlerim! Şeytan sadece insanları mutsuz eden bir varlıktır. Hepiniz mutlu olmak istiyorsanız yapmanız lâzımgelen şey son derece açık ve kolay. Başkalarını mutlu edin. Başka insanlara ne kadar mutluluk verebilirseniz o mutluluğun aynını siz de yaşarsınız ve bu giderek artar. Bize bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hedefi açık ve kesindir sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ bütün insanlardan onların mutlu olmalarını ister. Emirleri o istikamettedir. Allah’ın emirleri hangi istikamette olursa olsun, hep insanları mutlu edecek özellikler taşır. Şeytansa insanları devamlı olarak negatif istikamette etkileyerek o insanların birbirini üzmesine sebebiyet verir.

Bir tarafta üzüntü varsa sonuç başkalarını üzecek şekilde oluşuyorsa o kişi, Allah yolunda olan birisi değildir. Allah yolunda olanlar Allah’ın dostlarıdır. Allah’ın dostları insanların da dostlarıdır. Hedefleri başka insanları mutlu etmektir ve her birine verdikleri mutluluğun bedelini kendileri de yaşarlar.

Öyleyse kim başkalarını mutlu etmek için harekete geçmişse bunu gerçekleştirmek üzere bir aktif faaliyetin sahibiyse sevgili kardeşlerim, bu kişi Allah’ın yolunda olan birisidir. Ve bir görev edinmiştir kendisine; başka insanları mutlu etmek suretiyle kendisinin mutlu olması.

Düşünün sevgili kardeşlerim, siz bir kişisiniz, etrafınızda var 100 kişi. Bu 100 kişinin her birine A kadar mutluluk verseniz siz 100 A kadar mutlu olmak imkânının sahibi olursunuz. Bu kadar kolay, bu kadar mutluluk elinizde.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için hepiniz aynı dizaynın içindesiniz. Allahû Tealâ hepinizden mutlu olmanızı ister. Huzur içinde bir dünya hayatı yaşamanızı ister. İşte yapmanız lâzımgelen budur sevgili kardeşlerimiz. İnsanları mutlu ederek mutlu olmak. Ne kaybedersiniz sevgili kardeşlerim? Etrafımızdaki insanlar sizden aldıkları bu güzel davranış biçimlerinin arkasında sevgiye dayalı olduklarını görerek sizi seveceklerdir. Ve bu sevgi, onlarla sizin aranızdaki ilgiyi genişletecek ve birbirinizi daha çok seveceksiniz.

İşte sevgili kardeşlerim! Sevmek, sevmek, sevmek; daha çok, daha çok, daha çok mutlu olmak ve mutlu etmektir. Biliniz ki; kime ne kadar mutluluk verebilirseniz Allahû Tealâ da size o kadar mutluluğu yaşatır. Yani bir insan birisine A kadar mutluluk vermişse, bir başkasına B kadar mutluluk vermişse, bir başkasına C kadar mutluluk vermişse, bir başkasına D kadar mutluluk vermişse bu kişi, A+B+C+D kadar mutluluğu kendisi yaşar. Bu kadar kolay, bu kadar basit sevgili kardeşlerim. Çünkü Allahû Tealâ istiyor ki; herkes birbirini mutlu etsin. Herkes birbirini mutlu etsin de herkes mutlu olsun. İşte sevmek, bu standardın bir göstergesidir.

Sevgili kardeşlerim! Bir düşünelim ne kaybederiz? Etrafımızdaki insanlara güzel davranırsak, etrafımızdaki insanları mutlu edecek standartlarda davranırsak, her davranışımız onlara mutluluk verirse bir şeyler kaybeder miyiz sevgili kardeşlerim? Hayır, kaybetmeyiz, kazanırız. Geçen zaman parçası içerisinde biz etrafımızdaki insanları mutlu etmeye çalışmışız ve başarmışız da öyleyse Allahû Tealâ’nın emri yerine gelmiş. Eğer bütün insanlar öyle olsa başkalarını mutlu ederek mutlu etmek imkânını yakalasalar, hepsi başkalarını mutlu ederek kendileri mutlu olacaklardır. Bu ise garantili bir yoldur. Bütün insanlar için Allahû Tealâ güzel neticeler devreye koyar.

Allahû Tealâ sevgili kardeşlerim, herkesin mutlu olmasını ister. O ister ki insanlar mutlu olsunlar, huzur içerisinde yaşasınlar. İnsanlar etrafındaki insanlara mutluluk verdikçe ne kadar büyük mutluluklar yaşayabileceğini kendileri idrak etsinler ve her geçen gün etrafındaki insanlara verdikleri mutluluk artarak kendi mutlulukları giderek büyüyecektir. “Ne kadar köfte o kadar ekmek.” Birinin etrafında 10 kişi var. 10 kişinin her birine A kadar mutluluk vermiş bu zat. Bu kişinin kendisi 10 A kadar mutlu olur. Yani her birine verdiği mutluluğun 10 katını yaşar. Ve de etrafındaki insanlar, hepsine verdiği mutluluğun tamamını yaşar.

Sevgili kardeşlerim! Mutlu olmak bu kadar kolayken bu kadar basitken nasıl oluyor da insanlar genel olarak mutsuz? Çünkü tasavvuftan ayrılmışlar. Tasavvuf başkalarına mutluluk ulaştırma sanatıdır. Tasavvuf, Allah’ı mutluluğa ortak etmektir.

Sevgili kardeşlerim! İnsanları sevmezseniz tasavvufu yaşayamazsınız. İnsanları mutlu etmeye uğraşmazsanız tasavvufu yaşayamazsınız. Yaşayamazsanız mutlu olamazsınız. Ama kim buna gayret ederse, etrafındaki insanları mutlu etmek onun şiarı olursa, hedefi olursa bütün gücüyle etrafındaki insanların her birini mutlu etmek konusunda kişi bir faaliyetin sahibiyse bunun için çalışıyorsa, bunun için yaşıyorsa ve her fırsatta bunu ispat ediyorsa… Sevgili kardeşlerim! Bu hedeflere ulaşabilmek için insanları sevmeyi öğrenmek mecburiyetindesiniz. Sevmezseniz onları mutlu edemezsiniz. Onları mutlu edemezseniz siz de mutlu olamazsınız.

Sevgili kardeşlerim! Kime ne kadar mutluluk verebilirseniz aynı mutluluğu Allahû Tealâ size de yaşatır. “Ben kimseye mutluluk vermek istemiyorum, mutluluk da istemiyorum. Ben öyle kendime göre bir yaşantı devam ettireceğim” diye mi düşünüyorsunuz? Böyle düşünenler varsa Allahû Tealâ’nın kendisine verdiği imkânı bu kişi sokağa atıyor demektir. Çünkü Allahû Tealâ: “Kime ne kadar mutluluk verirseniz aynı miktardaki mutluluğu ben size yaşatırım.” diyor.

Biz bir kişiyiz sevgili kardeşlerim. Etrafımızda 10 kişi varsa, 20 kişi varsa, daha fazla insan varsa onların her birine verdiğimiz mutluluğun aynını bizim de yaşama imkânımız olduğuna göre başka insanlar itibarıyla 20 kişinin yaşadığı mutluluğun aynını, hepsini siz de yaşabilirsiniz. 30 kişinin yaşadığı mutluluğu siz de yaşabilirsiniz.

Allahû Tealâ ne kadar güzel kanunlar koymuş öyle değil mi sevgili kardeşlerim? İnsanları seviyor ve onların ruhlarını, fizik bedenlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim etmelerini istiyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, onların mutlu olmasıdır. İnsanlar davranış biçimleriyle başkalarını üzerler, sonra da kendileri onlara ne kadar huzursuzluk verdiyse o kadar sıkıntıyı yaşar. Hâlbuki öyle yapacak yerde, o karşısındaki kişiyi sıkıntıya sokacak yerde onu sevseydi, onu mutlu etmeye çalışsaydı mutlaka Allahû Tealâ ona diğer kişiyi mutlu etmek için imkânlar verecekti. Ve ne kadar mutluluk verirse o kadar mutluluğu kendisi yaşayacaktı.

Sevgili kardeşlerim! Bu daha bir kişi. Etrafında bir kişi değil de 10 kişi varsa, her birine bu kardeşimiz büyük bir gayretle gidip onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyorsa eninde sonunda onları mutlu edecektir. Hangi ölçüde mutlu ettiyse o mutluluğu kendisi de yaşayacaktır.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. İstiyor ki; “Mutlu olalım, mutlu edelim. Mutlu edelim mutlu olalım.” Her halükârda biz insanların mutlu olması, insanlar başka insanların yardımına her zaman muhtaç oldukları için bir beraberlik otomatik olarak gerçekleşir. İnsan giyinmek mecburiyetindedir. Elbise alacaktır üzerine, gömlek alacaktır. İnsan karnını doyurmak mecburiyetindedir. Mecburiyet sebebiyle yemeklik alacaktır, yemek alacaktır, evinde yemek yapacaktır veya yaptıracaktır. Herkes kendi standartları içinde bir mutluluğu bütünüyle yaşayacaktır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey açık ve kesin. Allahû Tealâ istiyor ki; o kişi mutlu olsun. Bunun için yaratmış. İşte insanlar farkına bile varmadan başkalarına kötü davranırlar; arkasından onlar da ona kötü davrandıkları için o kişi mutluluğu asla yakalayamaz. Ve bu kişiye sorarsanız eğer, hep başkaları kabahatlidir, başkaları onu rahatsız etmektedir ve bu yüzden huzursuzdur.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar köfte o kadar ekmek. Kim etrafındaki insanların hangisine olursa olsun, ne kadar mutluluk verirse her birine o mutlulukların toplamı kadar mutluluğu kendisi yaşayacaktır. Bu hiç değişmeyen, Allah’ın kanunudur. Onun için Allahû Tealâ insanların birbirini sevmesini istiyor ki taraflardan biri harekete geçsin, karşısındakini sevsin, onu mutlu etsin, arkasından da mutlu ettiği kişi kendisini mutlu etsin.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şey, açık ve kesindir. O sadece insanların mutlu olmasını ister.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın istediği şey buysa yapmamız lâzımgelen de o olmalıdır. Tek bir hedef. Etrafımızdaki insanları mutlu etmek. Ne diyor atalarımız: “İyilik yap denize at balık bilmezse Hâlık bilir.”

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar mutlu olmak isterler ama çok büyük bir kısmı mutlu değildir. Çünkü şeytan mutlaka devreye girmektedir ve insanları mutlu olacakları temel hedeflerden saptırmaktadır.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ mutluluğu daima hedef kılar. Ve bütün insanlar için aslında böyle bir imkân her zaman vardır. Yani başka insanları mutlu etmek. İşte Allah’ın kanunu odur ki; kime ne kadar mutluluk verirseniz Allah da size o kadar mutluluk verir. Onlara verdiğiniz mutluluğun her birine verdiğiniz mutluluğun toplamı kadar.

Sevgili kardeşlerim! Mutluluğu yaşamak. Bütün insanlar için kapılar ardına kadar açık. Hep insanlar kendilerine has hataları yaparlar sonra da başkalarını hatalı bulurlar.

Sevgili kardeşlerim! Siz siz olun başka insanları hatalı çıkarmak için, suçlu çıkarmak için sakın harekete geçmeyin, sakın böyle bir aldanışın sahibi olmayın. Göreviniz başka insanları mutlu etmektir. Herhangi bir kişiye ne kadar mutluluk verebilirseniz Allah size de aynı mutluluğu yaşatır. Her hangi bir şeye herhangi bir kişiye ne kadar mutsuzluk sizden ulaşırsa o kadar huzursuz ve mutsuz olursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın kanunları hep yürüyecektir kıyâmete kadar. Onun için hepiniz güzeli seçmelisiniz, doğruyu seçmelisiniz. Nedir doğru ve güzel? Başka insanları mutlu etmek. Huzur içinde onları yaşatmak, onlara huzur verdiğiniz için sizin de huzuru yaşamanız.

Sevgili kardeşlerim! “İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur.” diyor atalarımız. Arkasında ne var? O kişinin gayreti. O kişi gayret ediyor, öğrenmiş. Neyi öğrenmiş? “Başkalarına ne kadar mutluluk verebilirse aynı mutluluğu kendisi de yaşayacak.” onu öğrenmiş. Ve gerçekleştiriyor. Gerçekleştirdikçe her güzel davranışın arkasından bir mutluluk ulaşıyor bu kardeşimize.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar var, bu mutluluğu bir taraftan yaşarlarken bir taraftan da başka insanları rahatsız ediyorlar. İşte bu yanlışlığın başlangıç noktası sevgili kardeşlerim. İçinizden hiçbiriniz davranış biçimlerinizi başka insanların üzüleceği bir merciye sakın taşımayın. Bu kapı herkese açıktır ama mutluluğa götürmez, mutsuzluğa götürür. Kime hangi ölçüde negatif davranışlarda bulunursanız, bir başka ifadeyle kimleri hangi ölçüde üzerseniz Allah da sizi üzer, aynı sıkıntıyı size de yaşatır. Ve pişman olursunuz yaptığınızdan.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ istiyor; insanların mutlu olmasını istiyor. Ama şeytan da boş durmuyor, o da istiyor. Ne istiyor? Herkesin birbirini kırmasını, dökmesini, birbirine en kötü davranışlarda bulunmasını, başkalarını mutsuz etmesini ve arkasından da mutsuzluğu bizzat kendisinin yaşamasını.

Öyleyse sevgili kardeşlerim bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın istediği şeyi hiç unutmayacasınız. O, Allahû Tealâ bütün insanlardan mutlu olmalarını istiyor.

Sevgili kardeşlerimiz! Allah hepinizden razı olsun. Kardeşlerimizin sualleri varsa onu gerçekleştirelim inşallah.

