Profile cover photo
Profile photo
Abdullah Çağrı ELGÜN
276 followers -
Araştırmacı Yazar, Sporcu, Akademisyen, Bürokrat:Abdullah (Çağrı) ELGÜN
Araştırmacı Yazar, Sporcu, Akademisyen, Bürokrat:Abdullah (Çağrı) ELGÜN

276 followers
About
Posts

Post has attachment
Üç.beş aklını peynir ekmekle yemişler milleti de EMBESİL ve SALAK mı zannediyor. 15 dk reklam. Dizi tekra baştan başlıyor. Reklam giriyor dizi adeta yeni baştan başlayıp izleyiciyle kafayı yediriyorlar.
Bunu yapanların kagası nasılsa izleyicileri de öyle sanıyorlar sanıyorum.
Bu filmi izlemeyi böyle bir garip düşüncede olanlar ve izleyicileri de öyle sananlar ve düşünenler için evde, etrafımda, izleme izlettirmeyi yasaklıyorum...
Add a comment...

BOZKURTLAR’IN (TÜRKÇÜLÜĞÜN) DİRİLİŞİ
Abdullah Çağrı ELGÜN
Osmanlı Türkiyesi


Kuvayı Milliyeçiler, Osmanlının zayıfladığı ve yavaş yavaş dağılmaya başladığı bir dönemde, Selanik’te çıkardıkları “Yeni Hayat ve Türk Yurdu” dergileri ile İmparatorluklarının parçalanıp dağılmasının önüne geçmeye karşı büyük bir mücadele verirler. İçerideki ve dışarıdaki düşmanlar Osmanlı Türkiye’sini hasta adam ilan ederek onu, param parça etmek üzere başına çökerler… Memleketin her karış toprağı düşman askerleri tarafından işgal edilir. Bu karabulutların kol gezdiği zamanda, ülkeyi bu durumdan kurtarmak için devrin aydınları ve halkta beliren, üç değişik fikir ile Osmanlı Türkiye’sinin kurtulacağına dair, ümitler yeşermektedir. Aşağıdaki fikirleri hararetle savunan taraftarlar, ülkenin bu görüşler etrafında birleşilebilirse, kurtulabileceğine inanmaktadırlar:
1) Osmanlıcılık
2) İslâmcılık
3) Türkçülük ve Milliyetçilik.
Birinci Görüşe Göre: Osmanlı İmparatorluk Türkiye’si içerisinde yaşayan gayri Müslümler de dahil olmak üzere, bütün halk, beraberce yaşamalıdır. Bunlar ortak değerler etrafında birleşerek, Osmanlı İmparatorluk Türkiye’sinin hayatını, her hangi bir toprak kaybına sebep olmadan, devam ettirebileceği görüşündedirler. Bu görüş, gelişen şartlar ve ülkede meydana gelen eylemlerin artması gerçekleşmesi şansı kalmayarak, kısa sürede iflas etmiştir.
İkinci Görüşü Benimseyenlere Göre: İmparatorluk içinde gayri Müslimlerin toprak ve müstakil ayrı devlet istekleri. ülkede kargaşa ve huzursuzluğa sebep olmakta ve eğer mümkünse ayrılıp gitmeleri ve sadece “Din Birliği” (İslâm Birliği) etrafında toplananların İmparatorluk içinde kalmaları fikri ağır basmaktadır; fakat mikro milliyetçilik fikri, aşırı kavmiyetçilik bu görüşün de hayata geçmesine engel olmuş ve nihayet bu görüş de iflas etmiştir…
Üçüncü Görüş, Türkçülük ve Milliyetçiliği Benimseyenlere Göre: Ülkeyi ayakta tutacak görüş: “Türkçülük ve Milliyetçiliktir.” Millet savaşlarda yaşanan bozgunlar ve ülke içindeki istikrarsızlıklar ve haksızlık, hırsızlık, gasp, adam öldürme, aşırı kavimcilik ve Fransa’da doğan milliyetçilik fikirlerinin, İmparatorluk Türkiye’sini içinden çıkılamaz ve yaşanamaz bir ülke durumuna getirmiştir. Bu görüş sahiplerine göre ayrılık isteğinde bulunarak, müstakil, bağımsız devlet olmak isteyenlere karşı çıkmak gereklidir. Bununla birlikte, ok yaydan çıkmıştır; ve durdurmak mümkün değildir; öyleyse hiç olmazsa Türkler’in topluca yaşadığı toprakları kurtarmak “Türkçülük ve Miliyetçilik” görüşü doğrultusunda birleşmeyi başarmak gerekiyordu…
İçerideki düşmanların, dışarıdaki düşmanları yurda davet ederek bağımsızlık isteklerine erişmek için hainlik yapmaları, çeşitli çeteler kurarak halkı sindirdikleri, vatana ihanet ettikleri gün gibi ortadaydı. Bu sebeple, saray önünde her gün nümayiş yapan, yangın çıkaran, gasp, cinayet, ırza tecavüz ile Türkler’in oturdukları bağ, bahçe ve evlerini gasbederek, yıllardır birlikte yaşadığı kendi komşusuna, kendi halkına büyük içkence ve eziyetler yapıyorlardı.

