Profil kapak fotoğrafı
Profil fotoğrafı
Net Cevap
25 takipçi -
http://netcevap.org
http://netcevap.org

25 takipçi
Hakkında
Yayınlar

Yayının eki var
Herkese açık
Davranışların kökeni


Evrimciler tüm hayvanların ve insanların davranışında belirli bir evrimsel köken olduğunu, sahip oldukları özellikleri ilk hücreden bugünkü hallerine gelene kadarki süre zarfında, sözde atalarından aldıklarını kabul ederler. Yine evrimcilere göre hayvanlardaki en eski davranış şekli, besin bulmak için yapılan savaştır ve bu davranış ilk hücrelerden insana kadar tüm canlılarda ortaktır. Yaşamını sürdürme ve soyunu devam ettirme dürtüleri ise bu davranıştan daha sonra ortaya çıkmıştır. Yine evrimcilere göre tüm davranışların bir kökeni, bir nedeni vardır ve çevreye uyum sağlanırken? bu davranışlar da uygun şekilde değişmelere uğramıştır.

Fakat davranışların evrimi gibi bir açıklamanın gerçeklerle bağdaşan hiçbir yönü yoktur. Çünkü canlıların deneme yanılma yaparak öğrenecek, sonra bunları genlerinde bir davranış modeli olarak kaydedecek ve gelecek nesillere aktaracak akıl, şuur ve yetenekleri yoktur. Onlar yaşamlarını kurtaran savunma şekilleri, yuva kurma modelleri gibi davranış biçimlerine doğuştan sahip olurlar.

evrimacmazi1064
Kuru yaprağa benzeyen bir kelebek
Allah her canlıyı kendine has özelliklerle ve davranış şekilleriyle yaratmaktadır. Örneğin bir kelebeğin hayatta kalabilmek için kendini daha iyi kamufle edebileceği kuru bir yaprak görünümüne sahip olmayı kendi kendine düşünüp, bunu vücudunda bir değişikliğe dönüştürmesi mümkün değildir. Ya da bir kunduzun akarsu yatağında suyun akışını kesebileceği ileri derecede mühendislik hesapları gerektiren bir baraj inşa edebilmesi ve ilk doğduğu andan itibaren bunu yapabilmesi kuşkusuz öğrenme ile ya da doğal seleksiyon gibi bilinçsiz mekanizmalarla açıklanabilecek bir durum değildir. Evrimciler, bazen de ortaya şöyle bir iddia atarlar: "Hayvanlar tecrübe yoluyla bazı davranışları öğrenirler ve bu davranışların iyi olanları doğal seleksiyon tarafından seçilir. Daha sonra bu iyi olan davranışlar kalıtım yoluyla bir sonraki nesle aktarılır."

Fakat canlıların bu davranış şekillerine sahip olmadıklarında hayatlarını sürdürebilmeleri mümkün değildir; dolayısıyla bunları zaman içinde öğrenebilecekleri vakitleri de yoktur. Canlı bu davranışlara doğduğu andan itibaren sahip olmalıdır. Dolayısıyla bu davranışların seçilmesi gibi bir iddia ise en baştan çelişkilidir. Çünkü evrimcilerin kabullerinde bu seçimi yapabilecek bilinç sahibi bir varlık yoktur. Canlılar, yaratıldıkları ilk andan itibaren kendilerini koruyabilecekleri birtakım özellik ve davranış biçimlerine sahip olarak doğarlar.
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
Sansürsüz iddia 11: ""Evrime itiraz, standart bir psikolojik rahatsızlıktan kaynaklanıyor"" iddiasının geçersizliği

Bu iddia, 17 Mayıs 2010 tarihli Sansürsüz programında Darwinist katılımcılar tarafından programın devam ettiği süre boyunca sıklıkla gündeme getirildi. Katılımcılar, bir hissiyat duygusuyla evrime karşı gelindiğini, bu sebeple de “sürekli olarak karşı bir görüş ile karşılaştıklarını” iddia etmişlerdir. Oysa bu, tamamen gerçek dışı bir iddiadır.
Bu iddia, 17 Mayıs 2010 tarihli Sansürsüz programında Darwinist katılımcılar tarafından programın devam ettiği süre boyunca sıklıkla gündeme getirildi. Katılımcılar, bir hissiyat duygusuyla evrime karşı gelindiğini, bu sebeple de “sürekli olarak karşı bir görüş ile karşılaştıklarını” iddia etmişlerdir. Oysa bu, tamamen gerçek dışı bir iddiadır.


Yaratılışı savunanların evrime karşı gelmelerinin tek sebebi bu teorinin BÜYÜK BİR SAHTEKARLIK OLMASIDIR.

Evrim savunucularının 150 yıldır bir sahtekarlığın taraftarlığını yaparak insanları Allah inancından uzaklaştırmaları, BİR YALANI DAYATMA YOLUYLA İNSANLARA İNANDIRMAYA ÇALIŞMALARIDIR.

BİLİM TERSİNİ GÖSTERDİĞİ HALDE, sahte delillerle, sahte izahlarla ve doğrudan bilimi kullanarak BÜTÜN DÜNYAYI BİR DİKTATÖRLÜK BÜNYESİNDE ALDATMALARIDIR.

Bu satırlarda çok defa ve defaatle dile getirmiş olduğumuz önemli bir gerçek söz konusu Darwinistlerin gözünden kaçmış görünmektedir: Eğer evrim gerçekten doğru olmuş olsaydı, eğer yeryüzünde evrimi destekleyen deliller var olsaydı, milyonlarca ara fosil bulunmuş, proteinin kendi kendine meydana gelebileceği ispatlanmış ve türlerin birbirine dönüşebileceği gösterilmiş olsaydı, o zaman Allah’ın evrimi vesile ederek canlıları yarattığını kabul edip bunu ilk destekleyenler YARATILIŞ SAVUNUCULARI OLURDU.

Eğer evrim gerçekten doğru olsaydı, bunun bütün delillerini dev boyuttaki kitaplarla tüm dünyaya gösteren, fosil kanıtlarını sergilerle insanlara sunan, bu gerçeği insanlara anlatabilmek için dünya çapında konferanslar düzenleyenler yine Yaratılış savunanlar olurdu.

Eğer böyle bir delil olsaydı, buna evrimcilerden çok daha fazla sahip çıkan ve bunu en fazla gündeme getirecek olan da yine Yaratılışçılar olurdu.

Fakat yeryüzünde böyle bir delil yoktur. EVRİM TÜMÜYLE DELİLSİZDİR. Delilsiz olmasının yanı sıra bilimin her kolu ve bilimle ilgili her türlü konu evrimi sürekli olarak yalanlamaktadır. Kısacası BİLİM EVRİME KARŞIDIR.

Dolayısıyla Yaratılış savunucularının itirazı, psikolojik bir rahatsızlıktan veya ideolojik bir hissiyat duygusundan kaynaklanmamaktadır. İtirazın sebebi EVRİMİN BİR YALAN OLMASIDIR. BİR YALANLA BÜTÜN DÜNYANIN ALDATILMASIDIR. BİR YALANLA İNSANLARIN ALLAH İNANCINDAN KASITLI VE ORGANİZE OLARAK UZAKLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILMASIDIR.

Dolayısıyla evrimcilerin itirazlarının sürekli ve ısrarla çürütülmesinin sebebi BİR YALANI ORTADAN KALDIRABİLMEKTİR. İnsanlara doğruları gösterebilmektir. Çünkü EVRİMİ SAVUNMAK ADINA SÖYLENEN HER ŞEY BİR ALDATMACADIR.

Bilimin getirdiği bütün deliller, Allah’ın yaşamı bir anda yarattığını ve yaratmakta olduğunu göstermektedir. Bilimsel deliller, Yaratılış’ın, Allah’ın Kuran’da haber verdiği şekilde, yani Rabbimiz’in “Ol” emri ile gerçekleştiğini teyid etmektedir. Bu gerçeği aslında tüm Darwinistler de görür. Dolayısıyla asıl ideolojik rahatsızlık içinde olanlar, bu açık gerçeği kabul etmek yerine evrim gibi akıl almaz bir yalanı canla başla savunuyor olmanın zorlu mücadelesi içinde olan Darwinistlerdir. Bu kişiler birkaç 10 yıl içinde ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlayacaklar ve böyle bir aldatmacanın peşinden nasıl gittiklerini, böyle bir kandırmacayı nasıl savunduklarını hayretle düşüneceklerdir.
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
2.3 Milyar Yıldır Değişmeyen Sülfür Bakterileri Yaratılış Gerçeğinin Kanıtıdır

Geçtiğimiz günlerde dünyaca ünlü bilim dergilerinde ve Washington Posts gibi gazetelerde aynı anda yayınlanan bir haberde, denizlerin derinliklerinde yaşayan sülfür-bakterilerinin 2,3 milyar yıldır değişmeden günümüze kadar geldiği haber veriliyordu.