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI  (Bakara - 6 ve 7)
TARİHİ: 03.10.2008

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz; âyetlerin sırları. Sizlere Bakara Suresinin 6. ve 7. âyetlerinden bahsetmek istiyoruz.

Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.


Bakara Suresinin 7. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


Allahû Tealâ Bakara Suresinin 6. âyet-i kerimesinde diyor ki:

İnnellezîne: Muhakkak ki onlar.
keferû: Kâfirdiler.
sevâun: Eşittir.
aleyhim: Onların üzerine.
e enzertehum: İkaz etsen de.
em lem tunzirhum: İkaz etmesen de.
lâ yu’minûn: Onlar mü’min olmazlar.

Bakara Suresinin bir sonraki âyet-i kerimesi (7. âyet-i kerimesi):

“Hatemallâhu: Allah, mühürledi.”

Hatem; hem “hitam bulmak” hem de “mühürlemek” anlamına geliyor. “Hitam” kelimesi de “hatem” kelimesi de 3 ana harften oluşuyor. Birisinde ‘i’ var, birisinde ‘e’ var. ‘t’ ile ‘m’ aynı harf.

Hatemallâhu: Allah mühürlemiştir.
alâ: Üzerine.
kulûbihim: Onların kalpleri üzerine Allah mühürlemiştir (kalplerinin üzerine mühür vurmuştur.)
ve alâ sem’ıhim: Ve onların sem'î hassalarının (işitme hassalarının) üzerine.
ve alâ ebsârihim: Ve onların basar etme (görme) hassalarının üzerine.
gışâveh: Gışavet (isimli perde çekti).
“Onların basar hassalarının üzerine gışavet isimli bir perde çekti.”
ve lehum azâbun azîm: Ve onlar için azîm bir azap söz konusudur, azim bir azap vardır.

Öyleyse ne demek istiyor Allahû Tealâ? Allahû Tealâ: “Onlar muhakkak ki kâfirdirler.” Kâfir olmak, Allah’a inanmamak istikametinde bir mânâ taşıyor. Ama burada söz konusu olan, onların mü’min olmak konusunu işitmemeleridir. Kendilerine tebliğ yapıldığı halde “Allah’a ulaşmayı dile ve böylece Allah’a ulaşmayı dileyen yani kurtuluşa ulaşacak olan bir mü’min ol!” tarifine uymayan insanlar söz konusu.

Ne demek istiyoruz? Bir insan, Allah’a inanırsa o, mü’mindir. Allah’a inanan herkes mü’mindir. Birçok Allah’ın hakikatlerini bilmeyen insanlar, zannederler ki: “İnsan, Allah’a inanmışsa, mü’min olmuşsa bir süre cehennemde kavrulduktan sonra oradan çıkacak, mutlaka cennete girecektir.”

Sevgili kardeşlerim! Evvelâ cehenneme giren bir insanın, cehennemde yanmak üzere cehennemi hak eden bir kişinin, cehennemden çıkıp da cennete girmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’de 43 tane âyet-i kerime, cehenneme giren bir kişinin bir daha cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor ve Kur’ân-ı Kerim boyunca cehenneme giren bir insanın oradan çıkıp da cennete gireceğine dair hiçbir âyet-i kerime mevcut değil. Bugüne kadar hiç kimse böyle bir âyet-i kerimeyi bize gösteremedi. Çünkü yok.

Bildiğiniz gibi 19 ciltlik bir Kur’ân tefsirimiz var. 5800 küsur sayfa ve her âyeti, A’dan Z’ye kadar ciciği ciciğine kadar inceledik ve hepsinin hangi anlamlara geldiğini, lâfzının ötesindeki ruhunu hep Allah’tan sorarak yürüdük, o Kur’ân-ı Kerim tefsirinde.

Öyleyse böyle bir dizaynda ne gördük? Kur’ân-ı Kerim’de 2 tür mü’min var:

Allah’a ulaşmayı dilemeyen ama Allah’a inananlar: Onların Allah’a inanmaları, onları kurtarmıyor. Allahû Tealâ: “O kâfirlere kıyâmet günü îmânları (Allah’a inanmaları) fayda vermedi.” diyor. Allah’a inanmışlar adamlar ama Allahû Tealâ onlara “mü’min” demiyor, “kâfir” diyor. “O kâfirlere kıyâmet günü îmânları fayda vermedi.” Lugât mânâsına baktığımız zaman mü’min; “îmân eden” demektir. Îmân etmişler, Allah’a inanıyorlar ama Allahû Tealâ onlar için “mü’min” kelimesini kullanmıyor. Allah’a inanıyorlar ama “kâfir” diyor.

Sevgili kardeşlerim! Allah’a kuru kuruya îmân etmek, “Allah vardır.” demek, bir insanı cehennemden kurtarmaz. İnsanların çok büyük bir kısmı Allah’a inanıyor. Ama bu, onların cehennemden kurtulması için bir sebep teşkil edemez. Allah’a inanmak, kimseyi cehennemden kurtaramaz. Bir insanın cehennemden kurtulabilmesi bir dileğine bağlıdır. Allah’a inanan bir kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi gerekir. Kim, Allah’a ulaşmayı dilerse, sadece o dileyenler (sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler), onlar cehennemden kurtulurlar ve 1. kat cennetin sahibi olurlar. Bu insanlar, mutlaka Allah tarafından mürşidlerine ulaştırılacaklar, tâbiiyetlerini gerçekleştireceklerdir. O zaman bu insanlar 2. kat cennetin sahibi olurlar. Sonra da Allahû Tealâ onların ruhlarını 7 tane gök katından aşırıp, 7. katta 7 tane âlemden geçirip Sidretül Münteha’ya ulaştırır. Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla ruhların, Allah’ın Zat’ına ulaşmaları, Allah’ın Zat’ında yok olmaları söz konusudur. Nerden gelmişlerdi? Allah’tan gelmişlerdi. Ne diyordu Allahû Tealâ? Bir defa daha söyleyelim, Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesini:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


“Ve nefeha fîhi min rûhihî: Onun (insanın) içine ruhumdan üfürdüm.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! Burada, Allahû Tealâ’nın “Kâfirdirler, onlar mü’min olmazlar.” dediği kişiler, Allah’a inanmadıkları için değil, Allah’a inanan fakat Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlardır. İşte Allahû Tealâ’nın “kâfirdirler” dediği insanlar, bunlardan bir kısmı. Allah’a inanıyorlar ama yine kâfirdirler. Mü’min olabilmeleri için aslî ifadesi ile “hak mü’min” olabilmeleri için mutlaka Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştırmayı dilemeleri gerekiyor. Kim, ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemezse o, hak mü’min olamaz. Allah’a inanabilir, Allah’a inanıyor diye Allah’a ulaşmayı dilemeden cennete girmesi mümkün değildir. Takva sahibi olanlar, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. İfade gayet açık.

Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


“Allah’a yönel (Allah’a ulaşmayı dile)!”

Allah’a yönelmek, münîb olmak, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allahû Tealâ: “Münîb olanları, Bana ulaşmayı dileyenleri Kendime ulaştırırım.” diyor. İşte Allah’a ruhlarını ulaştırabilenler, O’na ulaşmayı dileyen yani münîb olanlardır. Onların dışındakilere “Hayır!” diyor, Allahû Tealâ.

Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesi:

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


“Allah, dalâlette olanları bırakır.”

Başlangıçta herkes dalâlettedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) için Allahû Tealâ diyor ki: “Seni, dalâlette bulup da hidayete erdirmedik mi?”

93/DUHÂ-7: Ve vecedeke dâllen fe hedâ.
Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.


Gayet normal. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insan, bunu bilmediği sürece dileyemez, dilemediği sürece de dalâlettedir. Hz. Musa için de aynı şey söz konusu. “Sen bir cinayet işledin.” dedikleri zaman, “Evet, ben o cinayeti işledim ama o zaman ben dalâletteydim.” diyor.

Sevgili kardeşlerim! Öyleyse kâfir olmanın standartlarına baktığımız zaman kişi Allah’a inanır ama Allah’a ulaşmayı dilemez. Dilemezse o, cehenneme gidecek olan bir mü’mindir. Onun bir kâfirden farkı yoktur. Allahû Tealâ: “O kâfirlere kıyâmet günü Allah’a olan îmânları fayda vermedi.” diyor. Onlar Allah’a îmân ediyorlar ama îmânları onlara fayda sağlamıyor, onları cehennemden kurtarmıyor. Allahû Tealâ işte böyle olan kâfirlerden bahsediyor.

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.


İnnellezîne: Muhakkak ki onlar.
keferû: Kâfirdirler.

İşte bu kâfirler, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kâfirlerdir. Allahû Tealâ, böyle bir dilek olsa onları küfürden nura ulaştıracak. Ama bunlar Allah’a ulaşmayı dilemeyen kâfirdir. “Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir.”

Dikkat edin! “Allah’a ulaşmayı dile! Eğer dilemezsen senin gideceğin yer cehennemdir. Cehenneme gitmek istemiyorsan, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemen lâzım, dilemelisin.” diyenlere, bu insanlar negatif istikamette bakıyorlar, onların söylediklerini dikkate almıyorlar, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. O zaman kıyâmet günü onlar “kâfirler” olarak geçiyorlar: “O kâfirlere kıyâmet günü îmânları fayda vermedi.” Îmân etmiş, îmân ettiğine göre mü’min ama bu mü’min hak mü’min değil.

Bir Allah’a inanan kişi var; ama Allah’a ulaşmayı dilememiş, o da mü’mindir. Bir Allah’a inanan mü’min var; ama Allah’a ulaşmayı dilemiş, o da mü’mindir. Ama ikincisi yani Allah’a ulaşmayı dilemiş olan kişi hak mü’mindir. Çünkü Hakk’a ulaşmanın üzerine farz olduğunun idrakinde olan birisidir o ve bu sebeple Allah’a ulaşmayı dilemiş birisidir.

Peki, o kâfir olan, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin durumu ne? Allahû Tealâ: “Onları ikaz etsen de…” diyor. Neyle ikaz etsen de? “Allah’a ulaşmayı dile! Yoksa Allah’a olan îmânın seni kurtaramaz. Gideceğin yer cehennemdir.” tarzında bir ikaz edilmiş onlara. Ama buna rağmen hiç değişmemişler, Allah’a ulaşmayı dilememişler. Yine “Biz, Allah’a inanıyoruz, öyleyse mü’miniz. Cehennemde biraz yandıktan sonra cennete gideceğiz.” inancının sahibi olarak görünüyor insanlar. Allahû Tealâ: “Onlar, mü’min olmazlar.” Buradaki “mü’min” olmaları, Allah’a ulaşmayı dileyen bir mü’min değildir.

Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde diyor ki:

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar (Allah’a inananlar)! Allah’a ulaşmayı dileyin ki; Allah size furkanlar versin ve günahlarınızı örtsün.”

Bir kişi Allah’a inanır; mü’min’dir. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeden (ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemeden) hak mü’min olamaz. O kişi sadece mü’mindir. Onun hak mü’min olabilmesi, mutlak olarak Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlıdır. Kendisine, Allahû Tealâ’nın bir ruh verdiğini, o ruhu Allah’a geri döndürmesinin üzerine defaatle farz kılındığını biliyor kişi. İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi bunu söylüyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Munîbîne ileyhi: O’na yönel (O’na ulaşmayı dile).
vettekûhu: Ve böylece (Allah’a ulaşmayı dile) O’na karşı takva sahibi ol. Yani sen takva sahibi değilsin.

“Allah’a ulaşmayı dile ve O’na karşı takva sahibi ol! Böylece (Allah’a ulaşmayı dileyerek) müşriklerden olma, şirkte kalma. Şirkte kalanların hepsi cehenneme gidecektir.”

Şimdi şirkin mahiyetine bakıyoruz. Bir sonraki âyet (Rûm Suresinin 32. âyet-i kerimesi):

30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olma ki; onlar, dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Herbiri, kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

İşte bunlar, gizli şirkte olanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için takva sahibi olamamış ve şirkte kalmışlar. Son derece açık ifade! Sadece Allah’a ulaşmayı dileyebilenler takva sahibi olurlar. Bir kişinin mü’min olması, eğer o kişi takva sahibi değilse onu cehennemden kurtaramaz. Yani Allah’a ulaşmayı dilememişse henüz takva sahibi değildir, o kişi şirktedir.

Herkes, başlangıçta Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insandır. Dilediği güne kadar da o kişi gizli şirktedir. Allah’a inanması, onu cehennemden kurtaramaz. Mü’minler cennete girer ama cennete girenler, iki çeşit mü’min’den hak mü’min olanlardır. Hak mü’min olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyip de bu iki âyet-i kerimeye göre şirkten (gizli şirkten) kurtulanlardır. Kim, Allah’a mülâki olmayı dilemezse onlar şirktedir (gizli şirktedirler). Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Ben, ümmetim için putlara tapmalarından (açık şirkten) korkmuyorum. Benim korktuğum gizli şirktir.” diyor.

Böylece o kişiler, Allah’a inandıkları halde hak mü’min olmazlar, olamazlar. Mü’min, “Allah’a inanan” demektir. Ama hak mü’min, Allah’a inananlardan Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Burada Bakara 6. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ: “Onlar, mümin olmazlar.” demekle, onların hak mü’min olmayacaklarını söylüyor. Allah’a ulaşmayı dilemeden hak mü’min olmayacaklarını söylüyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ikazı nasıl olmuş? “Allah’a ulaşmayı dileyin!” diyor. Sizde bir ruh var. O, Allah’ın ruhu. Onu Allah’a ulaştırmayı dilemeniz lâzım. Eğer dilemezseniz, mü’min olamazsınız. Allah’a inanırsanız; bu, lugât mânâsı itibariyle mü’min olmanızdır ama gerçek anlamda mü’min olamazsınız yani cehennemden kurtulan bir mü’min olamazsınız. Bir başka ifade ile hak mü’min olamazsınız.