Hüseyin Nihal ATSIZ
Rum, Ermeni, Yahudi Çeteleri köy, ilçe ve şehirleri yakıp yıkıp, halkın namuna tasallut edip, Türk halkına akla gelmedik, çeşitli işkenceleri muamele görüp, Türk halkını bulundukları topraklardan göçe ve kaçışa zorladılar. Bu olaylar, ülkenin içinde bulunduğu durum, İmparatorluk Türkiyesi içerisinde yaşayan farklı kültür ve soylara, ya istedikleri verilecek; veya bunlara karşı bir Kurtuluş Savaşı yapılmasını mecburî kılıyordu… Öyle de oldu!..
Bu fikir giderek rağbet buldu. Türkler yaşadıkları topraklardan sürülmek isterken, hemen hemen vatanın, yangın yerine dönen bir çok cephelerinde, Türkler için çetin ve kaçınılmaz müdafaa; ve amansız bir savaş başladı…
Bütün bu kargaşa ve fikir ayrılıkları, İmparatorluk içinde yaşayan Türkler dışındaki azınlıkların işine yaradı.
Fransa’da doğan mikro milliyetçilik anlayışı ile başlayan bağımsızlık istekleri ve toprak talepleri Arap, Fars, Latin, Ermeni, Yahudi, Slav soyundan bütün ırkları harekete geçiriyordu. Bunlar ülkeyi işgale gelen büyük devletlerin güçleri ile birleşerek bağımsız bir Yunanistan, Bağımsız bir Bulgaristan ve arkasından bağımsız Ermenistan doğuruyorken Arap, Fars, Latin soyundan bir çok halklar da bağımsızlık ilan ediyorlardı…
Osmanlı İmparatorluk Türkiyesi’nde tek bir eyalet olan Araplar, bir çok emirliklere ayrılarak bağımsız devletçikler olacaklardır. Osmanlı İşgal altındadır ve ülkeyi işgal altına almış olan düşmanlar, Türkler’i bu topraklardan kesin olarak silip, atmak için karar almışlardır…
Kuvayı Milliyeciler:
İşte tam o sırada ortaya Mustafa Kemal ve bir avuç vatansever arkadaşları ortaya çıkar. Osmanlı Türkiye’sini kurtarmak için silah arkadaşları ve bir avuç vatansever insanla, büyük bir mücadeleye girişirler. Alevler içinde yanan koca bir ormandan geriye küller arasında çaresiz, aç ve açıkta: 778 Metrekare, vatan parçası kalır ki bunun adına “Türkiye” derler.
“Türkçülük ve Milliyetçilik” görüşünün etrafında toplanan çoğunluğu Müslüman ve Türk olan, bu bir avuç Kuvayı Milliyetçiler, İmparatorluğun külleri arasından, tamamen vatanseverlerin kurduğu genç, Türkiye Devletini ortaya çıkarırlar. Bu devleti kuranlara Türk, ülkenin adına da Türkiye denir. Bu ülke insanları Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Kurtuluş Savaşı sonrasında da bir birlerine sıkı sıkıya kenetlenmiş, ayrılmaz bir bütün olmuşlardır.
Padişah döneminde, Avrupa eğitimi ile yetişmiş ülkenin aydın delikanlıları Talat Paşa, Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa, İsmet İNÖNÜ, Rafet BALE, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir Paşa, Mehmet Âkif, Hamdullah Suphi, ...vb. binlerce adsız kahraman, büyük bir kurtuluş mücadelesi ve savaşı vererek Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarlar.
Türk milliyetçilerinin kurduğu bu devlete Türkiye Cumhuriyeti, bu devleti kuran halka da Türk halkı denir. Atatürk’ün de dediği gibi bu büyük bir zaferdi.
Türk, Türklük, Türkçülük ve Milliyetçilik Düşmanlığı:

Türkçüler Birarada
1944 Türkçülük Hareketi’ne kadar “Türkçülük ve Milliyetçilik” fikri devlet politikası olarak devam edip gelmişti. Ankara’nın en merkezi yerinde yapılan muhteşem Türk Ocağı binası bunun en güzel örneğidir. Bugün Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılmaktadır.
İkinci Mustafa adıyla da anılan İsmet Paşa (İNÖNÜ) SSCB, Kominist Rusya tehdidini gereğinden fazla önemseyerek “Türk, Türlük, Türkçülük, Milliyetçilik” hareketine cephe aldı; halbuki SSCB(Rusya)’da bağımsız olabilmeyi bekleyen Türkiye’nin o günkü nüfusundan daha kalabalık din, dil, tarih, kültür, soyca bir olan Türk kardeşlerimiz SSCBirliğinin esareti altında olup bağımsızlık beklemekteydi. Madden ve manen, bizim onlara yakın olmamız lazımdı. Seksen yıl boyunca kardeşlerimizden ayrı, onlara hasret yaşayarak, onlardan uzaklaştırıldık!..
Millî Kahramanların,Türk Milletin Beklentilerine Çare Arayışları:
O dönemin Milliyetçileri başta Hüseyin Nihal ATSIZ olmak üzere: Fehiman TOKLUOĞLU, Alpaslan TÜRKEŞ, Fethi TEVETOĞLU, Reha Oğuz TÜRKKAN, Zeki Velidi TOĞAN, Necdet SANÇAR, Cebbar ŞENEL, Hasan Ferit CANSEVER, Nurullah BARIMAN, Mustafa Zeki SOFUOĞLU, Fazıl HİSARCIKLI, Hüseyin Namık ORHUN, Sami BAYRAK, İsmet Rasim TÜMTÜRK, Cihat SAVAŞFER, Muzaffer ERİŞ, Fehiman ALTAN, Yusuf KADIGİL, Hikmet TANYU, Hamza Sadi ÖZBEK, Orhan Şaik GÖKYAY, Cemal Oğuz ÖCAL, Sadi BİLGİÇ, Mehmet KÜLAHLIOĞLU, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ 1944 Türkçülük tutuklanarak, uzun süre, “tabutluk” adı verilen küçücük zindanlara atılarak, büyük işkencelere maruz kaldılar. Türk milliyetçiliği ötekileştirildi ve idealistler bastırılmaya çalışıldı.
Türkiye yabancı sermaye ve teknolojilerin oluşturduğu bir yapıya teslim oldu. Başta İstanbul olmak üzere Anadolu’da şekillenen “Merkez Sağ” denen bir teşkilat yapılanmasının eline geçti. Bu duruma son vermek isteyenlerden başta Mareşal Fevzi Çakmak Paşa yeni bir parti kurup(Millet Partisi) örgütlenerek iktidara gelmek istedi ise de başarılı olamadı. Sonra bu partiye Osman BÖLÜKBAŞI(1957) sahiplendi. Arkasından Alpaslan TÜRKEŞ(1969), Başbuğun vefatı ile boşalan koltuğa da Dr.Devlet BAHÇELİ(1999) geçerek bu vizyonu üstlendilerse de ufak tefek iktidar ortaklıklarıyla bu millî dava ve fikrini uygulayabilme başarısını asla gösteremediler.

Mareşal Fevzi Çakmak
“Merkez Sağ” denen bu iktidarlar döneminde, hemen her alanda, Türkiye’yi kendi öz kaynakları yerine Batı ile buluşturup, Batının tam bir taklitçisi, kopyacısı haline soktular. Giderek dilde, ekonomide, tarımda, sosyal hayatta ne varsa yabancı sermaye, yerli malı ve sermayeyi tasfiye etti. Sanayide, tarımda, sosyal hayatta üretmeye, geliştirilmeye, çoğaltılmaya dayalı millî devlet yararına ne varsa, hemen her şey ya kısıtlandı, ya kota ile sınırlandırıldı ya da bunların fabrikalarına, ürünlerinin üretimine, tamamen son verildi… Yerli ve millî adına ne varsa hemen her şey yabancı sermaye ve piyasasının eline geçti…(Eti, Sümer, Çinkur, Anadolu Otomobil, Devrim Otomobil, Kayseri uçak fabrikası…vb.)
Her yıl hararetle ve büyük bir zevkle kutlanan “Yerli Malı Haftası” ve “Türk Parasını Koruma Kanunu”, rafa kaldırılarak, “Türk, Türkçülük ve Milliyetçilik” fikirleri azınlıkta ve küçük bir grup olarak sahnede yer aldı.
Ekonomi, Eğitim, Politika, yabancı sermayenin yabancı piyasasının eline geçti. Bu durum: İnönü ile başlayıp, …Menderes, Demirel, Özal ve nihayet Erdoğan döneminde rayından çıkıp, zirveye oturdu.
Son on sekiz yıl(18)’da da Erdoğan iktidarı tarafından: “Atatürk, Türk, Türkçülük, Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti(TC.) ve Türk Lirası(TL.)” düşman ilan edildi. Bir milletin kendi soyunu araması, ona sahiplenmesi “Irkçılık” sayıldı; ve en yüksek makamlarca bu değerler öcü telaffuz edilerek bu gerçek, şiddetle reddedildi…