Bu gizemli canlı için kimileri şaşkınlık içeren, kimilerinde çaresiz bir çırpınış gibi duran, “Biyologlar, 2.3 Milyar Yıldır Evrilmemiş Derin Deniz Sülfür Bakterisi Buldular”, “2 Milyar Yıldır Hiç Değişmeyen Bakteriler Evrim İçin Bir Bilmece”, “Darwin’i Gülümsetecek 2 Milyar Yıllık Gizemli Canlı” benzeri başlıklar atıldı.

Biz de bu yazımızda, yaratılışın delili olan, Darwinizmi ise çürüten bu haberi ele alacağız.

Washington Post’ta yer alan haberde dikkat çekici yönlerden biri, bilim insanlarının kimi yerlerde dolaylı cümleler kullansalar da, ‘Canlılığın 2 milyar yıldır şaşırtıcı bir şekilde değişmediği’ni ifade etmeleriydi:

“Okyanusların altında tarihin en geçmiş dönemlerine ait bir bakteri kolonisi dünya tarihinin neredeyse yarısı kadar bir süredir hiç değişmeden duruyor. Bu derin deniz canlıları çevrelerinde değişim olmasına rağmen, kendilerinde "tümüyle evrim olmadığını" gösteriyorlar. Sülfür çevrimi yaparak yaşayan bu bakterilerin aynı formları fosil kayıtlarında iki ayrı yerde bulundu ve günümüzde hala yaşıyorlar. Lifler halinde bulunan bu mikroplar 2.3 milyar yaşında, Batı Avusturalya'da fosilleşmiş çamur içinde tespit edildi. Aynı tür kolonilere 1.8 milyar yıllık kaya tabakalarında Şili ve Güney Afrika açıklarında da rastlanmıştı. New South Wales Üniversitesi'nden Prof. Malcolm Water, "Fosillerin içinde gördüğümüz bu mikroplar neredeyse bugün okyanuslarda gördüklerimiz ile aynı" diye açıkladı. "Biçimleri aynı ve yine aynı kimyasal işlemleri yapıyorlar."

Görüldüğü gibi sülfür bakterilerinin 2 milyar yılı aşkın süredir hiç değişmemiş olması, ‘evrim yok’ olarak itiraf ediliyor, ancak bir yandan da bu bilimsel gerçek “çevrelerinde değişim olmasına rağmen”, “neredeyse” gibi eklemeler yapılarak yani demogoji ile örtbas edilmeye çalışılıyordu. Hatta kimi yerlerde evrimin olmaması, ‘Darwinizme aykırı değil’ gibi kendi içinde son derece çelişkili bir şekilde de yorumlanıyordu.

Değişimin olmaması ne anlama gelir?
Evrim teorisi canlıların günümüze dek değişerek geldiğini iddia eder dolayısıyla değişim yoksa evrim diye bir süreç de yaşanmamış demektir. Nitekim canlılık tarihi incelendiğinde sayısız canlı türünün milyonlarca yıl geçse de hiç değişmeden varlığını devam ettirdiği görülür. Bu canlılar milyonlarca yıl önceki örneklerinden farksız oldukları içindir ki biyologlar tarafından ‘yaşayan fosiller’ olarak tanımlanırlar. İşte bu makalede yer alan ve 2.3 milyar yıl öncesinden günümüze kadar hiç değişmeden gelen sülfür bakterileri benzeri yaşayan fosiller evrim teorisini çürüten, reddi mümkün olmayan bilimsel kanıtlardır.

Canlılıktaki kompleks yaşam basamaklandırılamaz

Evrim taraftarları yaşayan fosiller karşısında çaresizdirler. Materyalizm dini yani Darwinizmin iddialarına göre sözde, “tabiatın kendi kendini kademeli bir şekilde var etmiş olması” gerekir oysa tabiatta buna dair bir delil yoktur. Türler evrimcilerin öngördükleri, ilkelden gelişmişe doğru basamaklarla sıralandırılamamaktadır. Kompleks canlı formları bir anda ortaya çıkmaktadırlar ve canlılığın ilk ortaya çıktığı prekambriyen devirde zaten vardırlar. Örneğin bugün en ileri laboratuvarlarda bile benzeri gerçekleştirilemeyen reaksiyonları, fotosentez yapan algler 3,2 milyar yıl önce zaten yapabiliyorlardı. Bu harika mikroorganizmalar atmosferin %21’lik oksijen oranını sağlamada ana rolü oynadılar. Işığın ulaşamadığı okyanus derinliklerinde ise bakteriler başka bir enerji kaynağı kullanıyorlardı: Sülfür.

Bakterilerin zehirli kükürtü temizlemesi neden önemli?

Dünyamız 4.6 milyar yıl önce oluşmaya başladığında, atmosferimiz volkanik patlamalar nedeniyle yoğun kükürt ile kaplıydı. Suyun yoğunlaşmasıyla birlikte, okyanuslar oluştuktan hemen sonra, mevcut kükürt suda kolaylıkla çözünebilir olduğu için atmosfer kükürtten temizlendi. Denizlerdeki yüksek kükürt oranı ise, bugün daha çok hidrotermal kaynakların yakınlarında yaşamalarıyla bilinen, temel enerji kaynağı olarak hidrojen sülfiti kullanan kemosentetik bakteriler sayesinde azaldı. Sülfür-bakterileri olarak da isimlendiren bu özel bakteriler bu işlemlerle bir yandan glikoz elde ederlerken diğer yandan denizleri temizleyip yaşanabilir hale getirdiler.

Sülfür bakterileri hidrojen sülfürün (H2S) zehirleyici özelliğini etkisiz kılacak çok özel tepkimeler yürütür. Üstün akıl ürünü bu hassas nükleer tepkimeler sayesinde zehirlenip ölmedikleri gibi ihtiyacını duydukları besini ve enerjiyi de temin ederler. Bu bakteriler hidrojen-sülfürü (hidrojen-sülfid) oksijen ile “yakarak”, su ve çeşitli sülfatlar üretirler. (HidrojenSülfür + Oksijen --> Su + Sülfatlar) Denizlerde yaşam için hayati olan bu kimyasal işlemin gerçekleşmesi, kükürdü işleyebilen özel bakterilerin varlığı dışında mümkün değildir.

Protein ancak eksiksiz bir hücrede hayat bulabilir

Sülfür bakterileri 3 milyar yıldır aynıdır. Hiçbir değişimin olmaması evrim teorisini çürütmekle beraber, bu bakterilerin nasıl ortaya çıktığı da evrimciler için açıklanması gereken bir durumdur. Ancak bırakın tek bir hücrenin meydana gelişini, onu oluşturan tek bir proteinin bile ortaya çıkışı birbirini takip eden tesadüf basamaklarıyla açıklanamaz. Herhangi bir hücrenin tek bir proteini bile hücre zarı ile güvence altına alınmış, asiditesi kontrol altında tutulan kapalı bir ortama ihtiyaç duyar. Tabi hangi aminoasidin hangi aminoasid ile nasıl sıralanacağı da DNA ile tarif edilmiş olmalı, bu kodlar başka proteinler tarafından okunarak deşifre edilmeli, sonrasında aminoasitler ribozomal proteinlerin hassas çalışması ile birleştirilmeli, chaperon proteinleri de bu zinciri üç boyutlu haline paketlemelidir. Bu şekilde, tek bir proteinin sentezi için ortalama 100 farklı protein çeşidi gerekmektedir, ayrıca bunların çalışabilmeleri için de mitokondri tarafından enerjinin devamlı olarak sağlanması gerekir ki bu da tam teşekküllü bir hücrenin içinde çalışmaları demektir. Yani hücre tam olarak varsa bir protein olabilir. Bu şart, canlılığın bir anda mucizevi şekilde ortaya çıkmasını gerektirir ki, bu Allah’ın ‘Ol’ demesiyle yaratışıdır.