Bakara Suresinin bir sonraki âyeti (7. âyet-i kerimesi):

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


Hatemallâhu alâ kulûbihim: Allah onların kalpleri üzerine bir mühür (perde) vurdu.
hatem: Mühür
“Allah mühür vurdu.”
alâ: Üzerine.
kulûbihim: Onların kalplerinin üzerine mühür vurdu.
ve alâ: Ve üzerine.
sem’ıhim: Onların görme hassasının üzerine gışavet isimli bir perde çekti.

Gışavet, gözlere Allah’ın çektiği perdenin adıdır. “Basar hassasının (görme hassalarının) üzerine gışavet isimli bir perde çekti.”

Ve lehum: Ve onlar için vardır.
azâbun: Azap.
azîm: Azîm bir azap söz konusudur.

Öyleyse 3 tane unsur: Görme, işitme ve idrak etme. Görme hassasının uzvu gözdür. İşitme hassasının uzvu kulaktır. İdrak etme hassasının uzvu kalptir. İşte Allahû Tealâ Bakara Suresinin 7. âyet-i kerimesinde: “Kalplerinin üzerini mühürledi.” diyor. “Kalp” geçiyor. Buradaki kalp, uzuv olan kalp değil. Buradaki “kalp” kelimesi, kalbin idrak etme hassasını ifade ediyor. Çünkü ondan sonra gelen: “Ve alâ sem’ıhim: Onların sem’î isimli işitme hassası…” Allahû Tealâ kalbi, uzuv olarak kullandığı zaman “kalp” kelimesini kullanıyor. Kalbin idrak etme hassasını kullandığı zaman yine “kalp” kelimesini “idrak etme” kelimesi istikâmetinde kullanıyor. İşitme hassası, idrak etme hassası ve görme hassası; Görme, işitme, idrak etme. “Ve alâ ebsârihim: Onların basar hassalarının (görme hassalarının) üzerine gışavet isimli bir perde çekti.” Basar etmek; görmek demektir. Öyleyse kalpleri mühürlüyor. Kulakları değil, işitme hassasını mühürlüyor ve gözlerin görme hassasının üzerine perde çekiyor, Allahû Tealâ.

Kim bu insanlar? Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Dilemediği sürece, böyle bir dileğin sahibi olmadığı sürece o kişinin görme hassalarının üzerinde, işitme hassalarının üzerinde ve idrak etme hassalarının üzerinde engeller vardır. Burada, Allahû Tealâ “hatem” kelimesini, “mühür” kelimesini kullanıyor. Onların idrak etme hassalarının ve işitme hassalarının üzerine Allahû Tealâ mühür vurduğunu söylüyor. Hem işitme hassasının üzerine mühür vuruyor hem de idrak etme hassasının üzerine mühür vuruyor. İkisi de hassa. Gözlerin görme hassasının üzerine de Allahû Tealâ perde çekiyor. Ne tür bir perde, ne tür bir engel? Bu perdeler ve engeller, irşad makamı ile o kişinin arasına Allah’ın koyduğu engellerdir. O kişi, irşad makamını gördüğü zaman onu herhangi bir insandan ayırt edemez. İrşad makamı, onun için herhangi bir insandır.

Sevgili kardeşlerim! Böyle bir istikamette, insanların bu muhteva içerisinde varabildikleri yer, onların hidayete eremediği bir noktadır. Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, onların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini değil; görme, işitme ve idrak etme hassalarını engellediğini ifade ediyor. Ama eğer bu kişi Allah’ın resûlü ile kavga etmiş olsaydı, onunla anlaşmazlığı oluşturan bir yanlışın içine girseydi, o zaman Allahû Tealâ’nın cephesinden, onların doğrudan doğruya görme hassasının üzerine engel koyacaktı, gözlerine engel koyacaktı, kulaklarına engel koyacaktı ve kalbine engel koyacaktı. Resûlün söylediklerini reddeden, onu açıkça gerçekleştirirken resûlle kavga edecek seviyeye gelen, tartışan, karşı çıkan insanlar için uzuvların örtülmesi söz konusudur. Allahû Tealâ onların gözleri üzerine engel koyuyor. Orada görme, işitme ve idrak etme hassalarının değil; gözlerin, kulakların ve kalbin üzerine Allahû Tealâ engel koyuyor. O uzuvlar üzerine engel koymasının arkasında, âyet-i kerimelere baktığımız zaman resûlle bir tartışmanın mevcut olduğunu, direkt olarak kişinin resûle karşı çıktığını, belki onu yaralayıcı sözler söylediğini oradan idrak ediyoruz. Böyle bir durumda Allahû Tealâ o kişinin gözlerine engel koyuyor, kulaklarına engel koyuyor ve kalbine de engel koyuyor.

Bir vakra var, bir ekinnet var, bir de bu engellerin muhtevası var. Bir insanın uzvu gözdür. Gözün görmesi, gözün görme hassasıdır. İnsanların işitme uzvu kulaktır. İşitme, kulağın hassasıdır. Kalp, idrak etme merkezidir. Kalp de bir uzuvdur, göz de uzuvdur, kulak da uzuvdur. Ama görme, gözlerin hassasıdır, işitme, kulakların hassasıdır, idrak, kalplerin hassasıdır. Allahû Tealâ Bakara Suresinin bu 6 ve 7. âyet-i kerimelerinde hassalardan bahsediyor. İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimelerinde ise uzuvlardan bahsediyor:

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhırati hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).


17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Uzuvlardan da bahsetse, hassalarından da bahsetse insan için görebilmesi, işitebilmesi ve idrak edebilmesi söz konusudur. Elbette gözlere görebilmek için, kulaklara işitmek için ve kalbe idrak etmek için kişinin her zaman ihtiyacı vardır. Öyleyse böyle bir dizayn içerisindeki muhtevaya baktığımızda, o kişi için ister uzuvlar üzerine Allahû Tealâ engel koysun ister hassalar üzerine engel koysun, o kişi göremez, işitemez ve idrak edemez.

Bir insan normal şartlarda kendisine yapılan tebliğe karşılık vermeden onu kabul etmeyebilir. O zaman, onun hassaları üzerine engel konulur. Ama eğer bu kişi itiraz ederse, onun uzuvları üzerine engel konulur. Bu itiraz, bir kavgaya ulaşırsa, resûle kişi resmen karşı çıkarsa o zaman onun hem uzuvlarına hem de hassalarına engel konulur. Bu dizayn, insanlık tarihi boyunca böyle devam etmiştir, kıyâmete kadar da böyle devam edecektir. Allah’ın resûlleri her zaman Allah’tan aldıkları ilmi, bütün insanları uyarmak istikametinde kullanacaklardır. O ilme dayalı olarak konuşacaklardır. Bu devrede de bu ilmi Allah’tan alan biz konuşuyoruz.

Sevgili kardeşlerim! Bizi dinledikten sonra dîn âlimlerini dinlediğiniz zaman aradaki farkı anlamanız için bu söylediklerimizi idrak etmeniz lâzım. Onlar bilmiyorlar. Çünkü ilmi Kur’ân’dan almadılar. İlmi onlara Allah öğretmedi. Onlar kendi öğretmenlerinden aldılar, profesörlerinden, doçentlerinden aldılar. Onlar da, âlimlerin bugüne kadar yazdığı kitaplardan aldılar. O ilim, hiç kimseyi cehennemden kurtaramaz. İşte gözleri, kulakları ve kalpleri kapalı!

Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi hiçbir zaman cehennemden kurtulamaz. Sadece bir tek dilek, Allah’a ulaşmayı dilemek, o kişiyi mutlaka mürşidine ulaştırır, tâbiiyetini gerçekleştirir. Sonra da ruhunu mutlaka Allah’a ulaştırır. Bu neyi ifade eder?

• Bu kişinin Allah’a ulaşmayı dilediği zaman 1. kat cennetin sahibi olmasını ifade eder.
• 14. basamakta bu kişi mutlaka hacet namazını kılıp mürşidini sorduktan sonra mürşide ulaşacak ve tâbî olacaktır; 2. kat cenneti ifade eder.
• Vücudundan ayrılan ruhu, kendisi ile beraber yola çıkanlarla birlikte Allah’a doğru bir seyri sülûk isimli yolculuğunu tamamlayacak, devrin imamının nezaretinde ruhu Allah’a ulaştığı zaman Allah’ın Zat’ında yok olacak, kişi 3. kat cennetin de sahibi olacaktır.

Bir dilek, Allah’a ulaşmayı dilemek ve 3 cennet… 3. katı da dahil olmak üzere cennet ve o kişinin nefsinin kalbi %51 nurla dolacağı için dünya mutluluğunun %51’i… Dünya mutluluğunun %51’i, cennet saadetinin 3. kat cenneti, Allah’a ulaşmayı dileyen herkese 7-8 aylık bir ömürleri varsa, Allahû Tealâ tarafından mutlaka onların ereceği bir ni’met olarak takdim edilir ve Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mutlaka ruhunu Allah’ın Kendisine ulaştırdığını görecek, 3. kat cennettin sahibi olacak, nefsinin kalbi %51 nurlarla dolduğu için dünya mutluluğunun da %51’ini yaşayacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEK
TARİHİ: 23.12.2012

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhû!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ederiz ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde sizlerle birlikteyiz. Allahû Tealâ’nın bütün insanlar için hedef gösterdiği şey, insanları mutlu kılacak olan bir muhteva taşır.

Sevgili kardeşlerim! İslâm korkunç bir tuzağın içindedir. Osmanlı İmparatorluğu boyunca İslâm’a baktığımız zaman 7 safha ve 4 tane teslim görüyoruz. Bu 7 safhanın 4’ü teslimdir: Ruhumuzun, fizik bedenimizin, nefsimizin ve irademizin Allah’a teslimi. Şimdi 7 safhaya bakalım beraberce:

1- Allah'a ulaşmayı dilemek
2- Mürşide tâbiiyet
3- Ruhun Allah’a ulaşması
4- Fizik bedenin teslimi
5- Nefsin teslimi
6- Muhlis olmak
7- İradeyi Allah’a teslim etmek 7 tane safha.

Ruhun, vechin yani fizik vücudun, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi…

İslâm ne demektir? İslâm “teslim olan” demektir. İslâm’ı, İslâm’ın 5 şartına indirgeyenlere bir sualimiz var: “Siz İslâm’ın 5 şartını yerine getirerek neyinizi Allah’a teslim ettiğinizi zannediyorsunuz?” Tamam, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, zekât veriyorsunuz, hacca gidiyorsunuz, kelime-i şahadet getiriyorsunuz. İslâm’ın 5 şartını gerçekleştiriyorsunuz. Şimdi dîninizin adını soruyoruz. Dîninizin adı ne? İslâm dîni yani teslim dîni.” “Silm” kökünden geliyor iki kelime de. İslâm kelimesi de teslim kelimesi de “silm” kökünden geliyor; “sin, lam ve mim.”

Sevgili kardeşlerim! İslâm lûgat mânâsı itibariyle “teslim olan” demektir. Hangi teslimleri Allahû Tealâ farz kılmış?

1- Ruhumuzu Allah’a teslim etmeyi
2- Fizik bedenimizi teslim etmeyi
3- Nefsimizi teslim etmeyi
4- İrademizi Allah’a teslim etmeyi

Dördü de farz mı? Evet, dördü de farz. Peki, dördünü yerine getirmeyip, üçünü yerine getirsek cennete giremez miyiz? Gireriz.

Sevgili kardeşlerim! Bildiğiniz gibi Allahû Tealâ 7 tane cennet koymuş.

1. cennete Allah'a ulaşmayı dileyenler girer.
2. cennete mürşidine tâbî olanlar girer.
3. kat cennete ruhunu Allah’a teslim edenler girer.
4. kat cennete fizik bedenini teslim edenler girer.
5. kat cennete nefsini teslim edenler girer.
6. kat cennete muhlis olanlar girer.
7. kat cennete Allah’a iradesini teslim edenler girer.

Cennetler 7 tanede tamamlanır.

Öyleyse ‘ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi’ diye 4 tane teslim var ortada. İslâm âlemi, içinde bulunduğumuz bu standartlar içerisinde teslimleri tamamen unutmuş vaziyettedir ve dîn adamlarıyla konuştuğumuz her noktada onlar bize; “İslâm’ın 5 tane şartı vardır.” diye gelirler. “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.” Hepsi farz mıdır? Evet, farzdır. Ama Kur’ân-ı Kerim 7’li bir sistem üzerine kurulmuştur.

Öyleyse bu 5 taneye 2 tane daha ilave etmek gerekir. İşte o ilaveler ‘teslimler’dir. Ruhumuzu, fizik bedenimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmekle mükellefiz.

* Allah'a ulaşmayı dilemek 6. safhayı,
* Teslimlerse 7. safhayı oluşturuyor: Ruhun teslimi, fizik bedenin teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimi.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Şeytan öylesine korkunç bir mahlûk ki, koskoca bir İslâm âleminde yani teslim olanlar âleminde… İslâm, “teslim olan” demek. ‘İslâm âlemi’ teslim olanların âlemi oluyor; teslim olan kişilerden oluşan bir bütün.
 
Geriye dönüp baktığımızda, Osmanlı İmparatorluğu boyunca dînin son derece önemli bir faktör olarak insan hayatında yer aldığını görüyoruz. Bütün padişahlar mutlaka tasavvuftandı. Bütün padişahların mutlaka bir mürşidi vardı. Adlarına “lala” denirdi ve bütün padişahlar her kararda, o kararın verilmesi için mutlaka lalalarına müracaat ederlerdi. O da Allah’a müracaat eder ve yapılması lâzımgelen doğrunun ne olduğu mutlaka Allah’tan sorulurdu ve Allah’ın emrettiği gerçekleştirilirdi sadece.
 
