Profile cover photo
Profile photo
Özgün UYSAL'ın Yazı ve Çizgi Dünyası
15 followers -
Karikatür, Çizgi Roman, Köşe Yazısı, Makale, Haber
Karikatür, Çizgi Roman, Köşe Yazısı, Makale, Haber

15 followers
About
Özgün UYSAL'ın Yazı ve Çizgi Dünyası's posts

Pişmiş Kelle
1985-1991 yılları arasında Çanakkale’de görev yaptım. İşyerime bağlı telsiz istasyonunda nöbetçi olduğum bir gün, ana binayı arayarak, görevli olan arkadaştan, “istasyona öğle yemeği getirecek araçla, bana PİŞMİŞ KELLE mizah dergisi (*) aldırarak yollamasını” rica ettim. Gazete bayii aracın güzergahı üzerindeydi. Görevli “Tamam ağabey, ben şoföre parasını verir, almasını tembihlerim” dedi.

Yemek saati gelmesine rağmen bizim yemek aracı gelmemişti. Çok sonra araç, buz gibi olmuş yemeklerle geldiğinde şoföre “neden bu kadar geciktiğini” sordum.

-“Efendim” dedi, “Çanakkale merkezindeki bütün lokantaları ve sakatatçıları dolaştım, hiç birisinde pişmiş kelle yoktu; bulduğum kelleler de daha yeni temizlenmiş, pişirilmemişti.”

-“Eeee?”

-“Ben de çiğ olduğu için yemeyeceğinizden ve burada da pişirme imkanınız olmadığından dolayı almadım. Şehir merkezine indiğim için de geciktim.”

-“???????”

Bir anda dumura uğramıştım. Acaba görevli, şoföre “Pişmiş Kelle” almasını tembihlerken “mizah dergisi” bölümünü mü atlamıştı, yoksa şoförümüz söyleneni yarım kulakla dinleyip bu bölümü algılayamamış mıydı? Ama zihnini pişmiş kelle sakatatına odakladığından, yapmış olduğu açıklama da çok mantıksaldı. Gerçekten de nöbet tuttuğumuz istasyonda mutfak imkanları mevcut olmadığından, yemekler ana birimden pişirilmiş olarak gönderiliyordu.

Bu anlatma / anlama hatası yüzünden aracımızın güzergah değiştirerek gecikmesine mi, personelimize yedireceğimizin yemeklerin bu nedenle soğumasına mı, yoksa şehir merkezinde bulsaydı şoförümüzün satın alarak getireceği pişmiş kelleyi yemek zorunda kalacağıma mı yanayım bir türlü karar verememiştim. Bu olay, her hatırlayışımda beni tebessüm ettiren hoş bir anıdır.

Bir sonraki yazımda buluşmak üzere hoşçakalın.

NOT (*) : Pişmiş Kelle Dergisi, 80’li ve 90’lı yıllarda Milliyet Gazetesi tarafından haftalık olarak yayımlanan bir mizah dergisiydi.

Gramer hataları
Gramer; günümüzde nedense pek önemsenmeyen bir konudur. Bir çok gazete ve dergi de bu konuya dikkat etmeyerek yanlış anlaşılmalara neden olmaktadır. Çoğu dergi ve gazetede, yazılar dizildikten sonra, gramer bilen bir düzeltmen tarafından kontrol edilerek, gramer hataları düzeltilmektedir.

Ancak, karikatür ve çizgi romanlardaki yazılar, çizeri tarafından yazıldığı için, düzeltmen bunlara dokunamamakta ve yanlışlar o şekilde okuyucu karşısına çıkmaktadır. Tüm bu hataların giderilmesi yazarların, çizerlerin ve dizgicilerin gramer öğrenmeleriyle mümkün olacaktır.

Burada kısaca konuya değinerek birkaç örnek vermek istiyorum:

1. “Ki” bağlacı :

Dilimizde biçim benzerliği yüzünden çoğu kez birbirine karıştırılan ve aynı şey olduğu sanılan iki tane “ki” vardır.

a. Bunlardan biri, başlı başına kelime sayılan, Farsça’dan dilimize geçen “ki” dir. Cümleleri ve cümlecikleri birbirine bağlayıp, onlar arasında anlam ilgisi kuran bu “ki” bağlaç görevindedir; daima ayrı yazılır.

ÖRNEK : Bir makale okudum, ki çok uzun yazılara bedeldi.

b. Diğer “ki” ise, ek durumunda olan ilgi ekidir. Ünlü uyumuna bağlı değildir. Bu “ki” daima birleşik yazılır.