Bilimsellikten uzak çarpık evrimci izahlar Yaratılış Gerçeğini örtemez

Evrim gibi bir sürecin yaşanmamış olması ‘yaşayan fosiller’ ile kanıtlanmış apaçık bir gerçektir. Sülfür bakterileri ve sayısız türe ait değişmemiş fosil örnekleri, evrimcilerin her türlü çarpık açıklamalarına rağmen, sonsuz güç sahibi, üstün yaratıcımız olan Allah tarafından bir anda var edildiklerini ve çağlar boyunca sabit kaldıklarını şüphe bırakmadan gösteren kanıtlardır.

http://www.washingtonpost.com/news/morning-mix/wp/2015/02/04/the-mysterious-and-unchanging-2-billion-year-old-creature-that-would-make-darwin-smile/
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık


Evrimcilerin Korkulu Rüyası: Yaşayan Fosil Balıklar

Yeryüzündeki bütün canlılar, kompleks ve üstün özellikleriyle bir anda var olmuşlar, yani yaratılmışlardır. Evrimcilerin iddia ettikleri gibi canlıların birbirinden türediğini gösteren tek bir bilimsel delil dahi bulunmamaktadır. Yaşayan fosiller evrimcilerin gerçek dışı teorilerini tamamen geçersiz kılan kusursuz örneklerdir.

Doğa tarihini incelediğimizde karşımıza, “farklı anatomik yapılara evrimleşen” değil, yüz milyonlarca yıl boyunca hiç değişmeden kalan canlılar çıkmaktadır. Fosil kayıtlarındaki bu “değişmezlik”, bilim adamları tarafından “stasis” (durağanlık) olarak tanımlanmıştır. Yaşayan fosiller ve günümüzde varlığını korumayan ama dünya tarihinin birbirinden farklı dönemlerinde fosil bırakmış olan canlılar, fosil kayıtlarındaki durağanlığın somut delilleridirler. Fosil kayıtlarındaki bu söz konusu durağanlık, aşamalı bir evrim sürecinin yaşanmadığını gösterir. Stephen Jay Gould, Natural History dergisindeki yazısında fosil kayıtlarının evrim teorisi ile olan tutarsızlığını şu şekilde ifade etmiştir:

Çoğu fosil türünün tarihi, kademeli gelişim ile tutarsız olan iki özellik gösterir:

Stasis. Çoğu tür dünya üstünde geçirdikleri süre boyunca hiçbir yönlü değişim göstermemektedir. Fosil kayıtlarından kayboldukları sırada nasıl görünüyorlarsa ortaya çıktıklarında da aynı görünümdedirler; morfolojik değişim çoğunlukla sınırlıdır ve yönlü değildir.
Birden ortaya çıkış. Herhangi bir yerel bölgede, bir tür, atalarının sabit dönüşümü neticesinde kademeli olarak ortaya çıkmamaktadır; birden ve ‘tam gelişmiş’ olarak ortaya çıkmaktadır. (http://members. iinet.net.au/~sejones/fsslrc02.html)
Eğer bir canlı, milyonlarca yıl önceki tüm özellikleri ile günümüzde kusursuz şekilde varlığını sürdürüyorsa ve hiçbir değişim geçirmediyse, bu durum Darwin’in öngördüğü aşamalı evrim modelini tamamen ortadan kaldıracak kadar güçlü bir kanıttır. Öyle ki, yeryüzünde bunu kanıtlayacak tek bir örnek değil, milyonlarca örnek bulunmaktadır. Canlılar, milyonlarca yıl hatta kimi zaman yüz milyonlarca yıl önce var oldukları hallerinden hiçbir farklılık göstermemektedirler. Bu durum, Niles Eldredge’in açıkça ifade ettiği gibi, paleontologların, hala savunulmakta olan evrim fikrinden artık “kaçınmalarına” sebep olmaktadır:

“Paleontologların evrimden bu kadar uzun süre kaçınmış olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Evrim asla gerçekleşmemiş gibi görünmektedir. Kayalıklarda dikkatle ve sabırla yürütülen toplama çalışmaları zigzaglar, küçük salınımlar ve çok nadiren milyonlarca yıl boyunca görülen değişimlerin küçük birikintilerini ortaya çıkarmaktadır - ki bunlar evrimsel tarihte yaşanmış olan tüm o müthiş değişimi açıklayamayacak kadar yavaş bir hızdadır.” (http://members.iinet.net.au/~sejones/fsslrc02.html )

Eğer gerçekten bir evrim yaşanmış olsaydı ki hiçbir şekilde yaşanmamıştır, canlıların yeryüzünde küçük kademeli değişimlerle ortaya çıkmaları ve zaman içinde de değişmeye devam etmeleri gerekirdi. Oysa fosil kayıtları ve yaşayan fosiller bunun tam aksini gösterir. Farklı canlı sınıflamaları, fosil kayıtlarında hiçbir ataları olmadan aniden ortaya çıkmışlar ve yüz milyonlarca yıl boyunca hiç değişim geçirmeden durağan bir biçimde kalmışlardır. Soyunun tükendiğine inanılan ve jeolojik dönemde yaşayan bazı balıkların günümüzde hiç değişikliğe uğramamış örneklerine rastlanması evrimin geçersizliği açıkça ortaya koyan delillerdendir.

Mezozoik dönemin Kreatase devrinde çok yaygın oldukları hatta bu çağdan daha eski dönemlerde Avrupa’da bazı türlerinin yaşadığı bilenen Arapaima canlı bir fosildir. Ortalama 4,5 metre, maksimum 10 metre uzunluğa, azami 400 kg ağırlığa ulaşabilen bu en büyük tatlısu balığı günümüzde Afrika, Güney Amerika ve Avusturalya’da yaşar. Allah, her canlı gibi bu balıkları da içinde bulundukları şartlara en uygun vücut yapılarıyla yaratmıştır.

Dili yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda ve kemikli olan bu balık Osteoglos-siformes (kemik dilliler) takımında yer alır ve sert dil yüzeyi Amazon yerlileri tarafından odun zımparalamak için kullanılır. Fakat bu sert kemikli dilin asıl işlevi yakaladığı avı ezmesidir. Bu balıklar ağızlarını açıp suda bir iç akıntı oluştururlar ve avlarını ağızlarına doğru çekerler. Derin suların dinozoru olarak adlandırılan bu pullu balıklar oldukça usta birer avcıdırlar, çünkü yollarına çıkan her tür balığı, hatta su üstünde uçan kuşları bile avlayabilirler. Bu canlıların sahip olduğu özellikler onların tesadüfen oluştuklarını ve ilkel birer canlı olduklarını iddia edenlerin teorilerine çok büyük bir darbedir.

Timsah Balığı

Yeşilimsi veya sarımsı parlak renkte adeta zırh gibi pullarla kaplı bir vücuda sahip olan timsah balığı, çift sıralı keskin dişleriyle güçlü bir görünüme sahiptir. Yakın akrabalarının çoğunun aksine, hava soluyabilir ve yaklaşık iki saate kadar su üzerinde hayatta kalabilir. 100 milyon yıldır varlığını sürdüren bu balığın, 4 metreye varan uzunluğu, 200 kg’a varan ağırlığı ve timsaha benzeyen bir kafa yapısı vardır. Eğer bu balıklar halihazırda yaşıyor olmasalardı ve sadece fosilleri olsaydı evrimcilere göre balıktan timsahlara uzanan bir ara geçiş formu olarak ilan edilirdi. Fakat bu balığın yaşayan türlerinin bulunması evrimcilerin bu hayalini geçersiz kılmıştır.

Prehistorik dönemde dünyanın birçok yerinde yaşayan bu balık günümüzde sadece Kuzey ve Orta Amerika’da özellikle Mississippi Nehri Havzası, Ohio ve Missouri Nehir sistemleri, Teksas, Oklahoma ve Meksika gibi yüksek drenajlı sularda yaşar. Göller, körfezler ve koylarda yaşayan, acı ve hatta tuzlu suya da dayanabilen bu balığın yerli halk tarafından takı olarak kullanılan sert pulları onu çeşitli saldırılardan korur.

Timsah gibi çok saldırgan ve hızlı olan bu balık avını keskin dişleriyle yakalar. Genellikle balıkla beslenen bu canlı, bazı su kuşlarını, küçük kaplumbağaları ve hayvan ölülerini de yiyebilir. Genelde karanlık sularda yaşayan bu balıklar, kamuflaj için su içerisindeki yeşillikleri kullanır. Akıl sahibi bir insanın bu gerçekler karşısında varması gereken sonuç doğadaki herşeyin sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah’ın eseri olduğudur.