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bir Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz zaman gerçek bir imparatorlukla karşı karşıyayız. Çok geniş bir alanı kontrolü altına almış bulunan Osmanlı İmparatorluğu, bir gerçek imparatorluk. Orada bulunan, o imparatorluğun içinde yaşayan bütün insanları mutluluk adı verilen bir hedef ulaştırmıştır. “Arkasında ne vardı?” diye düşündüğümüz zaman bakıyoruz ki; arkasında Allah var. Hiçbir padişah, Osmanlı padişahı olmamıştır ki; onun lalası olmasın. Kimdir bu “lala” dediğimiz kişiler? Bunlar, Allah ile her an ilişkide bulunan, her an Allah’tan ne yapması lâzımgeldiğini soran ve sadece Allah’ın emirlerini yerine getiren insanlardı.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, bütün insanlar için Allahû Tealâ bilgi alabilecekleri birilerine müracaatı hedef ittihaz ettiriyor. İşte Allah’ın emirlerini yerine getirmek üzere harekete geçen padişahlar, mutlaka bir lalayı beraberlerinde bulunduruyorlardı ve o, her zaman Allah’tan soruyor, aldığı cevabı padişaha ulaştırarak ne yapılması lâzımgeldiğini ona gösteriyordu. Padişahlar ne yapıyordu? Onlar da soruyorlardı Allahû Tealâ’ya. Lalalarının söylediği şeyin doğru olduğunu Allahû Tealâ mutlaka onlara bildiriyordu ve de Allah’ın emirleri; sadece onlar yerine getiriliyordu.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Böyle bir muhteva içerisinde hep Allah’ın söyledikleri gerçekleştiriliyorsa, o zaman olması lâzımgelen bir dizayn Osmanlı İmparatorluğu’nu baştan başa kaplıyordu. Her padişah, mutlaka bir kararı verirken lalasıyla konuşuyor ve lala Allah’tan mutlaka bu konudaki kararı soruyordu. Padişaha Allahû Tealâ’nın ulaştırdığı neticeyle, lalasının ulaştırdığı netice daima aynı sonuç olarak ortaya çıkıyordu.

Sevgili kardeşlerim! Her an padişah Allahû Tealâ’dan aldığı hedef tayinlerini mutlaka lalasıyla paylaşıyor, mutlaka ona açıklamalar yapıyor; lalası da bir defa daha lala olarak da o soruyor Allahû Tealâ’dan; “Olması lâzımgelen bu tatbikat mıydı?” diye ve cevaplar hep birbirine paralel geliyordu. Aynı cevap veriliyordu Allahû Tealâ tarafından.

Sevgili kardeşlerim! Lala dediğimiz zaman, bu aslında hem padişahtan sonra gelen kişi ifadesini taşıyordu, hem de Allah’a en yakın olan kişiler arasından birisi oluyordu lalalar. Önemli mi? Çok önemliydi sevgili kardeşlerim! Hiçbir padişah ciddî kararlar arifesinde Allah’a sormadan hareket etmezdi. Böyle bir şeyi aklına bile getirmezdi. “Mademki Rabbimiz bize her an doğruları anlatıyor. O halde biz Allah’tan sorarız, doğruları öğreniriz ve onu tatbik ederiz.” tarzında bir dizayn Osmanlı İmparatorluğu boyunca hep devam etmiştir.

Sevgili kardeşlerim! Sonra Osmanlı devri kapandı. Cumhuriyet devrine girildi ve insanlar, ülkeyi idare edenler artık yapılması lâzımgelenleri Allah’tan sormak gereğini duymadılar. Sevgili kardeşlerim! Osmanlı, Allah ile bir beraberliği temsil ediyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında okullarımızda bize hep Allah’ın mevcut olmadığı anlatılırdı ve öğretmenlerimiz, beraber olduğumuz her devrede Allah’ın mevcut olmadığını bize ispata çalışırdı. En çok tatbik ettikleri metot; “Allah’tan isteyin, bakalım. Size para versin.” tarzında bir ifadeydi ve biz ilkokulun birinci sınıfındaki çocuklar Allah’tan para isterdik, o öğretmenimizin de yanında. Allah da para vermezdi. Sevgili kardeşlerim! Sonra derdi ki bize: “Şimdi benden isteyin, bakalım.” Ondan isterdik. O da bize para verirdi.

Sevgili kardeşlerim! Dînsizlik, Allah’sız bir hayatı yaşamak bu devrede tatbikata girmişti. Şimdi de insanlar serbest. Serbest olan insanlar isterlerse Allah ile bir beraberliğe girerler, istemezlerse girmezler. Hiç kimse, kimseyi bu hususta zorlamak yetkisinin sahibi değildir.

Allah ile ilişki bir kalp işidir sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ insanların kalbine bakar. Kalp Allah’a dönükse, Allah ile beraber olmayı diliyorsa bu kişi Allah yolunda olan birisi olur. Bu geç olabilir, erken olabilir. Ama sonuçta bu noktaya ulaşılır, eğer kişi Allah'a ulaşmayı diliyorsa.

Şimdi İslâm dîninin muhtevasına bakalım sevgili kardeşlerim! İslâm dîni ne demek? Teslim dîni demek. İslâm dîni Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in ortaya koyduğu, Allah’ın kendisine yazdırdığı Kur’ân-ı Kerim’le bütünlenmiştir. Allahû Tealâ bütün insanlar için mutluluğu hedef almıştır. 7 safha ve 4 teslim Tevrat’ın da esasını teşkil eder, İncil’in de esasını teşkil eder, Kur’ân-ı Kerim’in de esasını teşkil eder. Bir başka ifadeyle; Hz. Musa bir peygamberdir, Hz. İsa bir peygamberdir, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir peygamberdir. İndiriliş sırasına göre, dünyaya indiriliş sırasına göre bu üç tane peygamber hepimiz tarafından bilinmektedir.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ Hz. Musa’ya Tevrat’ı, Hz. İsa’ya İncil’i, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Kur’ân-ı Kerim’i indirmiştir. Üçü de Allahû Tealâ tarafından indirilmiş olan mukaddes kitaplardır.

Sevgili kardeşlerim! Hepiniz için Allahû Tealâ’nın hedefi var. İstiyor ki; hepiniz cennete giresiniz.

• Ama hiç kimse Allah'a ulaşmayı dilemedikçe 1. kat cennete giremez sevgili kardeşlerim!
• Mürşidine tâbî olmadıkça 2. kat cennete giremez.
• Ruhunu Allah’a ulaştırmadıkça 3. kat cennete giremez.
• Fizik bedenini Allah’a teslim etmedikçe 4. kat cennete giremez.
• Nefsini Allah’a teslim etmedikçe 5. kat cennete giremez.
• Muhlis olmadıkça 6. kat cennete giremez.
• İradesini Allah’a teslim etmedikçe 7. kat cennete giremez.

Öyleyse Allah’ın kanunları var. Bu kanunları hepimiz yerine getirmekle mükellefiz. Peki, iblis ne yapmış sevgili kardeşlerim? İblise göre insanların cennete girmesi korkunç bir olay. İnsanların cennete girmesini şeytan yani iblis asla istemez. Onun için insanları başka yollara çevirmek istikametinde büyük gayretler sarf etmiştir ve sarf etmektedir. İşte İslâm’ın 5 şartı bunların en dikkat çeken noktasıdır. Eğer Kur’ân-ı Kerim esas alınırsa;

1- Allah'a ulaşmayı dilemek
2- Mürşide tâbiiyet
3- Ruhun Allah’a ulaşması
4- Fizik bedenin teslimi
5- Nefsin teslimi
6- Muhlis olmak ve
7- İradeyi teslim etmek 7 tane safha ifade eder.

Hepsi de farzdır. Ama bizim sevgili dîn hocalarımızla konuştuğumuzda bize derler ki: “İslâm’ın şartı 5’tir; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. İslâm’ın 5 tane şartı vardır. Biz bu 5 şartı gerçekleştiriyoruz. Sen kim oluyorsun da bize dînimizi öğretmeye kalkıyorsun?” Öyle diyorlar bize sevgili kardeşlerim! Yüzümüze karşı olmasa bile arkamızdan söylenen bu. Biz de diyoruz ki: “Biz kendimizden bir şey yapmak imkânının sahibi değiliz. Biz Rabbimizin, Allah’ın azatsız kölesiyiz ve O ne emrederse biz sadece onu gerçekleştirmek imkânının sahibiyiz. Ömrümüz boyunca bu böyle devam edecektir.”

Sevgili kardeşlerim! Acaba dînimize Allahû Tealâ niçin İslâm dîni demiş? “Sin, lam, mim” Üstünlerle esrelerle olay, İslâm kelimesi olarak değerlendiriliyor. İslâm “teslim olan” demek. Demek ki bir dînin sahibiyiz. Bu dîn, bizim Allah’a teslimimizi emrediyor sevgili kardeşlerim! Allah’a teslim olmamız söz konusu. Bütün insanlar için Allahû Tealâ, insanların Allah’a teslimini emreder. Tevrat’ı incelediğimiz zaman, 7 safha ve 4 teslimin orada bulunduğunu kesin olarak tespit ettik. İncil’i incelediğimiz zaman, 7 safha 4 teslimin orada da bulunduğunu tespit ettik. Kur’ân-ı Kerim’de zaten 7 safha 4 teslim A’dan Z’ye herkes tarafından biliniyor.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, insanların hedeflerine ulaşabilmesi Allahû Tealâ tarafından niçin isteniyor? Evvelâ onların bu dünyada mutlu olması için isteniyor. Allah ile ilişkisini kuramayan bir insan, gerçek mutluluğu hiçbir şekilde yaşayamaz sevgili kardeşlerim! Bu imkânsızdır. Bu bir gönül işidir, kalp işidir. Kişinin mutluluğu da kalp ile birinci derecede alâkalıdır. İnsanlar bilselerdi ki; başkalarına ne kadar güzel davranırlarsa mutlulukları o kadar çok artar. İnsanların belki küçük bir kısmı ama bu küçük kısım insanları ezmek istikametinde bir faaliyetin sahibi. “Ben üstünüm.” standartları içerisinde insanlar var ve başka insanlara öyle bir öğretiyle öğretiyorlar ki İslâm’ı; kendileri duruma hâkim oluyor.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar mürşidlerini Allah’tan sormak mecburiyetindedirler. Herkes hacet namazını kılacak. Bunun için de mutlaka boy abdestini alması lâzım. Önce boy abdestini alacak, sonra hacet namazını kılacak, sonra Allahû Tealâ’dan soracak; “Benim mürşidim kim?” diye. Allahû Tealâ birincide olmasa bile ki; çoğu zaman birincide Allahû Tealâ gösterir, ikincide veya üçüncüde Allahû Tealâ bu kişiye mutlaka mürşidini gösterecektir.

Sevgili kardeşlerim! Belki sözlerimizi masal gibi dinleyenler var. Onlara gözlerini açmalarını Allahû Tealâ emreder. Biz Allahû’ın bize söylettiğinden başka hiçbir şey, hiç kimseye söyleyemeyiz. Evvelâ bu biline! Sevgili kardeşlerimiz! Kendimizden bir şey yapmak imkânının sahibi değiliz. Biz Rabbimizin azatsız kölesiyiz. O ne derse, biz onu mutlak olarak gerçekleştiririz, hangi şartlar içinde olursak olalım.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlar hep mutlu olmak isterler. Bunun için para kazanırlar, çalışırlar, çabalarlar. Birçok insan da parayı kazanır gerçekten. “Ah!” der, “Ben şimdi para kazandım. Artık mutluyum.” Bir de bakar ki, hiç mutlu falan değil. Hayatında pozitif bir değişiklik olmamış para kazandığı için. Üstelik de o parayı kazanırken insanlardan bazıları haram da katarlar işin içine; daha da kötü bir sonuç.

Sevgili kardeşlerim! Şu dünya adı verilen gezegende ne kadar yaşarız? 50 sene yaşayalım, 60 sene yaşayalım, 100 sene yaşayalım, daha fazla yaşayalım. Ne yazar? Biz bu dünyada mutlu yaşayamadıktan sonra, ölümden sonra cehenneme gidecek olduktan sonra ne yazar sevgili kardeşlerim?

İşte bunun için dînlerini kaybetmiş olanlara, en üst seviyede acıyanlardan birisiyiz. Her zaman onlara; “Allah'a ulaşmayı dileyin!” diyoruz. “İslâm dîni İslâm’ın 5 şartından ibaret değildir.” diyoruz. Evet, namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de; hepsi farzdır. Ama Allah'a ulaşmayı dilemedikçe hiç kimse ruhunu Allah’a teslim edemez. Ondan sonraki devrede fizik vücudunu Allah’a teslim edemez. Ondan sonraki devre yok ki… Birinci devre yok, bir defa ortada. Hiç kimse fizik bedenini teslim edemez, hiç kimse nefsini teslim edemez, hiç kimse iradesini Allah’a teslim edemez ve teslimlerden ibaret olan İslâm dîni, bu sebeple hiç yaşanmamış olur.