ÖRNEK : Bununki, onunki, yoldaki, halbuki....

2. Ayrı yazılan “da-de (dahi)” :

“Da-de” Türkçe’de bağlaç, ilgeç olarak kullanılır. Başlı başına kelime durumundadır. Daima ayrı yazılır. Çoğu zaman ismin “de hali” ile karıştırılır.

ÖRNEK : Görsem de inanmam. Ali de geldi.

3. “Mı” soru eki :

Bu ek, ünlü uyumuna girerek “mı, mi, mu, mü” biçimini alabilir. Soru eki daima ayrı yazılır.

ÖRNEK : Yazdın mı? Bunu biliyor muydunuz?

4. “^” inceltme işareti (şapka) :

Günlük konuşmalarımızda “^” inceltme işaretini (şapkayı) vurgulayarak kullanmamıza rağmen, nedense bu işareti yazı yazarken unuturuz. Bu da, aşağıdaki örneklerde de görüleceği gibi, çoğu zaman okuyucuda anlam karışıklıklarına yol açabilmektedir.

ÖRNEK :

a. Kârınızı benimle paylaşır mısınız? (Elde ettiğiniz üremi benimle paylaşır mısınız?)

b. Karınızı benimle paylaşır mısınız? (Eşinizi benimle paylaşır mısınız?)

c. Hâlâ burada mısın? (Şimdi bile burada mısın?)

‘ç. Hala burada mısın? (Hala (babanın kız kardeşi) burada mısın?)

5. “Sini-sine/sını-sına müteakip”:

En çok yapılan hatalardan birisi de “sını müteakip” yerine “sına müteakip” tabirinin kullanılmasıdır. Müteakip kelimesinin eş anlamlısı takiben kelimesidir.

ÖRNEK :

a. Cenaze namazına müteakip (Cenaze namazına takiben) (yanlış)

b. Cenaze namazını müteakip (Cenaze namazını takiben) (doğru)

c. Teşriflerine müteakip (Teşriflerine takiben) (yanlış)

‘ç. Teşriflerini müteakip (Teşriflerini takiben) (doğru).

6. “,” virgül işareti :

Büyük bir hata da, virgül işaretini yanlış yere koymaktan ileri gelmektedir. Yanlış yere konulan virgül işareti de cümlelerin anlamını değiştirmektedir.

ÖRNEK :

a. Adam ol, baban gibi eşek olma. (Baban eşekti, sen ona benzeme, adam ol)

b. Adam ol baban gibi, eşek olma. (Baban adamdı, sen de onun gibi ol, eşek olma).

Yazmanız da, konuşmanız gibi düzgün olsun. Sağlıcakla kalın.

İnternette hacker sorunu
Dünyada yaygın olan bir sosyal paylaşım sitesini, daha ülkemizde adı duyulmadan önce kullanmaya başlamış, bir de kendi adıma çizimlerimi paylaştığım bir hayran sayfası oluşturmuştum. Zaman içinde bu site ülkemizde de yaygınlaştı ve Türkçe dil desteğiyle kullanılmaya başlandı. Sosyal paylaşım sitesinin güzel yanları da yok değildi hani, 25-30 yıl önceki okul arkadaşlarınızı bile, eğer bu siteye üye iseler, kolaylıkla bulabiliyordunuz.

Yaklaşık altı ay önce sayfamda, ben yazmadığım halde sanki benim tarafımdan yazılmış gibi görünen yorumlar yazıldığını fark ettim. “Kimsin sen kardeşim?” gibi sorularıma,“İsmimi görüyorsun ya, ben senim” gibi abuk sabuk yanıtlar geliyordu. Sayfamı ele geçiren bu hacker, bir süre sonra, yaklaşık 800 kadar üyesi olan sayfamı tamamen hacklayarak kapattı.

Temmuz ayı başında kaybettiğimiz babamız, edebiyat dünyasının yakından tanıdığı bir isimdi; yayımlanmış bir çok eseri vardı. Babamızın vefatından iki ay sonra, bu meşhur sitenin arama motorunda arama yaparken, babamızın adına bir hayran sayfası açıldığını ve gerek benim, gerekse kardeşlerimin duvarlarında paylaştığı fotoğrafların bu sayfada da yer aldığını görerek, kardeşlerimden birisinin, kaybettiğimiz babamızın anısını yaşatmak için bu sayfayı açmış olabileceği düşüncesiyle, sayfanın “beğen” butonuna tıkladım ve sayfanın linkini, sayfayı beğenmeleri için babamın yakın birkaç arkadaşı ile 6-7 akrabamıza gönderdim. Onlar da sayfanın “beğen” butonuna tıklayarak sayfaya katkıda bulundular. Elimde, babamın “Şiirtüven” isimli kitabının kapağına ait taramalar vardı, ben de sayfada onu paylaştım.