Evrim teorisine delil oluşturmak için kullanılan,“En az evrim geçiren hayvan, ara geçiş formu, ilkel canlı” gibi terimler, fosillerin gün ışığına çıkarılmasıyla birlikte geçerliliğini yitirmiştir. Bulunan tüm fosillerin hiç değişmemiş olması canlıların aşamalarla birbirlerinden türemediklerini gözler önüne sermiştir. Yaşayan fosiller, ara geçiş formlarının hiçbir örneğini vermemekte tam aksine sahip oldukları üstün özelliklerle birer yaratılış örneği olduklarını, milyonlarca yıl boyunca değişmeden kaldıklarını ortaya koymaktadır. Fosil kayıtları ve bunların yaşayan örnekleri evrimi kesin ve bilimsel olarak yalanlamaktadır.

Coelacanth

Coelacanth, yaklaşık 150 cm boyunda, oldukça gelişmiş bir yapıya sahip son derece kompleks bir dip balığıdır. 450 milyon yıllık tarihinde hiçbir değişim izi göstermemiş olan bu canlıyı birçok bilim adamı kara omurgalılarının atası olarak göstermiş ve en az 70 milyon yıl önce yok olduğunu ileri sürmüşlerdir. Evrimcilerin yüzgeçlerini “yürümek üzere olan ayaklar”, fosilleşmiş bir yağ kesesini de “ilkel bir akciğer” olarak yorumladığı ve bulunan fosilleri üzerinde yapılan türlü spekülasyonlarla kayıp bir halkayı bulduklarını öne sürdükleri bu balığın 1938’de Güney Afrika kıyılarında canlı örneğinin ele geçmesiyle Darwinistler büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Günümüz denizlerinde ele geçen 200’den fazla canlı Coelacanth, fosiller üzerinde yapılan Darwinist spekülasyonları tamamen ortadan kaldırmıştır.

Neşter Balığı

Okyanusların büyük yırtıcı balıklarından biri olan, Prehistorik dönemlerden günümüze ulaşan neşter balığı sırtında yelkene benzeyen yüzgeçleri ile dinozorları andırır. Atlantik’in derin sularında ve kuzeydoğu Pasifik’te yaşadığı bildirilen bu okyanus balığı 2 metre uzunluğa ve oldukça keskin dişlere sahiptir. Küçük balık ve kalamarlar bu canlının başlıca besinleridir.

Fırfırlı Köpekbalığı

Dinozorların hakim olduğu dönemin derin deniz yırtıcılarından olan bu balıklar, Kretase döneminden günümüze ulaşan canlılardır. Yaklaşık 2 metreye yaklaşan boyları, koyu kahverengi derileri, yılanbalığına benzeyen uzun gövdeleri vardır. Son derece esnek olan çeneleri ve küçük, çatallı, oldukça keskin, iğne gibi 300’e yakın sayıdaki dişleri ile büyük avları bile yakalayabilen bu canlılar kusursuz olarak yaratılmışlardır. Dünyanın değişik yerlerinde fosillerine rastlanmasına rağmen çok nadir canlı olarak görülen bu köpekbalıklarının türünün tükenmiş olduğu düşünülüyordu. Ancak 2007 yılında Japon sularında canlı olarak yakalandı.

Arowana

Osteoglossiformes (kemik dilliler) takımında yer alan Jura döneminde yaşamış olan bu balık, dinozorların yaşadığı dönemden günümüze kadar varlığını sürdüren bir başka yaşayan fosildir. Bugün, Amazon havzası, Afrika, Asya ve Avustralya’da yaşayabilen bu canlı tüm küçük balıkları ve 2 metreye kadar sıçrayarak kuş ve yarasaları avlar. Ejderha balığı olarak da bilinen ortalama 1.5 metre boyundaki bu balık Allah’ın kusursuz yaratışına örnek olan canlı bir fosildir.

Yaşayan fosiller ve fosil kayıtlarındaki durağanlık, ne Darwin döneminde açıklanabilmiştir ne de bundan sonra açıklanabilir durumdadır. Darwin’in evrim teorisini, şekilden şekle sokarak günümüz bilimsel bulgularına uyarlamaya çalışan evrimci bilim adamları da bu gerçeği, artık istemeseler de kabul etmiş durumdadırlar. Bilimsel verilerin ve fosil kayıtlarının ortaya çıkardıkları gerçekler, tıpkı 150 yıl önce Darwin’in itiraf ettiği gibi, günümüzde de evrim teorisinin her türlü versiyonu ile çelişmektedir:

“Bu kitapta, gerçeklerin delil gösterilemeyeceği bir nokta olduğunu biliyorum. Bu nokta, genellikle benim vardığım sonuçlardan tamamen ters sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Adil bir sonuç, ancak problemin her iki yönünün gerçeklerini tam olarak açıklamak ve tartmak ile sağlanabilir. Ama burada bunu yapmak mümkün değildir.” (http://www.arn.org/docs/abstasis.htm; Charles Darwin, The Origin of Species, 1859)

Mersin Balığı

Erken Jura döneminden günümüze kadar ulaşan 6 metre büyüklüğündeki mersin balığı subtropikal ve yarı arktik sularda, Kuzey Amerika ve Avrasya’da yaşar. Bu dev balıkların besini küçük balıklardır.

Hagfish

300 milyon yıldan beri varlığını devam ettiren bu balık türü hiç değişmeden günümüze kadar gelmiş olan canlılardandır. 50 cm uzunluğa ve 1,4 kg ağırlığa sahip olan bu balık, kuzeydoğu Pasifik kıyılarında ve 20-650 metre derinlikte yaşar. Görünüm olarak yılan balığına benzeyen bu canlı türünün kafatası ve 2 tane beyni olmasına rağmen kılçığı yoktur. Kör denebilecek kadar az gören bu canlılar çoğunlukla yumuşak çamurda yaşar ve geceleri büyük balıkların ölüleri ile beslenirler.

Testere Balığı

95 milyon yıllık örneklerinde gördüğümüz gibi hiç değişmeden günümüze gelmiş olan bu balığın fosillerinde uzun testere şeklindeki burnu, belirgin kafa yapısı hemen teşhis edilmektedir. Testere balığı hem tatlı hem tuzlu suda hem de nehir ve dereler aracılığıyla kıyıdan 100 km kadar içeride yaşayabilir. 7 metre uzunluğa sahip olan uzun ve yassı vücut şekliyle çoğu kere köpekbalıkları ile karıştırılan bu balığın kenarında keskin dişleri olan, enli ve bir kılıca benzeyen bir burnu vardır. Bu uzun keskin burnunu çamuru karıştırıp deniz dibinde yaşayan çeşitli hayvanları bulmak için kullanır. Savunma ve yiyecek bulma işlevi üstlenen testerelerin gözleri görmediğinden elektromanyetik koruyucuları olan sensör organlarına sahiptir. Bu durum, kuşkusuz Allah’ın kusursuz yaratışının delillerinden biridir. Canlının sahip olduğu özelliklerin hepsi Allah’ın kontrolündedir. Bu gerçek, bir ayette şöyle bildirilir:

“... O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56)

Senegal Bişiri

yasayanfosilbaliklar4Bu Afrika kökenli balıklar, genel görünümleri itibariyle dinozora benzerler. Yılanımsı gövdesi ve ayaklara benzeyen yüzgeçleri ile diğer balıklardan oldukça farklı bir görünüme sahip olan bu canlılar zor koşullarda hayatta kalabilirler. Örneğin su dışında kaldıkları zaman bile derileri ıslak kalabildiği sürece yaşamlalarına devam ederler. Evrim teorisini savunanlara söyleyecek tek bir söz dahi bırakmayan bu canlı, alemlerin Rabbi olan Allah’ın örneksiz yaratmasının eseridir.

Evrim hiç yaşanmamıştır

Evrimciler de açıkça bilmektedirler ki, ele geçen tüm bilimsel deliller, “evrim süreci” iddiasının yalnızca bir masaldan ibaret olduğunu göstermiştir. Yaşayan fosiller; bu canlıları, milyonlarca yıl önce yaratmış ve günümüze kadar en mükemmel şekilleriyle korumuş, tüm varlıkların Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın eseridirler. Tarih boyunca Darwinistlerin tüm korkuları, bu açık gerçeğin gözler önüne serilmesi olmuştur. Ama artık, bu açık ve tartışmasız gerçek tam anlamıyla gözler önündedir ve Darwinistlerin buna karşı gösterdikleri tüm çabalar boşa çıkmıştır. Hak olan karşısında batıl tamamen ortadan kalkmış ve alemlerin Rabbi olan Allah, büyüklüğünü ve yüce kudretini bir kez daha en mükemmel şekli ile sergilemiştir:

“Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiya Suresi, 16-18)
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
En Eski Canlilarin Kompleks Yapilari, Evrim Teorisini Nasil Çürütür?