Sevgili kardeşlerim! Dînini yaşadığını zanneden, İslâm’ın 5 şartıyla dînin yaşandığını zanneden herkese ihtar ediyoruz. Hayır, yaşamıyorsunuz. Dîninizi yaşamıyorsunuz. Siz şeytanın korkunç bir aldatmasıyla karşı karşıyasınız. Evet, yaptığınız namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de; hepsi Allah’ın farzlarıdır. Ama farzlar orada bitmiyor. Siz İslâm olduğunuzu neye dayanarak söylüyorsunuz? Şu İslâm’ın 5 şartını yerine getiren herkese sualimiz bu. Bize cevap verin. Namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, zekât veriyorsunuz, hacca gidiyorsunuz, kelime-i şahadet de getiriyorsunuz. İslâm’ın 5 şartını gerçekleştiriyorsunuz. Ee, siz İslâm mısınız? Allah’a neyinizi teslim ettiğinizi soruyorum. Hanginiz bana bu konuda cevap verebilir? İslâm’ın 5 şartını yaşayanlardan hanginiz; “Evet.” diyebilir? Hiç biriniz diyemezsiniz.

Artık dîninizi öğrenmek zamanı gelmiştir. Özellikle dîn hocalarına sesleniyorum. Size okullarda, üniversitelerde öğretildiğini düşündüğünüz dîn teslimleri içermedikçe, siz Allah’ın dînini ne yaşamış olursunuz, ne de başkalarına yaşatmış olursunuz. Eğer biz bu dîni Allah’tan öğrenmeseydik, biz size asla bunu söyleyemezdik. Çünkü biz de bilmeyecektik. Ama öğretildik. Allah bize ne kadar hamd etsek, ne kadar şükretsek az ki; dînimizi öğretti. Biz İslâm’ız. Ne demek istiyorum? Biz Allah'a ulaşmayı diledik. Muhammed Raşit Hazretleri’ne tâbî olduk. Tâbiiyetten sonra ruhumuz Allah’a ulaştı. Sonra fizik vücudumuzu teslim ettik. Sonra nefsimizi teslim ettik. Sonra muhlis olduk. En sonra da irademizi Allah’a teslim ettik.  

İşte Allahû Tealâ’nın bütün insanlara emir verdiği hususlar bunlar. Allah’ın yardımıyla bunları gerçekleştirmek bize nasip oldu. Öyleyse neden bahsediyoruz? Bunların hepsini yaşamış biri olarak bütün insanlara sesleniyoruz. Allah'a ulaşmayı dileyin! İslâm İslâm’ın 5 şartından ibaret değildir. Hepsi farz mıdır? Hepsi de farzdır.  Namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de; hepsi farzdır. Tamam. Ama kim bana söyleyebilir ki; ‘namaz kılıyor’ diye, ‘oruç tutuyor’ diye, ‘zekât veriyor’ diye, ‘hacca gidiyor’ diye, ‘kelime-i şahadet getiriyor’ diye o kişi İslâm olmuştur yani teslim olmuştur?
 
İslâm “teslim olan” demek. İşte bütün dîn adamlarımıza soruyoruz: Neyinizi Allah’a teslim ettiniz? Ruhunuzu mu, fizik bedeninizi mi, nefsinizi mi, iradenizi mi? İslâm’ın 5 şartıyla neyinizi Allah’a teslim ettiniz? Hiç kimse bana; “Ruhumu teslim ettim, fizik bedenimi teslim ettim, nefsimi teslim ettim, irademi teslim ettim.” diyemez. Bu olmadıkça, Allah'a ulaşmayı dilemedikçe bir insan mürşid sevgisini Allah ona vermez. O kişi, mürşid sevgisini yaşamak için hacet namazını kılıp, Allah’tan mürşidini sormak mecburiyetindedir.

Hiç kimse bedavadan bir mürşidin sahibi olamaz. Mutlaka sorması gerekir. Hiç de zor bir şey değil sevgili kardeşlerim! Kişi boy abdestini alacak, hacet namazını kılacak ve Allah’tan mürşidini soracak. Göstermedi, ikinci defa yapacak. Ertesi gün, daha ertesi gün, daha ertesi gün, hangi günse gene göstermedi Allahû Tealâ. O zaman üçüncüsünü de gerçekleştirecek. Eğer o kişi gerçekten Allah'a ulaşmayı dilemişse Allahû Tealâ’nın ona mürşidini göstermemesi hiçbir şekilde mümkün olamaz. Allahû Tealâ’nın sözü var:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.” diyor Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ.

“Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.” Ne demek bu? “Ben hazırım.” diyor. “Siz sadece hacet namazını kılacaksınız, Bana mürşidinizi soracaksınız. Sorduğunuz zaman, ben mutlaka size mürşidinizi göstereceğim.” diyor Allahû Tealâ.

Gösterirse bizim ne yapmamız lâzım? O mürşide ulaşıp, onun önünde diz çöküp (boy abdesti alarak gitmemiz lâzım), mürşidimizin elini öpmek ve Allahû Tealâ’nın emrettiği sözleri orada söylemek… Allahû Tealâ’nın huzurunda kişinin ruhunu Allah’a ulaştırmak üzere mürşidine tâbiiyeti…

Tâbiiyetsiz, bir insan ruhunu Allah’a ulaştırabilir mi? Ulaştıramaz sevgili kardeşlerim! Ulaştırabilmesi için mutlaka tâbiiyet gereklidir. Onun için atalarımız demişler ki: “Hint’te olsa, Yemen’de olsa mürşidinize ulaşacaksınız ve tâbî olacaksınız.” İşte biz Muhammed Raşit Hazretleri’ne tâbî olduk. Dünyanın öbür ucuna gittik ama ona tâbî olduk. Neden ona tâbî olduk? Çünkü hacet namazını kıldığımızda Allahû Tealâ bize Muhammed Raşit Hazretleri’ni gösterdi. O bizim mürşidimizdir. Dünyada en çok saygı duyduğumuz kişi odur.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Allahû Tealâ neyi emrediyor? Teslim olmamızı emrediyor. Allahû Tealâ’ya ruhumuzu teslim edeceğiz. Allahû Tealâ’ya fizik bedenimizi teslim edeceğiz. Allahû Tealâ’ya nefsimizi teslim edeceğiz. Allahû Tealâ’ya irademizi teslim edeceğiz. İşte Allahû Tealâ ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; bu teslimlerin hepsini bize gerçekleştirdi. Elbette Allah’ın yardımıyla, elbette Allah uygun gördüğü için…
 
Sevgili kardeşlerim! Hiç kimse kendi kendine Allah’a teslim olamaz. Mutlaka Allah’tan mürşidini soracaktır. O mürşide ulaşıp tâbî olacaktır. Yoksa ruhunun vücudundan ayrılması ve Allah’a doğru yola çıkan kafileye katılması hiçbir zaman mümkün olmaz. Bunun mümkün olması sadece bu şarta bağlıdır. Hacet namazını kılacak, mürşidini Allah’tan soracak, o mürşide ulaşıp, önünde diz çöküp, tövbe edecek. Tövbe ettiği anda, ruhu mutlaka vücudunu terk eder. Allah’a doğru yola çıkan kafileye katılır. Bunun süresi 7-8 aylık bir zaman devresini ifade eder ve 7-8 ay sonunda bu kişi ermiş evliya olmak şerefine erecektir.

Sevgili kardeşlerim! Bütün insanların Allahû Tealâ’nın İndinde ermiş olma şerefine ulaşması, bizim tarafımızdan her zaman Allahû Tealâ’ya talepte bulunmayı gerektiriyor. Her zaman taleplerde bulunuyoruz, kardeşlerimizin ruhlarını Allahû Tealâ’ya ulaştırmaları ve ermiş evliya olmaları sadedinde.

Sevgili kardeşlerim! Hepinizi çok ama çok seviyoruz. Siz de bizim gibi yapın sevgili kardeşlerim! İnsanlara Allah’a ruhlarını teslim etmeleri istikametinde telkinlerde bulunun. İslâm dîni teslim olanların dînidir. Kim ruhunu Allah’a teslim ederse o ilk teslimini gerçekleştirmiştir. Fizik vücudunu teslim eden ikinci, nefsini teslim eden üçüncü, iradesini Allah’a teslim eden dördüncü teslimi gerçekleştirmiştir ve konunun esası da budur.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını dileyerek, sözlerimizi burada tamamlıyoruz inşaallah. Allah hepinizden razı olsun ve Allah'a ulaşmayı dilemeyenler, inşaallah bu dileği yerine getirerek Allah’ın sevgilileri olsun.

Es selâmu aleykûm ve rahmetullahi ve berekâtuhû sevgili kardeşlerimiz! Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: CUMA VAAZI
TARİHİ: 22.03.2013

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir cuma günü Allahû Tealâ bizleri bir araya getirdi. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ hepimizin her zaman birlikte olmamızı istiyor. Her zaman Allah’tan bahsetmemizi istiyor. Her zaman Allah ile ilişkisi olmayan insanlara Allah’tan bahsetmemizi istiyor. Bir dîn görüyoruz sevgili kardeşlerim, İslâm’ın 5 şartından ibaret: Namaz kılmak var. Oruç tutmak var. Zekât vermek var.  Hacca gitmek var. Kelime-i şahadet getirmek var. Ve İslâm bitmiş.

Allahû Tealâ İslâm’dan bahsediyor sevgili kardeşlerim! İslâm, teslim olan demek. Kimdir İslâm? Allah’a teslim olan kişi İslâm’dır.

* Nesini teslim edecektir? Ruhunu.
* Nesini? Fizik bedenini.
* Nefsini? Nefsini.
* Nesini? İradesini.

4 tane teslim, birbiri arkasından o kişiyi bekliyor. Ama İslâm âlemine baktığımız zaman ne görüyoruz sevgili kardeşlerim? İslam’ın 5 tane şartını görebiliyoruz sadece. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek var. Hepsi farz mı? Hepsi farz. Ama İslâm bundan ibaret değil sevgili kardeşlerim! Evet, namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de farz. Ama kişiyi İslâm yapamaz. İslâm, teslim olan demek.

* İslâm, ruhunu Allah’a teslim edecek olan kişidir.
* İslâm fizik bedenini teslim eden kişidir.
* İslâm, nefsini Allah’a teslim eden kişidir.
* İslâm iradesini Allah’a teslim eden kişidir.

Öyleyse gerçek anlamda İslâm olmak, bu teslimleri vücuda getirmekle, oluşturmakla mümkündür.

Öyleyse bize ne öğretiyorlar sevgili kardeşlerim? Şu anda sevgili dîn adamlarımızla konuştuğumuz zaman, hep aynı büyük hatayı görüyoruz, eksikliği görüyoruz. Namaz kılacaksın.” diyorlar, “Oruç tutacaksın, zekât vereceksin, hacca gideceksin, bir de kelime-i şahadet de getirdin mi tamam. İslâm’ın 5 şartını yaşıyorsun demektir.” Ama onlara sorduğumuz zaman: “Hay Allah razı olsun. Sizden çok şey öğrendik. Ama İslâm ne demek acaba bize söyleyebilir misiniz?” dediğiniz zaman, söylemek mecburiyetinde kalıyorlar sevgili kardeşlerim! “İslâm, teslim olandır. O zaman ayıp olmazsa bize söyleyebilir misiniz? Sizler neyinizi Allahû Tealâ’ya teslim ettiniz?” Orada film bitiyor sevgili kardeşlerim! Çünkü onlara göre İslâm, İslâm’ın 5 şartından ibaret; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Bu 5 tane standardı gerçekleştirmek hiç kimseyi Allah’a hiçbir şekilde teslim edemez. Ne ruhunu, ne vechini, ne nefsini, ne iradesini o kişi bununla Allah’a teslim edemez. “Ama bunlar İslâm’ın temel farzları değil mi?” Evet, İslâm’ın temel farzları. Namaz kılmak da farz, oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de. Ama korkunç gerçek bunun arkasında saklı. Böyle bir insan İslâm olmamıştır. “İyi ama bana dîn hocalarımız öyle öğrettiler. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek İslâm’ın 5 şartıdır. Bunu yaptın mı azıcık cehenneme gidersin. Orada hafif tertip kavrulursun. Ama ondan sonra oradan çıkarsın. Mutlaka cennete girersin.”

Sevgili kardeşlerim! Böyle insanlarla hep karşılaşırsınız. Onlara açıkça söylemek mecburiyetindesiniz. Kur’ân-ı Kerim, 7’li bir sisteme bağlı olan bir kitaptır. Evet, namaz kılmak da oruç tutmak da zekât vermek de hacca gitmek de kelime-i şahadet getirmek de farzdır. Ama Allah’a ulaşmayı dilemek de farzdır. Ruhunu, fizik bedenini, nefsini ve iradeni Allah’a teslim etmek de farzdır. Ve dînin adı İslâm dînidir. Yani teslim dîni. Teslim olanların dîni. “Şimdi sen bana diyorsun ki; İslâm’ın 5 tane şartı vardır. Tamam. Sen de yaşıyorsun. Namaz kılıyorsun, oruç tutuyorsun, zekât veriyorsun, hacca gidiyorsun, kelime-i şahadet getiriyorsun. Şimdi ben sana bir sual sormak istiyorum, ayıp olmazsa. Sen neyini Allah’a teslim ettin? Eğer bizim dînimiz İslâm dîniyse, İslâm da teslim demekse, sen neyini Allah’a teslim ettin?” Bu kişiden hiçbir cevap alamazsınız sevgili kardeşlerim!

Allahû Tealâ’nın istediği ne? Allah’ın istediği şey, bütün insanların Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri. Başka bir açıdan meseleye bakalım. Allah ne istiyor? Bütün insanların cennete girmesini istiyor. Onun için Tevrat’a koyduğu şartların aynı standartlarını İncil’e de koymuş. Aynı standartlarını Kur’ân-ı Kerim’e de koymuş. Neyle karşı karşıyayız. Dînler adını verdiğimiz sistemde, Hz. Musa’nın bir peygamber olmadığını kimse iddia edemez. Hz. İsa’nın da öyle…

Hele Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) için söylenmesi lâzımgelenler en güzelleridir. O mu? O ne diyor? “Teslim olun.” diyor. “Allah’a ruhunuzu, Allah’a fizik bedeninizi, Allah’a nefsinizi, Allah’a iradenizi teslim edin." diyor Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz. İslâm, teslim dînidir. Ve şimdi sevgili hocalarımızla konuşuyoruz. “İslâm, İslâm’ın 5 şatından ibarettir.” diyorlar. “Namaz kılacaksın, oruç tutacaksın, zekât vereceksin, hacca gideceksin, kelime-i şahadet getireceksin.” Ve onlara sorduğunuz zaman sevgili kardeşlerim, “Böyle yaptığınız zaman, sen neyini Allah’a teslim ediyorsun?” Hiçbir cevap almanız bu noktada mümkün değil.