Bir-iki gün sayfa seviyeli olarak ilerlerken, babamın arkadaşlarından olan ve internette onunla ilgili yazıları da bulunan değerli İ.O. ağabeyim sayfa yöneticisi oldu; ardından sadece müteveffa babamızı ve bizleri ilgilendiren, sayfayı beğenen ve beğenecek olanları hiç, ama hiç ilgilendirmeyen özel konular yazılınca, bu sayfanın kardeşlerimle bir bağlantısı olamayacağını anladım. Daha sonra sitede babamızın adına bir sayfa daha açıldı, ilk açılan sayfaya göre daha sade ve seviyeliydi, ona da “beğen” yazısına tıklayarak üye oldum ve bir önceki sayfanın ne kadar seviyesiz olduğundan bahseden bir yorum yazdım. Bu arada sevgili İ.O. ağabeyimden, ilk açılan sayfaya isteği dışında yönetici yapıldığına dair bir mesaj aldım. Kendisine, “benim de söz konusu sayfanın seviyesizliği ve özel bilgilerimizi vermesi nedeniyle o sayfadan ayrıldığımı, kendisinin de daha seviyeli olan ikinci sayfaya üye olmasını, ilk açılan ve daha sonradan açılabilecek olan sayfalara itibar etmemesini, seviyeli olan ikinci sayfanın kardeşlerimden birisi tarafından açılmış olabileceğini” yazdım.

Bu arada ilk sayfayı da yakın takibe almıştım. Bir gün sayfanın ismi, babamızın ilk adını da kapsayacak şekilde değişerek, profil bilgilerinde, gerek babamızın, gerek benim ve kardeşlerimin politik dünya görüşümüzle hiç ilgisi olmayan sözler ifade edildi. Örnekleme yapacak olursam, nasıl Orhan Veli Kanık, “Orhan Veli”, Mehmet Raşit Öğütçü “Orhan Kemal”, Bumin Gaffar Çıtanak “Fikret Hakan” olarak tanınıp markalaştıysa, babamız da ilk adını kullanmadan “Ahmet Uysal” olarak tanınmış ve markalaşmıştı. Sonuna kadar sosyalistti. Hacker denen zat, ya bunları bilmiyordu, ya da çok iyi bilip, sayfayı farklı amaçlarla kullanmak istiyor olabilirdi. Belki de bir yerlerden kuyruk acısı vardı, zira birçok kişinin, hatta benim bile bilmediğim bazı bilgilere değinmişti. Kim bilir, belki bizleri birbirimize düşürmek istemiş de olabilirdi. Sanırım kısmen bunda başarılı da oldu, zira “beğen” yazısını tıklayarak üyesi olduğum, yukarıda daha seviyeli olduğunu belirttiğim ikinci sayfanın kim olduğunu bilmediğim ama tahmin ettiğim yöneticisi, hiçbir gerekçe göstermeden, beni üyelikten çıkardı.

Babamızın adına ilk açılan sayfanın yöneticisine mesaj atarak, “dünya görüşünü herkesin bildiği babamızın adı üzerinden siyasi çıkar sağlamaya çalışmamasını ve özel bilgilerimizin burada yayınlanmasının kendisine bir yarar sağlamayacağını, sayfayı kapattırmak için ilgili yerlere başvuracağımı” yazarak, sayfa altında mevcut “şikayet et” butonuna onlarca kez basarak, sayfanın kapattırılmasını sağladım.

Beni üyelikten çıkaran ikinci sayfa mı? Babamızın adı onuruyla yaşasın da, varsın onlar beni üyeliğe kabul etmesinler.

Kıssadan hisse: Face verdik, book’unu çıkardılar.

Kalın sağlıcakla.

Ahmet Uysal ve çizgi roman kültürü

Babam Ahmet Uysal 1970 yılında Yozgat bölgesinde İlköğretim Müfettişi olarak görev yapıyordu. Evimiz Yozgat'ın Sorgun ilçesindeydi. Görev dönüşü Sorgun'a gelirken benden iki yaş büyük olan ağabeyime ve bana okumamız için Doğan Kardeş dergisi getirirdi.