CANLILAR fosil kayıtlarında belirli bir sıralama içinde yer alırlar. Bu sıralama en eskiden yeniye doğru incelendiğinde mikroorganizmalar, omurgasız deniz canlıları, balıklar, amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler biçimindedir. Evrim savunucuları bu sıralamayı ön yargılı bir biçimde yorumlayarak evrim teorisine de lilmiş gibi göstermeye çalışırlar. Evrimcilerin iddiasına göre, canlılar basitten komplekse doğru bir gelişim göstermiş, bu gelişim içinde de canlı türleri çeşitlenmiştir. Örneğin evrimciler 300 milyon yıllık fosiller incelendiği zaman insan fosillerine rastlanmamasını buna delil olarak gösterirler. Türk evrimcilerden Aykut Kence şunları söylemektedir:

"Evrim teorisini geçersiz kılmak mı istiyorsunuz? O zaman gidin Kambriyen devrinin fosilleri arasında insan fosilleri de bulun! Bunu yapan adam evrim teorisini geçersiz kılmış olur, bu buluşu için Nobel ödülü bile alır."51

İlkelden Komplekse Dönüşüm Sıralaması Hayalidir

Kence'nin sözlerinde şekillenen bu evrimci mantığı ele alalım. Öncelikle canlıların basitten komplekse doğru değişim gösterdiği ifadesi, gerçeği yansıtmayan evrimci bir ön yargıdır. Bu evrimci iddiayı ele alan ABD'li biyoloji profesörü Frank L. Marsh, Variation and Fixity in Nature (Doğada Çeşitlilik ve Sabitlik) adlı kitabında, "canlılar basitten komplekse doğru ilerleyen, kesintisiz, sürekli bir seriye oturtulamamaktadır" der.

Bilinen tüm hayvan filumlarının tamamına yakınının Kambriyen devirde aniden ortaya çıkmış olması, evrimcilerin bu konudaki iddialarını çürüten çok güçlü bir delildir. Dahası, aniden ortaya çıkan bu canlılar, evrim teorisinin varsayımlarının tam aksine, basit değil kompleks vücut yapılarına sahiptirler.

Sert kabukları, boğumlu vücutları ve kompleks organları ile çok kompleks canlılar olan trilobitler bunlardan biridir. Fosil kayıtları, trilobitlerin gözleri hakkında dahi çok detaylı tespitler yapılmasını mümkün kılmıştır. Bir trilobit gözü yüzlerce küçük petekten oluşur ve bu peteklerin her birinin içinde çift mercek yer almaktadır. Bu göz yapısı tam bir yaratılış harikasıdır. Harvard, Rochester ve Chicago Üniversiteleri'nden jeoloji profesörü David Raup; "Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti" demektedir.52 Konunun bir diğer ilginç yönü, aynı göz yapısının günümüzdeki sineklerde de yer almasıdır. Yani 520 milyon yıldır aynı göz yapısı devam etmektedir.

Kambriyen devrindeki olağanüstü durum, Charles Darwin Türlerin Kökeni'ni kaleme alırken de az çok biliniyordu. O devrin fosil kayıtlarında da, Kambriyen devrinde çok farklı canlıların çok kompleks yapılarıyla ve bir anda ortaya çıktığı tespit edilmişti. Bu yüzden Darwin Türlerin Kökeni adlı kitabında bu konuya değinmek durumunda kaldı. O sıralarda Kambriyen devri "Siluryen devri" olarak tanımlanıyordu. Darwin ise "Bilinen Eski Fosil Kayıtlarında Farklı Türlerin Aniden Ortaya Çıkışı Üzerine" başlığı altında bu konuya değinmiş ve Siluryen devri hakkında şöyle yazmıştı:

Darwin döneminde Kambriyen devri "Siluryen devir" olarak anılıyordu ve Darwin bu jeolojik dönemde aniden ortaya çıkan canlıların kompleks yapısı karşısında suskun kalmıştı. Aradan geçen 150 yıl, Darwinizm'in bu konudaki çıkmazını çok daha büyüttü. Üstte, Zdenek Burian'ın "Siluryen Devir" tablosu.

Siluryen devrine ait trilobitlerin, bu devirden çok daha önceleri yaşamış olan ve bilinen hayvanların hiçbirine benzemeyen bir tür kabuklu hayvandan evrimleştiği konusunda hiç kuşkum yok... Sonuçta, eğer benim teorim doğruysa, en eski Siluryen tabakasının oluşumundan önce, çok uzun zaman dilimleri geçmiş olmalı, Siluryen devrinden bu güne kadar geçmiş olan zaman kadar uzun zaman dilimleri. Ve henüz bilinmeyen bu zaman dilimleri içinde dünya canlı yaratıklarla dolup taşmış olmalı. Bu büyük zaman dilimlerine ait fosil kayıtlarını neden bulamadığımız sorusu karşısında ise verebilecek tatmin edici bir cevabım yok.53

Darwin "eğer teorim doğruysa, dünya Siluryen (Kambriyen) devri öncesinde yaşayan canlılarla dolup taşmış olmalı" demişti. Bu canlıların neden hiçbir fosili olmadığı sorusuna ise, tüm kitabı boyunca tekrarladığı "fosil kayıtları çok yetersiz" bahanesiyle cevap bulmaya çalışmıştı. Ama bugün fosil kayıtlarının yeterli olduğu da, Kambriyen devri canlılarının bir ataları olmadığı da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu ise Darwin'in "eğer teorim doğruysa" diye başladığı cümlesini geri çevirmemizi gerektirmektedir; Darwin'in varsayımları tutmamıştır ve dolayısıyla teorisi doğru değildir.

Canlılığın basitten komplekse doğru gelişmediğini, ilk ortaya çıktığı anda zaten son derece kompleks olduğunu gösteren bir başka örnek de fosil kayıtlarına göre 400 milyon yıl önce ortaya çıkmış olan köpekbalığıdır. Bu canlı, kaybettiği dişlerinin yenilenmesi gibi, kendisinden milyonlarca yıl sonra yaratılmış birçok canlıda bile bulunmayan üstün bir özelliğe sahipti. Memeliler ile memelilerden yüz milyonlarca sene önce yeryüzünde belirmiş ahtapotların göz yapılarının son derece benzer olması, aynı kompleks yapı ve sistemleri içermesi de buna örnek olarak verilebilir.

Tüm bu örnekler canlı türlerinin yeryüzünde belirmelerinde basitten komplekse doğru bir sıralama olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu gerçek, canlılık üzerinde yapılan şekilsel, işlevsel ve genetik incelemelerin sonuçları değerlendirilerek de görülmüştür. Örneğin şekil ve büyüklük olarak bakıldığında, fosil tabakalarının alt katmanlarında yer alan birçok canlının kendilerinden sonra ortaya çıkan canlılara kıyasla daha büyük kütleli olduklarını görürüz (dinozorlar gibi).

Canlıların işlevsel özellikleri incelendiğinde de aynı gerçekle karşılaşırız. Yapısal gelişimleri ele alındığında kulak da "ilkelden komplekse doğru gelişim" iddiasını yalanlayan bir örnek oluşturur. Amfibiyenlerde orta kulak boşluğu mevcutken, bunlardan daha sonra ortaya çıkan sürüngenlerde tek kemikçiğe dayalı daha basit bir işitme sistemi vardır ve orta kulak boşluğu yoktur.

Genetik incelemeler de benzer sonuçlar ortaya koymaktadır. Yapılan araştırmalar kromozom sayılarının canlıların kompleksliklerini yansıtan bir sıra oluşturmadığını göstermiştir. Örneğin, insanda 46 olan kromozom sayısı, Copepode yengeci için 6, mikroskobik bir canlı olan radiolaria içinse tam 800'dür.

Kromozom sayıları ile canlıların kompleks yapıları birbiriyle bağlantılı değildir. Bu, evrim teorisinin iddialarını çıkmaza sokan bir gerçektir.

Canlılar Kendileri Için "En Uygun" Zamanlarda Yaratılmışlardır

Fosil kayıtları incelendiğinde karşımıza çıkan asıl gerçek, canlıların yeryüzünde kendi yaşamları için en uygun dönemlerde belirdikleridir. Tüm canlıları mükemmel bir yaratılışla yaratan Allah, onların yeryüzünde ortaya çıktıkları dönemleri de ihtiyaçlarına uygun olarak belirlemiştir.