Sevgili kardeşlerim! Cuma namazımızı kılalım inşaallah.

İmam İskender Ali M İ H R

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI: A’RÂF-201
TARİHİ: 28.08.2008
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha sizlerle birlikteyiz. Konumuz; âyetlerin sırları. Sizlere A’râf Suresinin 201. âyet-i kerimesini sunmak istiyoruz.
7/A'RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler (Allah’la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler).


İnne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
ellezîne: Onlar.
tekav: Takva sahipleridir.
izâ: O zaman ki.
messehum: Onlara dokunur, onlara dokunduğu zaman.
tâifun: Vesvese.
mineş şeytâni: Şeytandan.
tezekkerû: Tezekkür ederler.
Allah’la tezekkür ederler, müzakere ederler, o vesvese konusunu Allah’a sorarlar. Kendilerine vesvese veren şeyi Allah’tan sorarlar. Kendilerine onların bir zararı dokunup dokunamayacağını, her türlü şeyi sormak imkânının sahipleri o takva sahipleri. O zaman bu takva sahibinin kalp gözü açılmış, kalp kulağı da açılmış. Allah’tan sormak yetkisinin sahibi olmuş kişi.
fe izâ: o zaman,
hum: onlar,
mubsirûn: basar edenlerdir, görenlerdir.
“O zaman onlar basar edenlerdir. Kalp gözlerinin basar hassası ile Allah’ı görenlerdir.”
Sevgili kardeşlerim! A’râf Suresinin bu 201. âyet-i kerimesi, çok üst seviye bir hüviyetten bahsediyor. Kişinin kalp gözü açık çünkü Allah’ı görüyor. Kişinin kalp kulağı açık çünkü Allah’la konuları müzakere ediyor, aralarında konuşuyorlar. Allah’tan sual ediyor, Allah ona cevaplarını ulaştırıyor. Allahû Tealâ sadece: “Bir vesvese dokunduğu zaman Allah’la tezekkür ederler.” demiyor. “O zaman onlar basar edenlerdir.” diyor. Basiret sahipleri, kalp gözüyle Allah’ın Zat’ını görüyorlar.
Sevgili kardeşlerim! Allah’ın Zat’ını görmek, dünya üzerindeki en üst seviye mazhariyettir. Allahû Tealâ’nın bir kişiyi ulaştırmak istediği en üst seviyede, Allah’ın Zat’ının görülmesi söz konusudur. O basar edenler için önce Allah’a ulaşmayı dilemek söz konusudur. Bu kişi mutlaka Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dilemiştir ve bu dilek onu mutlaka bir soru sormaya ulaştırır. Hacet namazını kılıp Allahû Tealâ’dan mürşidini sorar. Bu kişi gece saat, bu noktadaki saat standartları içinde, gece saat 01.00’den sonra boy abdestini alır, hacet namazını kılar.
Hacet namazı dört rekâtlık bir namazdır.
1. rekâtta Fâtiha’dan sonra 3 tane Âyet-el Kürsî okunur.
2. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur.
3. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur.
4. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur. Sadece 1. rekâtta Fatiha’dan sonra 3 tane Âyet-el Kürsî okunur.
Öyleyse 1. rekâtla, 2, 3 ve 4. rekâtlar; 3’ü birden bir farklılık gösteriyor. İşte bu namazın adı hacet namazıdır. Mutlaka boy abdestini gerektirir. Hacet namazı boy abdesti olmaksızın gerçekleştirilemez ve bu namazın 1. rekâtında mutlaka 3 tane Âyet-el Kürsî okumak gerekir. Peki, ne olur? Kişinin haceti ne ise, talebi neyse boy abdesti alıp gece saat 01.00’den sonra bu namazı acele etmeden, normal bir statüde kılan kişi, Allah ile karşı karşıya olur. Allah ile bir tezekküre girer ve Allah’a dileklerini söyler.
Sevgili kardeşlerim! Burada  (A’râf-201’de) bu seviyede bir insanın Allah ile tezekkür ettiği söyleniyor. Yani o, Allah’a söylüyor, sual ediyor ve Allahû Tealâ’dan gelen cevabı da kalp kulağıyla işitebiliyor. Yeter mi? Hayır, yetmez. Buradaki olay; kalp gözüyle de Allah’ı kişinin gördüğü bir nokta bu. Öyleyse 7 gök katının görülmesi başka şey, Allah’ın Zat’ının görülmesi başka şey.
Allah’ın Zat’ını görmek, kademelerin en üstündeki noktadır. Kim ruhunu, ondan sonra fizik vücudunu, ondan sonra nefsini Allah’a teslim ederse, Allahû Tealâ onlar üzerinde özel bir sonucu oluşturur. Onların günahlarını örter, sonra da sevaba çevirir. Onların başının üzerine kendi ruhlarını da ekler. Onların; o güne kadar daimî zikirde olan bu kişilerin, zikri kendi iradeleriyle yapmaları söz konusudur ama bu noktada artık yaptıkları şey, iradeleri onlardan alınıp da ya küllî irade, ya da İlâhî İrade olarak kumanda etmeye başlayınca yepyeni bir devreye girerler. İlâhî İrade’yi çıkartalım devreden. Çünkü İlâhî İrade sadece resûller ve nebîler içindir. Resûl olan kişi velî resûldür veya nebî resûldür.
İki tür risâlet müessesesi var. Peygamberler, nebî resûllerdir. Son nebî resûl, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir, Peygamber Efendimiz’dir. Allahû Tealâ bunun için diyor ki: “O, içinizden hiçbir erkek çocuğun babası değildir. O Allah’ın resûlüdür ve nebîlerin yani peygamberlerin sonuncusudur.”
33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Biliyorsunuz ki sevgili kardeşlerim, resûller, bütün devirlerde, bütün kavimlerde hep var olacaktır kıyâmete kadar. Şu anda da yeryüzünde ne kadar kavim varsa, o kavimlerin herbirinde şu anda bir resûl yaşıyor ve o resûllerden herhangi birisi öldüğü zaman onun yerine mutlaka aynı kavimden yeni bir resûl, Allahû Tealâ tarafından beas edilir. Hiçbir kavim, insanlık tarihi boyunca hiçbir devrede resûlsüz bırakılmamıştır. Bütün kavimlerde Allah’ın bir resûlü yaşamıştır, şu anda da yaşamaktadır ve gelecekte de kıyâmete kadar devam edecek bir standartta yaşayacaktır.
Sevgili kardeşlerim! Kavim resûlleri velî resûllerdir ama bir nebî resul, aynı zamanda kendi kavminin de resûlüdür. O nebî resûl, kendi kavminin başındaki resûldür ve kim o kavimden mürşidine tâbî olursa, tâbiiyet sırasında mutlaka devrin imamı olan fakat aynı zamanda da o kavmin resûlü olan kişinin ruhu, tâbî olanın başının üzerine gelir ve yerleşir. İşte sevgili kardeşlerim! Kendi kavmi için o kişi; bir nebî olduğunu düşünelim bunun, peygamber olduğunu düşünelim, hem peygamberdir hem de kendi kavminin resûlüdür. Bütün peygamberler; nebîler (nübüvvet; peygamberlik demek), mutlaka aynı zamanda Allah’ın resûlüdür. Üstün olan nübüvvettir. Nübüvvet, peygamberliktir.
İşte bir kişi daimî zikre ulaştıktan sonra Tövbe-i Nasuh’a çağırılır, Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirir. Muhlislerden olur. Sonra da Allahû Tealâ o kişi üzerinde yeni olaylar vücuda getirir. Onun günahlarını örter, sonra sevaba çevirir. Sonra başının üzerine o kişinin kendi ruhunu getirir ve bunu, eğer o kişi peygamberse İlâhî İrade yapar. Mutlaka o, İlâhî İrade’dir. Ama salâh makamına irşada memur ve mezun kılınarak gelen resûl olmayanlar, onlar küllî irade tarafından bu noktaya getirilirler. İkisi arasında fark vardır, üstün olan her zaman nebîlerdir. Adına peygamber dediğimiz kişiler!
Peygamber kelimesi Arapça değildir. Nebî kelimesi Arapçadır, resûl kelimesi Arapçadır ama peygamber kelimesi Farsçadır ve peygamber dediğimiz zaman nebîleri kastediyoruz. Hz. Musa bir peygamberdi. Hz. İsa bir peygamberdi. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) son peygamberdi. Onların hepsinden evvel Hz. İbrâhîm vardı, O da peygamberdi. Hz. Nuh bir peygamberdi. Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamberdi. Öyleyse bu bağlamda müesseseye baktığımız zaman peygamberler hem resûldür hem de peygamberdir. Onlar nübüvvetin sahibi olan, peygamberliğin sahibi olan resullerdir, nebî resûllerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), son nebî resûldür.
Ne diyor Allahû Tealâ? “O, aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir ve o nebîlerin sonuncusudur. Son nebîdir. Peygamberlik onunla hitam bulmuştur, hitama ermiştir, sona ermiştir.”
Bu sebeble Peygamber Efendimiz (S.A.V) için “hatemül enbiya” denir. Hatem, sonu demek; el enbiya; enbiya kelimesi; nebî kelimesinin çoğulu; nebîlerin sonuncusu, peygamberlerin sonuncusu.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır.” Neye dayalı olarak söylüyor bunu? Biliyor ki bir sürü belki binlerce, on binlerce hadiîs uydurulacaktır Peygamber Efendimiz (S.A.V) için. O, Allahû Tealâ tarafından kendisine önceden haber verilen bunu, bu hususu bilerek söylüyor. “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Hadîslerim olacaktır, sözlerim insanlar arasında konuşulacaktır ve tartışılacaktır. Hiçbir sözüm Kur’ân’a aykırı olamaz. Hangi hadîsimi Kur’ân’la ölçerseniz, Kur’ân’da dayanak bulduğunuz takdirde o benim hadîsimdir. Kur’ân’a ters düşen, Kur’ân’a dayalı olmayan, Kur’ân bazında bir köke sahip olmayan hiçbir söz, benim hadîsim olamaz.” diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V).
Sevgili kardeşlerim! Bu, A’râf Suresinin 201. âyet-i kerimesindeki son; “İşte o zaman onlar basar edenlerdir, Allah’ın Zat’ını kalp gözüyle görenlerdir.” diyor Allahû Tealâ. Allah’ın Zat’ını görebilmek, ancak salâh makamının bu kademesinde gerçekleşir. Allahû Tealâ’nın irşad makamına, “İrşada memur ve mezun kılındın.” diye tayin ettiği kişiler, Allah’ın Zat’ını, Allah’ın gösterdiği kişilerdir.
Allah’ın Zat’ını bütün peygamberler mutlaka görmüştür. Allah’ın Zat’ını, Allah’ın resûlleri de görür. Allah, iradesini teslim aldığı kişileri “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşad makamının sahibi kılar. İrşad makamının sahipleri, Allahû Tealâ tarafından ulûl’elbab makamını daimî zikre ulaşarak aşmışlardır. Tövbe-i Nasuh’larını tamamlamışlardır, muhlis olmuşlardır. Sonra da iradelerini de Allahû Tealâ teslim almıştır ve onlara Zat’ını göstermiştir. Kalp gözleri ancak bu aşamada Allah’ı görmeye tahammül edebilir.
Allah’ın Zat’ını görmek, her daimî zikre ulaşan kişinin gerçekleştirebileceği bir şey değildir. Ulûl’elbab makamı buna yeterli değildir. Ulûl’elbab makamından sonra Tövbe-i Nasuh’a davet edilmek de buna yeterli kılmaz kişiyi ama Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirdikten sonra Allahû Tealâ o kişiye özel ihsanlarda bulunacaktır. O kişiyi İlâhî İrade, Allah’ın Zat’ını görebilecek bir hüviyete sokacaktır. İşte Allah’ın Zat’ını gören kişilerin ait oldukları makam, irşad makamıdır. O zaman kişi, irşada memur ve mezun kılınır. Son sır da yok olmuştur, artık sır değildir. O kişiye Allahû Tealâ kalp gözüyle Zat’ını göstermiştir. Kimler bu şerefin sahipleridir? Herşeyden evvel peygamberler bu şerefin sahipleridir. Bundan sonra peygamber olmayan resûller bu şerefin sahipleridir. Sonra irşad makamına “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle getirilen mürşidler, Allah’ın Zat’ını görmek şerefine ererler.
Sevgili kardeşlerim! Burada Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde insanlar kademe kademe bir muhteva taşırlar. Kişi önce Allah’a ulaşmayı diler. Allahû Tealâ onda değişiklikler yaparak gözlerini, kulaklarını, kalbini irşad makamını görür, işitir ve idrak eder hale getirir. Sonra Allahû Tealâ bu kişinin o mürşide tâbî olmasını sağlar. Bu, başlangıç noktasıdır konunun. Kişinin ruhu mürşide tâbiiyet sırasında vücudundan ayrılır. Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuğa çıkar ve 7 tane gök katını diğer ruhlarla beraber aşarak, 7. gök katında 7 tane âleminden geçerek ruh, Allah’ın Zat’ına ulaşır. O kişi Allah’ı görür mü? Hayır, görmez. O kişinin ruhu zaten Allah’ın ruhudur. Allah’ın ruhu Sidretül Münteha’yı aşarak, zikir hücrelerinde zikrini tamamladıktan sonra Sidretül Münteha’ya gelerek, Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın katına çıkar. Allah’ın Zat’ında ifna olur, yok olur. Bu olay fenafillâh olmaktır. Bütün insanlara Allahû Tealâ bu kapıyı açmış ve farz kılmış üzerlerine.
Allah’a ulaşmak, bütün insanların üzerine farzdır:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