Oysa ağabeyim ve ben, televizyonun daha adının bile duyulmadığı o yıllarda, çocuklar ve gençler arasında çok popüler olan, "Teksas-Tommiks" diye adlandırılan çizgi romanların bağımlısı olmuştuk; fırsat buldukça komşu çocuklarından aldığımız Teksas-Tommiks'leri okuyor, mahalle çocuklarıyla kovboyculuk oynuyorduk. Hafta sonları Sorgun Belediye Sineması'nda izlediğimiz western filmlerinin ve okuduğumuz çizgi romanların etkisiyle, bu oyunlarımızda kimse "kötü" olarak bildiğimiz Kızılderililer olmak istemiyor, herkes kovboy olmak istiyordu.

Oyunlarımıza tanık olan babamız bir gün bizi bir köşeye çekerek, bu filmlerin ve çizgi romanların aslında bizleri nasıl yanılttığını anlattı. Gerçekte, kötü olan "beyaz adam"dı ve iyi olan Kızılderililer aslında kendi topraklarını savunuyorlardı.

"Ben de gençliğimde çok çizgi roman okudum" dedi babam. "Eğer çizgi roman okuyacaksanız, Teks okuyun. Zira Teks Willer, kendisi beyaz olmasına rağmen, beyaz adamın kötü, Kızılderililerin iyi olduğunun farkına varmış, bir Kızılderili kadınla evlenmiş, eşi beyaz adamlar tarafından öldürülmüş, hayatını Novajo Kızılderililerinin bağımsızlığına adamış bir rangerdir." Bunu öğrendiğimizde çok şaşırmıştık.

İşte böyle bir insandı bizim babamız; daha küçücük yaşlardayken bize iyiyle kötünün arasındaki farkı, bağımlısı olduğumuz çizgi romanlar üzerinden çok güzel örnekleyerek, tüm mahalle çocuklarının körpecik beyinlerine adalet duygusunu yerleştirmişti.

Huzur içinde yatsın.

Dantelli Pot
1981-1983 yılları arasında aylık olarak Bursa’da yayımlanan “Kamera” isimli magazin dergisinin reklam çizerliğini ve karikatüristliğini yapıyordum.

Bir gün derginin yazı işleri müdürü Talat Uncuoğlu, benden bir spor merkezine reklam sayfası çizmemi istedi. Sanırım 1981 yılıydı; 18 yaşlarında daha toy sayılabilecek bir çağdaydım.

Reklam çizimlerimi yaparken moda dergilerindeki fotoğraflardan yararlanırdım. Yabancı bir moda dergisinden, ağırlık çalışan bir erkek ve bir kadın fotoğrafı bularak onu çizgiye dönüştürdüm. Derginin Yazı İşleri Müdürü ve yayın kurulu çizimimi onaylayarak bir sonraki sayıda yayına soktu. Sokmasına soktu da, işte asıl kıyamet ondan sonra koptu.

Ben bir spor salonunun içini bizzat görmediğimden, ağırlık çalışan kadını body ile değil, dantelli iç çamaşırlarıyla çizmiştim. Dergideki reklamı gören spor salonu sahibi ortalığı ayağa kaldırmış; yazı işleri müdürümüze çokca sitem etmişti.

Talat Uncuoğlu’nun kulakları çınlasın; bu olay ne zaman aklıma gelse “18 yaşımda ne kadar toymuşum. Dantelli bir kadın iç çamaşırıyla bodyi bile ayıramıyormuşum” diye tebessüm etmekten kendimi alamıyorum.

Ön Koltuk


Ağustos 2004 ayında yeni atandığım iş yerime katılmak üzere Ankara'ya gitmiştim. Burada iki hafta çalıştıktan sonra yıllık iznime ayrıldım ve 13 Ağustos 2004 Cuma günü evimin bulunduğu İzmit'e dönmek üzere Kızılay'da bulunan bir yazıhaneden bilet aldım. Şansıma, ön sıralarda yer varmış; 2 numaralı bileti verdiler.

Akşam üzeri saat 20.00'de Ankara'dan İzmit'e hareket ettik. Yanımdaki 1 numaralı koltukta oturan 26-27 yaşlarındaki gençle sohbet etmeye başladım. Ulaş adındaki bu genç Ankara'ya nişanlısını ziyarete gelmiş, Kocaeli'nin Körfez ilçesinde ikamet ediyormuş. Gölcük'de bulunan ünlü bir otomotiv fabrikasının boya bölümünde çalıştığını söyledi ama, aslında elektronikçiymiş. Bir meslek yüksek okulunun elektronik bölümü mezunu olduğunu söyledi.

Bir süre sohbet ettikten sonra söz döndü dolaştı, uzun yolda bir otobüsün ön koltuklarında seyahat etmenin ne kadar güzel olduğuna geldi. Evet, insan gözleri hiç yorulmadan ön koltukta etrafını seyrederek hoşça bir yolculuk yapabiliyordu.