Örnek olarak yeryüzünde en eski bakterilere ait fosillere rastladığımız 3.5 milyar öncesinin yeryüzünü ele alalım. Bu dönem pek çok kompleks canlının ve insanın yaşamını sürdürmesi için atmosfer şartları ve ısı açısından kesinlikle elverişli değildir. Bu uygunsuzluk, evrimci Kence'nin, "evrimi geçersiz kılmak isteyene insan fosili bulma önerisi"nde bulunduğu Kambriyen devri için de geçerlidir. 530 milyon yıl öncesini ifade eden bu devir, beslenme şartları yönünden insan için kesinlikle uygunluk göstermez. (Bu devirde tek bir kara canlısı dahi yoktur).

Sonraki devirlerin büyük çoğunluğu için de durum aynıdır. Fosil kayıtları incelendiğinde insanın yeryüzünde varlığını sürdürmesi için gerekli şartların ancak birkaç milyon yıl önce sağlandığı görülür. Bu durum diğer tüm canlılar için de geçerlidir. Her canlı grubu, kendisi için uygun şartlar sağlandığında, yani "zamanı geldiğinde" ortaya çıkmıştır.

Evrimciler bu gerçek karşısında büyük bir çarpıtma yapar ve sanki bizzat bu uygun şartlar canlıları yaratmış gibi bir anlatım kullanırlar. Oysa uygun şartların sağlanması, sadece canlıların "zamanının geldiğini" göstermektedir. Canlıların ortaya çıkması, ancak bilinçli bir müdahaleyle, yani Allah'ın kusursuz yaratışıyla mümkündür.

Dolayısıyla canlıların kademeli şekilde ortaya çıkması, evrimin değil, onları yaratan Allah'ın sonsuz aklının ve bilgisinin bir kanıtıdır. Yaratılan her canlı grubu, bir sonrakinin varlığı için gerekli şartları sağlamış ve bizler için çok uzun bir zaman dilimi içinde, tüm canlılar ekolojik bir denge kurularak yaratılmıştır.

Öte yandan, bu uzun zaman diliminin sadece bizim için uzun, Allah Katında ise tek bir "an" olduğunu da bilmek gerekir. Zaman, sadece yaratılmışlar için geçerli bir kavramdır. Allah, zamanın da yaratıcısı olarak zamandan münezzehtir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Zamansızlık ve Kader Gerçeği)

Evrimciler, bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüştüğünü göstermek istiyorlarsa, yapmaları gereken şey, bu canlıların yeryüzünde kademeli olarak ortaya çıktıklarını göstermek değildir. Ortaya koymaları gereken delil, bu farklı canlı türlerini birbirine bağlayan geçiş formlarının fosilleridir. Çünkü denizanasının balıklara, balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuş ve memelilere dönüştüğünü iddia eden bir teorinin bunu kanıtlayan fosiller bulması zorunludur. Darwin de bunu kabul etmiş, bu fosillerden "sayısız" örnek bulunması gerektiğini, ancak elinde hiçbir örnek bulunmadığını yazmıştır. Ondan bu yana geçen 150 yıldır da yine hiçbir ara form bulunamamıştır. Evrimci fosil bilimcilerden Derek W. Ager'in kabul ettiği gibi, fosil kayıtları, "kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar" göstermektedir.54

Sonuçta, doğa tarihi, canlıların tesadüflerle oluşmadıklarını, uzun zaman dilimleri içinde, aşama aşama yaratıldıklarını göstermektedir. Bu ise, yaratılış hakkında Kuran'da verilen bilgilerle tam bir uyum içindedir. Allah Kuran'da tüm evrenin ve canlıların "altı gün" içinde yaratıldığını bildirmektedir:

Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi, 4)

Ayette geçen "gün" ifadesi (Arapça yevm) uzun zaman dilimleri anlamına da gelmektedir. Yani Kuran'da tüm doğanın bir anda değil, farklı zaman dilimleri içinde yaratıldığına dik kat çekilmektedir. Günümüzde jeolojinin bulguları ise, bu gerçeği teyit eden bir tablo ortaya koymaktadır.


dipnotlar

56. Evrim Kurami Konferansi (Conference on the Theory of Evolution), Istanbul Universitesi Fen Fakultesi (Universitas Istanbul, Jurusan Sains), 3 Juni 1998

57. http://www.icr.org/creationproducts/creationscienceproducts/Variation_and_Fixity_in_Nature.html (penekanan ditambahkan)

58. David Raup, “Conflicts Between Darwin and Paleontology,” Bulletin, Field Museum of Natural History, vol. 50, Januari 1979, hal.24

59. Charles Darwin, The Origin of Species, 1859, hal. 313-314, (penekanan ditambahkan)

60. Derek A. Ager, “The Nature of the Fossil Record,” Proceedings of the British Geological Association, vol. 87, 1976, hal. 133, (penekanan ditambahkan).
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
Neandertallerle Aynı Hastalıklara Sahip Olmamız Ne Anlama Gelir?


Science dergisinin 12 Şubat 2016 tarihli sayısında ABD Vanderbilt Üniversitesinde yapılan yeni bir çalışmanın sonuçlarına yer verildi. Makale ilk anda kalıtsal hastalıklarla ilgili gibi görünse de aslında ‘Modern insanlarla Neandertaller arasındaki karışımdan doğan fenotipik miras’ şeklinde atılmış olan başlığı bize makalede evrim propagandası yapıldığını gösteriyordu.

Araştırmanın başında bulunan Vanderbilt Üniversitesi’nden Genetikçi John Capra bir karşılaştırma yaparak şöyle diyordu:

‘Tespitlerimiz, Neanderthal DNA’sının modern insanların hastalıklarını etkilediğini gösteriyor. ‘Neanderthal DNA’sı ile immünolojik, dermatolojik, nörolojik, psikiyatrik ve üreme hastalıklarımız arasında bağlantılar bulunduğunu keşfettik.’

Capra’nın Neandertallerin de bizimle benzer hastalıklara sahip olduğu yönündeki bu tespiti önemlidir ve aslında evrim teorisini çürüten bir delil niteliğindedir.

Farklı kültürler ve farklı fiziksel özellikler

İnsanoğlu nesiller boyunca çeşitli hastalıklara yakalanmış ve bunlara ait genetik özellikler nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. ‘Kalıtsal’ diye nitelenen böyle genetik hassasiyetler o hastalığın ortaya çıkma beklentisini kuvvetlendirir ancak bunu bir evrim delili gibi göstermek son derece anlamsızdır.

Çağlar boyunca farklı coğrafyalarda farklı tiplere sahip insan toplulukları yaşamış, bazen de bunlar bir araya gelerek karışmışlardır. Bugün Anadolu’da ya da daha bariz haliyle ABD’de yaşanan durum buna örnektir. Asyalı, Avrupalı ve Afrikalı pek çok millet yapılan evliliklerle birbirine karışmış durumdadır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, birbirlerinden bazı farklılıkları olsa da bu bireylerin ‘insan’ olduğu gerçeğidir. Farklı kültürlere veya fiziksel özelliklere sahip olmaları onları bambaşka bir canlı yapmaz ya da “geri” veya “ileri” olarak sınıflandırılmalarını gerektirmez. Böyle bir bakış açısı son derece yanlıştır ve ırkçılıktır. Gerçek böyleyken 19. yüzyılın sömürgeci politikalarını hukuksal alanda haklı çıkarma çabasındaki bazı kişiler, ‘Beyaz Avrupalı’ (Germen ve Anglosakson) ırkın mevcut insan ırkları arasında sözde ‘en modern’ ve ‘en gelişmiş” olduğu iddiasını ortaya atmışlardır. Bunun sonucunda, Afrika ve Avustralya yerlilerinin sözde hayvanlara daha yakın olduğu iddia edilmiş, evrim sürecine göre yok edilmelerinin insanlığın ilerlemesine katkı sağlayacağı gibi akılalmaz bir fikirle ortaya çıkılmıştır.

Haeckel ile Başlayan Irkçılık Belası

İlk olarak Alman biyolog Ernst Haeckel canlıları bir sınıflamaya tabi tutmuş, beyaz Avrupalıları da kendince bu sıralamanın zirvesine yerleştirmiştir. Haeckel’in bu çarpık evrimci görüşü ‘medeniyetlerin ilerlemesinde ırkların rolü’ olarak kabul görmüştür.