“İrciî ilâ rabbiki.” diyor Allahû Tealâ. “Rabbine rücû et. Ey ruh! Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


“Fe firrû ilâllâhi.” diyor. “Öyleyse Allah'a firar et.” diyor Allahû Tealâ. Allah’a kaçmak, Allah’a ulaşmak, Allah’ın Zat’ında yok olmak…
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın tüm güzellikleri sizler için. Allahû Tealâ hepinizi çok seviyor. Siz, Allah’ın yolunda olanlarsınız. Kim kalben Allah’a ulaşmayı dilerse bu dilek oluştuğu anda, o kişi Allah’a ulaşmayı dilediği anda cehennemden kurtulmuştur. Bu, ona 1. kat cenneti sağlar. Ama kişi bu noktada kalmaz. Allah ona mürşid sevgisi verecektir. Mürşid arayışı içine girecektir. Hacet namazını kılacaktır, gece saat 01.00’den sonra. 1. rekâtta Fâtiha + 3 tane Âyet-el Kürsî; 2., 3., 4. rekâtlarda Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs okuyacaktır. Bu kişi boy abdesti alarak kılacaktır bu namazı. Allahû Tealâ ona mutlaka mürşidini gösterir. Eğer kalbî talebi varsa, mutlaka Allah’a ruhunu ulaştırmak istiyorsa, Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösterir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Tâbiiyet, yolun köprüsüdür. Tâbiiyetle ancak ruh vücuttan ayrılabilir. Tâbiiyetle ruh, devrin imamının dergâhına ulaşır ve oradan yolculuğa iştirak eder, seyr-i sülûk’a iştirak eder. Hangi tarikata mensup olursa olsun, bütün tarikatların birleştiği yer, devrin imamının dergâhıdır. Orada Allah’a doğru yollar yoktur. Tek bir yol vardır. Devrin imamının dergâhından sadece bir tek kafile çıkar. Başka hiçbir kafile gök katlarını aşamaz, başka kafile yoktur. Kişinin devrin imamını tanıması, ona tâbî olması şart değildir. Kişi Allah’tan sormuştur mürşidini, Allah onun ulaşabileceği yerde bir mürşid göstermiştir. O da, o ulaştığı yerdeki mürşidine tâbî olmuştur. Onda da cereyan vardır. Eğer devrin imamına tâbî olsaydı, onda da aynı cereyan söz konusu olacaktı. Yani bir insanın el alması, mutlaka bir mürşid tarafından olmak mecburiyetinde. Bir asil mürşidler var, bir de vekil mürşidler var. Vekil mürşidler için de geçerlidir tövbe vermek ama ondan sonra mutlaka asil mürşide ulaşarak ona bir defa daha tâbî olmak gerekir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böyle bir imkân yoksa kişinin aslî mürşide ulaşması söz konusu değilse, imkânsızsa o zaman cereyan geçmiştir zaten. Vekil mürşide tâbî olunca aynı işlemleri, o kişinin ruhu mutlaka yaşayıp Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır.
Ne zaman bir insan ruhunu Allah’a ulaştırırsa, o zaman onun fizik vücudu emanet olacaktır. Başlangıçtaki emanetimiz ruhumuz. Bunun için Allahû Tealâ: “Allah emaneti, emanetleri onların ehline, sahibine teslim etmenizi emreder.” diyor.
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


Ruhumuz da bir emanettir. Onun sahibi Allah’tır. O emaneti sahibine ulaştıracağız. Ulaştırdık, o zaman fizik vücudumuz emanet olur. Zikrimizi 18 saati aşıracak bir noktaya ulaştırdığımız takdirde fizik vücudumuz da Allah’a teslim olacaktır. Ulaşması söz konusu değildir, teslim olacaktır. Daha sonra daimî zikre ulaşacağız. Kim daimî zikre ulaşırsa, onun nefsi de Allah’a teslim olur. Geriye sadece iradesi kalır. İradenin teslimi ise bu kişinin önce Tövbe-i Nasuh’unu tamamlamasını icap ettirir. Allahû Tealâ’nın huzurunda Allah, kelime kelime söyleyerek o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet ettikten sonra, Tövbe-i Nasuh’unu tamamlamasını temin eder. Ancak bu noktadan sonra Allahû Tealâ o kişinin iradesini teslim alacaktır. Bir defa daha tekrar edelim. Nebîlerin ve nebî olmayan resûllerin teslimi ile resûl ve nebî olmayan mürşidlerin teslimi aynı şey değildir. Resûlleri ve nebîleri, İlâhî İrade teslim alır. Onun dışındaki herkesin iradesini Allah’a teslim etmeleri söz konusudur. O iradenin teslimi, küllî irade tarafından; yapılır. Sadece nebî ve resûl olanların irade teslimi İlâhî İrade tarafından gerçekleştirilir.
Sevgili kardeşlerim! İşte Allah’ın Zat’ının görülmesi o noktada gerçekleşir; iradenin de Allah’a teslim edildiği noktada. Allahû Tealâ’nın hepinizi çok sevdiğini sakın unutmayın sevgili kardeşlerim. O, hepinizi sever. Sever ve yücelmenizi ister. Siz buna zemin hazırlarsanız eğer, o zaman sizi de bütün bu güzelliklerin sahibi kılar Allahû Tealâ.
Allah’a ulaşmayı henüz dilememiş olanlar! Sizlere sesleniyorum. Ruhunuzu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dileyin. Göreceksiniz ki; siz ruhunuzu Allah’a teslim etmeyeceksiniz. Allah sizin ruhunuzu Kendisi teslim alacak. Size 7 aylık bir süreç içerisinde dünyadaki en büyük zevkleri, mutluluğu, huzuru yaşatacak ve ruhunuzu kendi Zat’ına ulaştırarak teslim alacaktır. Buraya kadar olan bütün kademeler Allahû Tealâ tarafından hibe edilir. Kişinin sadece bir tek dileği yeterlidir: “Yarabbi! Ben ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum.” diye şuradan, kalpten bir talep, Allahû Tealâ’yı derhal harekete geçirir. O kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek âyetlerin sırları konusundaki bu konuşmamızı burada inşaallah tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali  M İ H R

SOHBETİN ADI: HURAFELER: KALBİNDE ZERRE KADAR ÎMÂN OLAN, CEHENNEMDE CEZASI KADAR YANDIKTAN SONRA CENNETE GİRER.
TARİHİ: 09.05.2006
Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah'ın bir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: "Kalbinde zerre kadar îmân olan kişi, cehennemde günahlarının gerektirdiği cezayı çektikten sonra cennete gider." konusundaki hadîs, acaba bir mevzu hadîs midir, yoksa sağlam bir hadîs midir?
Cehenneme iki türlü insan girer. Cennete girecek olanlar, önce cehenneme girerler. Cehennemde durumu görürler. Oraya sadece o cehennemi görmek için girerler. Uçarak cehennemde dolaştıktan sonra, oradan ayrılarak cennete girerler. Allahû Tealâ'ya sonsuz hamd ve şükrederek... Kimdir bunlar? Cennete girecek olanlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
19/MERYEM-71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).
Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.


"Aranızda kıyâmet günü cehenneme uğramayacak olan hiç kimse yoktur. Hepiniz mutlaka cehenneme uğrayacaksınız." Aynı Surenin 72. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
19/MERYEM-72: Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).
Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.

,
"Sonra Biz takva sahibi olanları kurtarırız. Cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette cehennemi kaplarlar."
Öyleyse Allahû Tealâ ne demek istiyor? "Sonra" kelimesi neyi ifade ediyor? Cehennemde bir süre kaldıktan sonra çıkışı mı ifade ediyor, yoksa kıyâmet günü, aynı gün, cehenneme girip de cehennemdeki o olayları gören, cehennemin yapısını gören, nasıl korkunç bir işkence dünyası oluşturduğunu gören insanların, Allah'a sonsuz hamd ve şükürler ederek cehennemden ayrılması mı söz konusu?
Kıyâmet günü cehenneme girip de orada diz üstü çökmüş vaziyette bekleyenler, cehenneme girip cehennemi gördükten sonra Allah'a sonsuz hamd ve şükürlerle cehennemden ayrılanlar, cehennemi tamamen terk ettikten sonra, cehennem katlarına dağıtılırlar. Cennete girecek olanlar, cehennemden ayrılmışlar ve cennetlere ulaşmışlardır. Sonsuz hızla hareket ettikleri için...
Ama cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette oldukları yerlerden toplanarak cehenneme sevk edilirler. Bir daha çıkmamak üzere cehenneme girilir. Cehennemden bir daha çıkmak söz konusu değildir. Cehenneme cezalanmak üzere girenler, ebediyyen orada kalmaya mahkûmdurlar. Hiç kimse bir süre cehennemde kaldıktan sonra, cehennemden çıkmak imkânının sahibi değildir. Bir süre cehennemde işkence gördükten sonra, yakıldıktan sonra cehennemden çıkması ve cennete girmesi mümkün değildir.
Öyleyse Allahû Tealâ'nın cennete ulaştıracak oldukları, cehennemden çıkartarak cennete ulaştıracak olduğu kişiler, onlar cennetlik olanlardır. Ama Allahû Tealâ, cennetlik olanların aradaki farkı görebilmeleri için, Allah'a sonsuz hamd ve şükredebilmeleri için onları kıyâmet günü önce mutlaka cehenneme gönderir. Onun için "Aranızdan kıyâmet günü cehenneme uğramayacak olan kimse yoktur." diyor. Dikkat edin! Allahû Tealâ: "Uğramayacak olan" diyor. Uğramak; bir yere uğrayıp oradan ayrılmak mânâsına geliyor. Allahû Tealâ'nın dizaynı çok açık bir şekilde bunu ifade ediyor.
Allah için olmak, mutlaka kişinin cehenneme ulaşıp, cehennemdeki o korkunç durumu gördükten sonra oradan ayrılarak Allah'ın cennetine girmesini ifade eder.
Şimdi bakıyoruz duruma. Kıyâmet günü ne olur? Kıyâmet günü zaman durur. Zaman geriye, kendi yaşadıkları devreye geri döndüğünde herkes zaten hayattadır. O ana zaman geri döndüğünde herkes hayattadır. O anda yaşamakta olanlar, bulundukları yerde yer çekimi kuvveti olmadığı için yükselerek mahşer meydanına ulaşırlar. Mahşer meydanı İndi İlâhi değildir. Mahşer meydanı, İndi İlâhi'den evvel birinci uğranılan yerdir. Orada toplanılır. Orada nefsler, fizik vücutlara girecektir. Ne zaman? Sur'a birinci üfürüldüğünde, orada toplanan herkes ölür. Sonra, sur'a ikinci defa üfürüldüğünde tekrar dirilirler ve nefsler orada, mahşer meydanında fizik vücutların içine girer.
Daha sonra herkes İndi İlâhi'ye ulaşır. Orada herkesin rakamlı kitabı vardır. Yani herkesin hayat filmi, kendilerine üç boyutlu olarak gösterilir. Ama her saniye, ya derecat kazandıkları veya derecat kaybettikleri bir olay ve iki görüntü görürler. Üç boyutlu iki görüntü... Birisi düşüncelerinin gösterimidir. İkincisi de fiiliyatlarının, ef'allerinin, fiillerinin gösterimidir. Her saniye derecat kazanırlar veya kaybederler. Sonuç ve kişinin gideceği yer çabucak belli olur. Eğer kişinin kazandığı dereceler fazlaysa, sağ taraftaki yeşil rakamlar olan tarafta bakiye vardır. Ama günahları fazlaysa, o zaman da sol taraftaki kırmızı rakamlar olan tarafta bakiye vardır.
Bu noktadan itibaren herkese hayat filmleri teslim edilir. Bir kısmına sağlarından verilir. Onlar cehenneme girdikten sonra, hemen cehennemi görüp cennete gidecek olanlardır. Diğerlerine soldan verilir. Onlar da cehenneme girerken uçarak giremeyecek olan, kapılardan girecek olanlardır. Kapılardan girmek mecburiyetinde olanlar için kapı açılmaz. Kapı sadece yerden kaldırılır, yükseltilir. Ancak o kişinin başı sığabilecek kadar bir yükselti ile yükseltilir. O kişi mutlaka burnu yere sürtünmek suretiyle oraya girer. Bunu zebaniler gerçekleştirirler. Onları, burunlarını yere sürttürerek cehenneme alırlar. Ve cehenneme, cehennemde yanmak üzere, cezalanmak üzere girenler, cehennemin kapısından başlayarak, bütün cehennemin etrafını kaplayacak şekilde orada diz çökmüş vaziyette beklerler.
Diğerleri, cennete girecek olanlar, cehennemin yüksek kapılarından uçarak içeri girerler ve hiç oyalanmazlar. Hemen cehennemin içine girerler. Oradaki durumu görürler. İnsanları ne kadar korkunç şeylerin beklediğini, nasıl işkence edileceğini net bir şekilde görürler. Allah'a sonsuz hamdederek şükrederek cehennemden ayrılırlar ve cennete girerler.
İşte cehennemde bir süre kaldıktan ve günahlarının karşılığını ödedikten sonra oradan ayrılıp da, sevapları için cennete gitmek diye bir olay, hiç kimse için mevcut değildir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
99/ZİLZÂL-7: Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh(yerehu).
Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür.