- "Söz ön koltukta yolculuk etmekten açılmışken size annemin teyzesi ile ilgili bir anı anlatayım" dedi Ulaş.

- "Sizi dinliyorum" dedim.

- "Annemin yaşlı bir teyzesi var, otobüslerde ön koltukta seyahat etmeyi çok seviyor. Daha doğrusu arka koltuklarda yolculuk yaparsa midesi bulanıyor, kusacak gibi oluyor. Bu yüzden de mutlaka ön koltukta boş yer varsa bilet alıyor. Neyse, bir gün annemin teyzesi gerçekleştireceği bir yolculuk için bir firmaya ait otobüsün en ön koltuğuna, 1 numaraya ait bir bilet almış. Otobüs perona girince de gitmiş otobüse yerine oturmuş. Otobüsün hareket saati geldiğinde orta yaşlı bir bey gelmiş ve teyzeye "hanımefendi, lütfen kalkar mısınız, o koltuk bana ait" demiş. Önce şaşıran teyze hırsla adama "ne münasebet" demiş. "Ben bu koltuğun parasını verdim, biletim de cebimde; hiçbir güç beni bu koltuktan kaldıramaz" demiş. Bunun üzerine adam "sür o zaman otobüsü de gidelim" demiş. İyice şaşıran teyze "Aaaa, delinin zoruna bak; ben şoför müyüm" demiş. Gülmeye başlayan adam "şoför değilsen benim koltuğumda ne işin var teyze?" deyince iyice şaşıran bizim koca teyze şaşkınlıkla bir sağına, bir soluna, bir de önüne bakmış ki ne görsün; önünde kopkaca bir direksiyon ve bir sürü düğmeler. Meğer bizim teyze aceleyle otobüse bindiğinde 1 numaralı koltuk diye şoförün sürücü koltuğuna oturmamış mı? Bir anda kıpkırmızı olan koca teyzem özürler dileyerek sürücü koltuğundan kalkmış ve koltuğun bir arkasında bulunan 1 numaralı koltuğuna oturmuş. Otobüs mola verdiğinde inen yolcular birbirlerine teyzemi göstererek gülüyorlarmış.

Ulaş'la birlikte gülüştük. Hoş bir anıydı ama herhalde benim başıma böyle bir olay gelseydi yerin dibine batardım.

Teyzesinin yapacağı yolculuklarda daha dikkatli olması dileğiyle hoşçakalın.

Müslüman Petrol


İzmit'te görev yaparken birlikte çalıştığım Sibel isminde Çanakkaleli bir memurum vardı. Anneannesi Çanakkale'de ikamet ediyordu. Bir yaz tatilinde Çanakkale'ye anneannesine gitmişler, İzmit'e dönmelerine yakın Sibel :

- "Anane" demiş, "bize gelmek istersen muavine söylersin, Yarımca'da seni Türk Petrol'ün önünde indirir.”

- "Yavrum, ben ne petrol olduğunu unuturum, aklımda tutamam.”

- "Yapma Anane yaaa... Bu kadar basit bir şey unutulur mu? Petrolü zaten biliyorsun. Unutmamak için kendi kendine sor; ben neyim? "Türk". "Nerede ineceğim? " "Türk Petrol." İşte böyle soru cevapla nerede ineceğini çok kolay hatırlarsın.”

- "Eh iyi bakalım yavrum, inşallah karıştırmam" demiş yaşlı anneannesi.

Sibel'ler Çanakkale'den İzmit'e dönmüşler. Birkaç ay sonra anneannesi telefon açarak yanlarına geleceğini haber vermiş. Anneannenin geleceği gün kardeşiyle birlikte Yarımca'da yol kenarında Türk Petrol'ün yanında beklemeye başlamışlar.

Çanakkale'den hareket eden otobüste yaşlı kadın kendi kendine sormuş; "ben neyim", içinden cevaplamış "müslüman", "nerede inecektim?"; gene kendi kendine yanıtlamış; "Müslüman Petrol'de." Nerede ineceğini hatırlamış olmanın sevinciyle muavine seslenmiş :

- "Muavin bey, oğlum.. Yarımca'ya geldiğimizde ben Müslüman Petrol'ün önünde ineceğim, sakın unutup da beni başka yerde indirme, tamam mı?"

- "...????????"

- "Valla sonra muavinle nasıl anlaşıp da Türk Petrol'ün önünde indi Ananem, ben de bilmiyorum" dedi Sibel.

Bunu muavine sormak lazımdı.
Wait while more posts are being loaded