Irk kavramını ise ilk olarak yine Alman bir hekim olan Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) ortaya atmış, insanlığı Kafkas (beyaz), Moğol (sarı), Malay (kahverengi), Zenci (siyah) ve Amerikan (kırmızı) olarak 5 grupta sınıflamıştır. Haeckel bu ırk kavramını hiyerarşik olarak düzenleyip Avrupalıları en üste, Sri Lanka yerlileri Veddaları, Avustralya yerlileri Aborijinleri ve Zimbabve’deki Rodezya yerlilerini de en alta koymuştur. Bu fikirler öylesine etkili olmuştur ki pek çok ırkçı bu topluluklardan kişilerle evlenip çocuk sahibi olmayı kendilerince ‘evrim merdiveninden düşmek’ diye niteleyip, insanlığa zarar verdiğine inanacak kadar ileri gitmişlerdir.

İşte tıpkı bu geçmişteki akılalmaz iddiaların bir benzeri olarak günümüzün bazı evrim taraftarları da Neandertallerle karışmış olmayı olumsuz bir durum gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Elbette ki bu büyük bir yanılgıdır nitekim bilimsel bulgular bize Neandertallerin tam bir insan olduğunu göstermektedir.

Bu noktada kısaca Neandertalleri “ilkel” gibi göstermeye çalışan Darwinist mantığın yanlışlığına dair bilimsel delillerden bazılarını hatırlatmakta fayda var:

Neandertaller Günümüz İnsanından Daha Üstün Özelliklere Sahipti

Kafatası hacimlerinin büyüklüğü Darwinistlerin Neandertallerin “ilkel insan” olduğu iddiasını çürütür. Neandertallerin kafatası hacmi 1700 cc civarında olup günümüz insanınkinden 200 cc daha büyüktür. Kafatası ölçümleriyle insanları daha ileri ve daha geri olarak sınıflamaya çalışan evrimci zihniyet burada çöker. Daha büyük beyne sahip olan Neandertaller evrim ideolojisinin temel anlayışına göre günümüz insanından daha üstün kabul edilmek durumundadırlar ki bu gerçek teori açısından büyük bir çelişki oluşturur.

Buna ek olarak, arkeolojik çalışmalar da Neandertallerin günümüz insanından farklı olmayan sosyal hayatlarını ortaya çıkarmıştır. Neandertaller soyu tükenmiş bir insan ırkıdır. Neandertal uzmanı Erik Trinkaus bu durumu şöyle itiraf eder:

Neandertallerin anatomisinde ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi ve konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insandan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur...
Kuşkusuz Neandertaller, bir insan ırkı oldukları için, günümüz ırkları ile aynı özelliklere sahiptiler. Neandertal insanı yetenekli bir alet yapıcısı ve başarılı bir avcıydı. Hatta müzik ve sanatla uğraşıyordu. Tıpkı günümüzdeki toplumlar gibi kültürel ve sosyal bir yapıya sahipti, dini inanışları vardı. Dolayısıyla Neandertallerin oluşturduğu medeniyet, günümüz medeniyetlerinden çok da farklı değildi. (Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, Cilt 87, Aralık 1978, s. 10)

Neandertallerle Aynı Genlere Sahip Olmamız Ne Anlama Gelir?

Öncelikle, Neandertallere ayrı bir tür demek genetik olarak mümkün değildir. Neandertal genom projesi Neandertallerin de bizim gibi 23 çift kromozoma sahip olduklarını ortaya koymuştur. Evrimci kaynaklarda gördüğümüz ise, Neandertalleri ‘ayrı bir tür’ olarak nitelendiren Darwinistlerin genlerimizin ortak olduğu bulgusu karşısında yaşadıkları şaşkınlıktır. Aynı hastalık genlerine sahip olduğumuzun saptanmış olması tabi olarak aynı hastalıklara yatkın olduğumuz anlamına da gelir. Bu genlerin bize Neandertallerden geldiği söylemi ise kalıtsal doğal bir sonuçtur. Bunlar sadece Neandertallere özgü genler değil insan türüne ait yaygın genlerdir.

Neandertaller İlkel Bir Tür Değildir Bizim Gibi İnsandır

Neandertaller günümüz insanından daha farklı bir sosyal hayata sahip değildi. Arkeolojik çalışmalar bu insan türünün de müzik aletleri kullandıklarını, terzilik yaptıklarını, resim ve heykel gibi sanatsal faaliyetlerde bulunduklarını ortaya koymuştur. Hatta Neandertaller fiziki özellikleriyle günümüz insanından daha üstündüler; bedence daha iri, daha kuvvetli olup, evrimin iddiasına aykırı olarak daha büyük beyin hacmine sahiptiler.

Farklı Irklar: Coğrafi İzolasyon ve Farklı Görünüme Sahip İnsanlar

Günümüzde farklı coğrafyalarda yaşayan insanlar doğal olarak birbirlerinden farklı görünümlere (fenotip) sahiptirler. Buna coğrafi izolasyon denir. Aborjinler, Eskimolar ya da zenciler birbirlerinden uzak coğrafyalarda yaşayan insanlardır. Bu ırklar da Avrupalı beyaz ırk ile ortak genlere sahiptir.

Tarih boyunca, teknoloji ve diğer maddi imkanlar açısından daha gelişmiş olan Avrupalılar kendilerince görünümlerini beğenmedikleri her insan ırkını “geri” olarak nitelerken kendilerini “modern” olarak sınıflamışlar, diğerlerine göre üstün tutmuşlardır. Darwinist ideolojiden hak bulan bu ırkçı yaklaşım pratikte soykırımların, sömürgeciliğin ve ezip hor görmenin temelini oluşturmuştur.

SONUÇ: Neandertaller Eski Bir İnsan Kavmidir

Evrimcilerin, farklı insan ırklarını ''ileri'' ve ''geri'' olarak sınıflamaları genetik ve biyolojik temellerden tamamen yoksundur. Nitekim Neandertallerin gayet sosyal bir medeniyet yaşamış oldukları arkeolojik buluntular ışığında bugün anlaşılmış bulunmaktadır. Günümüz insan ırklarından hiçbir farklarının olmadığı açıktır. Neandertaller bizim gibi insanlardır, hatta aynı hastalıklara yakalanmış, medeni bir hayat yaşamış ve daha sonra yeryüzünden silinmiş bir kavimdir.
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
Allah, 25 binden fazla diatom türü yaratmıştır ve hiçbirinin kabuğu bir diğerine benzemez. Tıpkı bir kar tanesinin diğerine benzememesi gibi diatomların görünümleri de birbirlerinden farklıdır.
Fotoğraf
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
Bir Yaratılış Harikası: Ölmeye Programlı Hücreler


Canlı vücutlarındaki gereksiz, yaşlı veya hastalıklı hücrelerin kendi kendilerini öldürdüklerini çoğu kişi duymuştur. Peki bu ölüm nasıl gerçekleşir?

Pek çok hücre gerektiğinde kendi kendini yok etmek için bir dizi protein üretir. Ancak vücuda yararlı oldukları sürece bu proteini kullanmazlar. Ne zaman ki hastalanır, kötü huylu hale dönüşür ve organizmanın sağlığını tehdit etmeye başlarlar, bu durumda öldürücü proteinlerini çözerek etkinleştirir ve kendi kendilerini yok ederler.

Söz konusu proteinin tam doğru anda ve doğru zamanda aktive edilmesi çok önemlidir. Hücrede herhangi bir sorun yokken ve hücrenin henüz vücuda yararı varken, sistem kullanılmamalıdır. Nitekim ölüm proteinleri hücre sağlıklı iken harekete geçerse vücuttaki sağlıklı hücreler ölecek, bu ise canlının zarar görmesine ve hatta ölümüne yol açacaktır. Ölüm programının aktive edilmesinin ertelenmesi ve/ya gecikmesi de yine organizmanın ölümü ile sonuçlanabilir.

cell suicideİşte hücre, hayret verici bir zamanlama ve kararlılık örneği ile; söz konusu imha programını tam gerektiği zamanda harekete geçirerek muazzam bir akıl ve fedakarlık örneği göstermekte ve bu canlının hayatta kalmasına vesile olmaktadır.

Oldukça şaşırtıcı olan bir diğer husus da, bu program devreye girdikten sonra meydana gelen aşamalardır. Vücudun sağlığı için kendisinin ölmesi gerektiğine inanan ve derhal ölüm proteinlerini etkin hale getiren hücre ilk olarak büzülür ve kendini çevresinden geri çeker. Ardından yüzeyinde kabarcıklar oluşmaya başlar. Bununla birlikte önce çekirdeği, sonra tamamı parçalara ayrılır.