99/ZİLZÂL-8: Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh(yerehu).
Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.


Allahû Tealâ: "Kim zerre kadar sevap işlediyse onu görür, zerre kadar günah işlediyse onu da görür." diyor.
Dikkat edin! Allahû Tealâ "Onun cezasını çeker, mükâfatını alır." demiyor; "görür" diyor. İşte o "görmek", söylediğimiz mizanı görmektir, kişinin hayat filminin görülmesidir. Ve o hayat filminin görülmesinde, bütün sevaplar ve günahlar oradadır. Üstelik de insanın uzuvları şahitlik etmiş olurlar. Çünkü neler yaptıklarını açık bir şekilde göstermiş olurlar. Konuşmaları gerekmiyor. Yaptıklarıyla şahit olurlar.
Ve bu tabiî bir sonucu oluşturuyor. Bu noktada, insan neticeyi mutlaka görecektir. Kırmızı rakamlar söz konusu ise kitabı soldan verilecektir. Yeşil rakamlar söz konusu ise, rakamlı kitabı yani hayat filmi (Kur'ân-ı Kerim "onun kuşu" da diyor.) sağ taraftan verilir. Ve ister sağdan verilsin, ister soldan verilsin, hepsinin boynuna asılır. İnsanlar cehenneme onunla giderler.
İki grup insandan cehennemde kalacak olanlar, diz üstü çökmüş vaziyette, cehennemin bütün etrafını kaplarlar. Ondan sonra hepsi sırayla cehenneme sevk edilirler. Ve bir daha o cehennemde kalacakların, bir süre orada kalıp da cennete girme şansları asla olmayacaktır. Hepsi ebediyyen cehennemde kalacaktır.
Peki cehennemin bir sonu yok mu? Var. Allahû Tealâ başlangıçta enerjiyi yarattı. Bir noktayı patlatarak, o noktadaki nötrinoları, gezegenleri oluşturmak üzere gönderdi. Bunlar enerji partikülleridir. Ve böyle bir dizaynda Allahû Tealâ'nın vücuda getirdiği bu enerji, konunun başlangıcıdır. Sonra Allahû Tealâ, o enerjiyi maddeye çevirdi. Elektronlar ve karşıt elektronları yarattı. Nötrinolardan, enerji partiküllerinden, maddenin temelini teşkil eden elektronları ve karşıt elektronları yarattı. Ve kâinat, Allahû Tealâ tarafından görünür bir halde dizayn edildi.
İşte "Bunun neticesi nedir?" diye soruyorsanız, bundan sonra kâinatın oluşması söz konusudur. İnsanlığın hayat süresi tamamlandıktan sonra, kıyâmet koptuktan sonra cehenneme girmeleri halinde, cehennemde sonsuza kadar yaşamaları, ondan sonra da cehennemin gökleri çatladığı zaman, cehennemle birlikte enerjiye çevrilmeleri söz konusudur. Allahû Tealâ diyor ki:
55/RAHMÂN-26: Kullu men aleyhâ fân(fânin).
Bütün kişiler (insanlar ve cinler) fanidir (yok olucudur).


55/RAHMÂN-27: Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi).
Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zatı) bâki kalacaktır.


Allahû Tealâ: "Herkes fani olacaktır. Herşey de fani olacaktır. Sadece Senin Zülcelali Ve'l İkram olan Rabbin bâki kalacaktır." diyor.
İşte cennet de cehennem de sonsuza kadar bâki kalacaktır. Sonra Allahû Tealâ nasıl enerjiyi yaratmışsa, madde, elektronlar ve karşıt elektronlara çevrilip, tekrar enerji haline getirilecektir. Enerjiyi nasıl Allahû Tealâ yarattıysa, öyle yok edecektir. Allah, bâki kalacaktır. Bir defa daha bir kâinat yaratır mı? O, O'nun bileceği şeydir.
Cehenneme giren kişi, cehennemden bir daha çıkar mı? Çıkmaz. Bunun ispatı sadedinde, size ibret için tam 29 tane âyet-i kerime vereceğiz. Cehenneme cezalanmak üzere giren, günahları olup da cehennemde cezalanacak olanların, cehennemden bir daha çıkmaları mümkün değildir. 29 tane âyet-i kerime bunu söylüyor. İbret olsun diye... İspat vasıtası olarak bunu kullanmanız için... 
Allahû Tealâ diyor ki:
1. Âyet-i kerime:
7/A'RÂF-36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).


2. Âyet-i kerime:
33/AHZÂB-64: İnnallâhe leanel kâfirîne ve eadde lehum saîrâ(saîren).
Muhakkak ki Allah, kâfirleri lânetledi. Onlar için alevli ateşi (cehennemi) hazırladı.


33/AHZÂB-65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).
Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.


3. Âyet-i kerime:
3/ÂLİ İMRÂN-116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.


4. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.


5. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.


6. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(fîhi), kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”


7. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


8. Âyet-i kerime:
2/BAKARA-275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemal bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. ışte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.


9. Âyet-i kerime:
98/BEYYİNE-6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi velmuşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyeh(beriyyeti).
Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.


10. Âyet-i kerime:
72/CİNN-23: İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtih(risâlâtihî), ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).
(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.


11. Âyet-i kerime:
21/ENBİYÂ-99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.


12. Âyet-i kerime:
59/HAŞR-17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.


13. Âyet-i kerime:
58/MUCÂDELE-17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.


14. Âyet-i kerime:
47/MUHAMMED-15: Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?


15. Âyet-i kerime:
23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


16. Âyet-i kerime:
40/MU'MİN-76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.

17. Âyet-i kerime:
16/NAHL-29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.


18. Âyet-i kerime:
78/NEBE-21: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).
Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.


78/NEBE-22: Lit tâgîne meâbâ(meâben).
Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.


78/NEBE-23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).
(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.


19. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).
Ve kim Allah'a ve O’nun Resulune isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.


20. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).
Ve kim, bir mü'mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için “büyük azap” hazırlamıştır.


21. Âyet-i kerime:
4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


22. Âyet-i kerime:
13/RA'D-5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Eğer acayip buluyorsan (şaşıyorsan) (bil ki;) asıl onların: “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten, mutlaka yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri acayip (şaşılacak şey)dir. İşte onlar, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.


23. Âyet-i kerime:
64/TEGÂBUN-10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru).
Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).


24. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).
Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.


25. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).
Allah ve O’nun Resûl'üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).


26. Âyet-i kerime:
9/TEVBE-68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).
Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.


27. Âyet-i kerime:
10/YÛNUS-27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita'an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).

28. Âyet-i kerime:
39/ZUMER-72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
(Onlara): "Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!" denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.


29. Âyet-i kerime:
43/ZUHRÛF-74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.


29 tane âyet-i kerime, cehenneme girenin cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor. Böyle bir şey mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerim'de, cehenneme girenin cehennemden bir daha çıkabileceğine dair hiçbir âyet-i kerime yer almış değildir. Allahû Tealâ Rahman Suresinin 26 ve 27. âyet-i kerimelerinde buyuruyor ki: "Herkes fani olacaktır. Sadece Zülcelali Ve'l İkram olan Rabbinin Zat'ı bâki kalacaktır." En sonunda cehennem de cennet de içindekiler de insanlar da enerjiye çevrileceklerdir. Nasıl Allahû Tealâ enerjiyi yoktan yarattıysa, sonra da o yoktan yarattığı enerji tekrar oluşunca, onu Allahû Tealâ yok edecektir.  
Allahû Tealâ ile olan ilişkilerimizde gördüğümüz odur ki; cehenneme giren kişi, cehennemden asla çıkamaz. Hangi tür kişi? Cehenneme cezalanmak üzere giren, günahları sevaplarından fazla olan kişi. Kim cehenneme cezalanmak üzere girerse, onun cehennemden çıkması hiçbir şekilde mümkün değildir. Cehenneme girer ve ebediyyen orada kalır. Cehenneme girişi, burnu yere sürtünmek suretiyle giriştir ve çıkışı söz konusu değildir.
Öyleyse "Kalbinde zerre kadar îmânı olan, cehennemde cezasını gördükten sonra cennete girecektir." hadîsi, bir uydurma hadîstir. Ümit ederiz ki; bu âyetler, bütün dîn adamlarına bir misal olur. Allahû Tealâ'nın söylediği hususlar son derece açıktır, kesindir.
Allahû Tealâ: "Cehennemin gökleri ve yerleri durdukça yani Allahû Tealâ cehennemin göklerini çatlatmadıkça, cehennem içindekilerle birlikte ebedi olarak kalacaktır." diyor. Ama Allahû Tealâ'nın bütün kâinatı yok etme talebi bir gün gelecektir. O zaman kâinatın olduğu gibi tekrar enerjiye dönüşmesi söz konusudur.
Unutmayın ki; Kur'ân-ı Kerim'de, cehennemde yanan insanların orada yakıt olarak da kullanıldığı ifade buyruluyor. Yakıt olarak kullanılan, yok olan bir insan, ateş hüviyetine gelip ateşte yanıp tamamen yok olan bir insan, zaten enerjiye dönüşmüştür. Ama cehennemde sonsuza kadar yaşayan insanların da ulaşacakları nihai sonuç odur. Bu insanlar cehenneme gideceklerdir ve ebediyyen cehennemde kalacaklardır.
Şimdi insanlara yanlış düşündüren âyetlere bakalım. Burada size Rahman 26 ve 27'yi okuduk. Allahû Tealâ neticeyi bildiriyor: "Herşey fani olacaktır. Sadece Zülcelali Ve'l İkram olan Allah'ın Zat'ı bâki kalacaktır."
Böylece Allahû Tealâ, herşeyin enerjiye döndürüleceği o devreden bahsediyor. O zaman insanlar da cehennemlerle beraber yok olacaktır. Cennet de yine insanlarıyla beraber yok olacaktır. Cennetin de cehennemin de gökleri beraber çatlayacaktır. İşte böyle bir hüviyet söz konusu olduğu zaman bir problemin kalmadığını görüyoruz.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
6/EN'ÂM-128: Ve yevme yahşuruhum cemîa(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenestemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenellezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).
Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.


Burada Allahû Tealâ: "Allah'ın dilediği şey hariç." diyor.
"İllâ mâ şâallâhu"
illâ: Sadece, hariç.
mâ: Şey.
şâallâhu: Allah'ın dilediği.
Eğer Allahû Tealâ "İllâ men şâallâhu" yani "Allah'ın dilediği kişi hariç" deseydi, o zaman ifade "O kişi hariç olmak üzere, barınacak yer ateş" şeklinde olacaktı. Yani "Allah'ın dilediği o kişiler ateşten çıkabilecek." mânâsı olacaktı. Ama En'am-128'de Allahû Tealâ'nın kullandığı kelime: "şey".
"Hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu: Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah'ın dilediği şey hariç."
İşte o Allah'ın dilediği şey, cehennemin ve cennetin göklerinin çatlamasıdır. Yani Allah'ın kâinatı yok etme noktasıdır, kâinatı tekrar enerjiye dönüştürme noktasıdır. İnsanlar cehennemde yakacak olarak kullanılıyor. Kullanıldığı zaman, zaten enerji haline dönüp yok olmuş oluyor.
Hud Suresinin 106 ve 107. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:
11/HÛD-106: Fe emmellezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).
Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.


11/HÛD-107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).
Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.


Allahû Tealâ: "Onlar, semalar ve yeryüzü ve arz durdukça, orada ebedî olarak kalanlardır. Rabbinin dilediği şey yani cehennemi yok etmeyi dilemesi hariç." diyor.
Allahû Tealâ: "Allah'ın dilediği kişi hariç." demiyor.
"
İllâ mâ şâe rabbuke:"Rabbinin dilediği şey hariç."
Yani cehennemin göklerinin çatlaması hariç.
"Onlar, semalar ve yeryüzü durdukça, orada ebedi olarak kalanlardır." Yani semalar, yeryüzü, cennet ve cehennem kaldığı sürece ebediyyen orada kalanlardır. "Ama Allah'ın dilediği şey hariç." Allah'ın dilediği şey, göklerin çatlamasıdır. Ve Allahû Tealâ Hud-108'de cennette olanlar için de aynı şeyi söylüyor:
11/HÛD-108: Ve emmellezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), atâen gayre meczûz(meczûzin).
Fakat mutlu olanlar, artık cennettedir. (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey (cenneti yok etmeyi dilemesi) hariç, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır).


Allahû Tealâ: "Fakat said olanlar (mesut olanlar), onlar cennettedirler. Cennetlerin semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey yani cennetin göklerinin çatlaması hariç onlar orada ebedî kalanlardır." buyuruyor.
Görülüyor ki; cennette ve cehennemde devamlılık, Kur'ân-ı Kerim'in kesin bir hükmüdür. Allahû Tealâ, tam 29 âyet-i kerimede, cennete gidecek olanların değil, cehenneme cezalanmak üzere girenlerin oradan ebediyyen çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor. Bu konunun tartışmaları ümit ederiz ki artık sona ermiştir.
Bir defa daha görüyorsunuz ki; insanların kitaplardan öğrendiği, o Kur'ân'a uymayan bilgilerin artık düzeltilmesi zamanı gelmiştir. Bu 29 tane âyet-i kerime ve cehenneme girdikten sonra bir insanın cehennemden çıkmasının mümkün olacağına dair hiçbir âyet-i kerimenin olmaması, bu konuyu %100 kesinleştirmektedir. Bu konuda iddialaşmanın sonu gelmiştir. İnsanların öğrendiği bütün yanlış bilgiler düzeltilecektir ve doğruya, Kur'ân hükümlerine mutlaka ulaşılacaktır.
Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir sohbetimizin sonuna ulaştık. Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.       
İmam İskender Ali  M İ H R
Wait while more posts are being loaded