Bu arada sağlıklı hücreler de kendi üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için hazırda beklemektedir. Onların görevi, ölmeye başlayan zararlı hücrenin artıklarını derhal yok etmek, vücudu ölü hücreden tamamen arındırmaktır. Bazı ölü hücreleri ise yok etmeyip özellikle bırakırlar, çünkü bunların vücuttaki görevleri henüz bitmemiştir. Örneğin deri, tırnak, gözdeki lens gibi dokular da ölü hücrelerden oluşur ama beden için hala gereklidirler. Bu nedenle sağlıklı hücreler, ölü oldukları halde vücuttaki görevi devam eden bu gibi hücreleri yok etmezler.

Hücrelerin yok olmaya programlanması, insan vücudunun gelişimi açısından da çok önemlidir. Örneğin; bebek anne karnında büyürken, eller başlangıçta bütün birer et parçası gibidir. Bu bölgedeki hücrelere parmakları inşa etme talimatı geldiğinde; söz konusu hücreler adeta bir heykeltraşın şekil vermesi gibi yok olmaya başlarlar. Kendisine hiçbir zaman dışarıdan bakamayan ve simetriden haberi olmayan hücreler, tam da gerektiği miktarda ve tam da yok olması gereken yerde kendilerini feda ederler. Böylece parmakların arasındaki açıklıklar, parmakların uzunlukları ve şekilleri mükemmel bir şekilde ortaya çıkar.

Hücrelerdeki bu intihar yazılımı aynı zamanda kansere karşı vücudu korumada da önemli bir rol oynar. Kanser, bir hücrenin gerekli zamanda ölmemesi durumunda ortaya çıkar ve kanserli hücreler çoğalarak vücuda zarar vermeye başlarlar. Kanser tedavisinde kullanılan yöntemler, zamanı geldiğinde ölmeyen bu kanserli hücreleri yok etmek için geliştirilmiştir.

Organizmanın sağlıklı bir şekilde yaşamını devam ettirebilmesi için bir ömür boyu 24 saat devrede olan bu harikulade sistem, hiç mola vermeden, hata yapmadan, emir- komuta zincirinde en ufak bir itaatsizlik olmadan işler. Her hücre, gerektiğinde bu fedakarlığı göstermeye hazır halde bekler. Vücudun sağlıklı gelişimi ve işleyişi için, sürekli emir alır ve alınan emirleri yerine getirir.

Şüphesiz; beyni ve düşünme yeteneği olmayan bir hücrede bu denli düzenli, organize ve planlı bir sistemin olması hayret uyandırıcıdır.

Bu noktada, şunları sormak gerekir: Yaşamı bir mücadele olarak tarif eden evrimciler tarafından bencil olduğu iddia edilen hücreler neden böyle bir sisteme sahiptiler?

Hücreler tüm bu eylemleri gerçekleştirmeyi nereden bilmektedirler?

Canlı için son derece önemli olan bu kararları almayı nasıl öğrenmişlerdir?

Üstelik bu hayati karar vücuttaki trilyonlarca hücrede nasıl aynı anda uyumlu şekilde işleyebilmektedir?

Gerçek şu ki; hücrede ortaya çıkan bu akıl, "kendi kendine" oluşan bir akıl değildir. Tüm varlıklar gibi, hücreler de Allah tarafından kendilerine emredileni yapmaktadırlar. Onlar kendilerine emredileni yerine getirirken ortaya çıkan akıl, Allah'ın sonsuz aklının bir tezahürüdür.

Hiç kuşkusuz evrendeki her detay Yüce Rabbimiz tarafından belli bir amaçla yaratılmıştır. Muhteşem yetenekleri olan hücrelerin yaratılışında da çok önemli hikmetler vardır. Bu hikmetleri öğrenmek, bunlar üzerine düşünmek, bu harikaları yaratan Rabbimiz'in sonsuz gücünü, ilmini, aklını, büyüklüğünü ve azametini daha iyi kavramamıza, O’na daha çok yakınlaşmamıza vesile olur. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, "… Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar içleri titreyerek korkar..." (Fatır Suresi, 28)
Yorum ekleyin...

Yayının eki var
Herkese açık
"Antibiyotiklere direnç, DDT bağışıklığı evrimdir" iddiasına cevap

Antibiyotik direnci ve bazı böceklerin böcek ilaçlarına karşı geliştirdikleri direnç konusunun evrime delil olarak gösterilmesi, defalarca yalanlanmış olmasına ve defalarca açıklanmasına rağmen, yine Darwinistler tarafından ısrarla gündeme getirilmektedir. 25 Ocak 2011 tarihli NTV evrim programında da yine gündeme getirilen bu iddia, söz konusu Darwinistlerin bu konuda ve bilimsel gerçekler konusunda ne kadar bilgisiz olduklarını bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Bilimsel olarak evrim ile hiçbir ilgisinin olmadığı ispat edilmiş olan böyle bir konunun sürekli gündeme taşınması, Darwinistlerin ellerinde hiçbir bilimsel delil olmamasından kaynaklanır. Ne var ki Darwinistler insanların üzerindeki büyüyü ve kitle hipnozunu devam ettirebilmek için böyle sahtekarlıkları tekrar gündeme taşımak gerektiğini düşünürler.

Darwinistlerin hasıraltı etmeye çalıştıkları gerçek:

Bakterilerdeki antibiyotik direnci penisilinin icadından önce de var olan bir özelliktir

Bakterilerde meydana gelen antibiyotiğe karşı direnç, onların mutasyon sonucunda sonradan geliştirdikleri bir özellik değildir. Bakteriler bu özelliğe antibiyotiğe maruz kalmadan önce de sahiptirler.

Bu tür direnç özelliklerinin penisilinin icadından önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu tıp dünyasında bilinen bir gerçektir. Ama genellikle Darwinistler bunu bilmezlikten gelirler veya gerçekten bu konuda ciddi şekilde bilgisizdirler.

Medical Tribune dergisindekonuyla ilgili bir olay şu şekilde aktarılmaktadır:

1986"da yapılan bir araştırmada, 1845 yılında bir kutup keşfi sırasında hastalanarak hayatını kaybeden denizcilerin buzda korunmuş cesetleri bulunmuştur. Bu cesetlerin üzerinde 19. yüzyılda yaygın olan bazı bakteri çeşitleri tespit edilmiş ve bunlar test edildiğinde, 20. yüzyılda üretilmiş pek çok modern antibiyotiğe karşı direnç özellikleri taşıdıkları hayretle saptanmıştır. (Medical Tribune, 29 Aralık1988, s.1, 23)

Bakterilerin kendi türleri içinde sayısız varyasyonları (çeşitleri) vardır. Bu varyasyonların bir kısmı, bazı ilaçlara karşı direnç sağlayacak genetik bilgiye sahiptirler.

Bakteriler belli bir ilacın etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar. Belli bir zaman sonra tamamen yok olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan bu dirençli bakteriler doldurur.

Bir süre sonra, aynı bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan bireylerden oluşmuş bir koloni haline gelir ve artık aynı antibiyotik o bakteri türüne karşı etkisiz olur. Ancak BAKTERİ YİNE AYNI BAKTERİ, TÜR YİNE AYNI TÜRDÜR. HERHANGİ BİR EVRİM YAŞANMAMIŞTIR.

Ayrıca bu, bakterilerin aslında çok büyük birer Yaratılış harikası olduğuna bir delildir.

DDT ve benzeri ilaçlara karşı böceklerde gelişen bağışıklık için de aynı durum söz konusudur. Bu bağışıklık örneklerinin çoğunda, zaten daha önceden var olan bağışıklık genleri kullanılmaktadır.

Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek zehirlerinin en kapsamlı türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu insan-yapımı maddeler böceklere uygulandığında, o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında açıkça vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder. (Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution", Scientific American, cilt 239, Eylül 1978, s. 64)

Dolayısıyla Darwinistler sürekli bu konuyu evrime delilmiş gibi göstererek sahtekarlık yapmaktadırlar. Bu tür sahtekarlıklarla insanların beyinlerini hipnoz altına almayı ve onları büyülemeyi hedeflemektedirler.

Halkımız bu sahte büyüye karşı koymalıdır. Darwinistlere bu tip hikayeler karşısında tek bir proteinin tesadüfen meydana gelip gelemeyeceği sorusunu yöneltmelidirler. Daha henüz bu soruya bile cevap veremeyen köhne bir teorinin dehşetli bir yenilgi içinde olduğunu bilmelidirler.

Konuyla ilgili detaylı bilgi için:

Bakterilerin antibiyotik direncinin evrime delil olduğu iddiasının geçersizliği
Yorum ekleyin...
Daha fazla yayın yüklenirken bekleyin