Alpaslan Türkeş ve Osman Bölükbaşı
Ay Yıldızlı Türk Bayrağı değiştirilmeye, rengi ve sembolleri tartışmaya açıldı. Bu iktidar döneminde rengini kanımızdan alan Ay Yıldızlı Bayrağımız, elli altı(56) kez Türk’ün düşmanları tarafından gönderinden indirildi. Amansız bir Kurtuluş Savaşı vererek kazanılan bu ülkenin “Adından gocunanlar ve değiştirmeye kalkanlar çıktı… Millî Marşı”nın bestesi değiştirildi. Kimi yerlerde değişik beste ile okutuldu ve Kurtuluş Şavaşı’mızın Destansı Bir Anlatımı olan “İstiklâl Marşı” mız kaldırılmak istendi…
Her sabah bir ideal olarak orta öğretim okullarında Atatürk döneminden bugüne kadar yıllarca ezberletilerek okutulan “And”ı kaldırıldı. Büyük önder ve kahraman gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği: “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü dağlardan ve okullardan silindi. Atatürk’ün heykelleri, tabloları ve resimleri resmî ve özel kurumların çoğundan kaldırıldı. “Atatürk” adı ile başlayan okullar ve satadyumlar yıkıldı.

Osman BÖLÜKBAŞI ve Başbuğ Alpaslan TÜRKEŞ
Özel sermaye, devlet sermayesini neredeyse sıfıra indirdi. Özelleştirme adı altında yapılan uygulamayla, devlete ait kamu binaları dahil, kurumlar, fabrikalar, şirketler, maden yatakları ve devlet arazilerini yandaş ve yakınlara yok fiyatına pazarlanıp satıldı veya yakınların üzerine geçirildi. Devletin kendine ait binaları dururken çok yüksek fiyatlara ve Dolar ve Yuro cinsinden rantlı paralara amaç dışı kiralandı. Milletin hayrı için yapıldığına inanılan: Oto Yollar, Köprüler, Tüneller, Şehir Hastaneleri, Kanal İstanbul, Parklar müstaitlerden komisyon alabilme çıkarları için yandaşlara kira garantisi, gelir garantisi, doluluk oranı garantisi yoluyla yirmi beş, otuz(25-30) hatta kırk dokuz(49) yıllığına peşkeş çekilerek vatandaşın tüyü bitmedik yetimlerinin parası ile milletin anasına avradına küfrettirildi…
Kurumlarda daimi kadrolara neredeyse kaldırılarak, “Devleti küçültüyoruz. Devleti yükten kurtarıyoruz!..” denilerek kamuda çalışanların sayıları %12’den %’8 düşürüldü. Sözleşmeli memur, sözleşmeli öğretmen, sözleşmeli asker ve sözleşmeli sağlık personeli sistemi uygulaması başlatıldı.
Kamuda çalışanlar: 4A, 4B, 4C…vb. gibi ucube ve uydurma adlar altında gruplara ayrılarak haksız kazanç ve adaletsiz bir ücret dağılımı ile değersizleştirildi.
Taşeron şirketlere büyük yetkiler verilerek asgarî ücretlilik ve modern kölelik sistemi özendirildi. Toplumda güven zedelenmesiyle güvensiz toplum, korkak, pısırık ve başkalarına boyun büken, boyun eğen, itirazsız eğilen insan modeli arzulandı.. Toplumda sürekli moralsizlik, kırkın insan, küskün toplum, dargın ve hayal kırıklıkları yaşayan psikolojisi bozuk halk körüklendi. Sormayan, sorgulamayan, karşı çıkmayan, çıkamayan, hastalıklı bir toplum modeli yaygınlaştırıldı.
Bu görüş ve gidişe karşı, bugüne kadar ne CHP, ne MHP ne de millî bir parti tek başına iktidarı yakalayarak karşı duramamış ve bu kötü gidişi durduramamıştı…
Asena(Dişi Kurt) Meral AKŞENER


İşte bugün bir ümit belirdi ki bunun adı İYİ PARTİ’dir… Lideri ise Meral AKŞENER… Onun etrafında toplanmış olanlar da Bozkurtlar ordusu, Türk, Türklük ve Türkçüler grubudur. Bu halk Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde amansız bir Kurtuluş Savaşı vererek Cumhuriyeti kuran Türkiye’yi kuran her kesimden Türk halkıdır.
Bu günü sabırsızlıkla bekleyen ülkücüler ve Türk halkı, Meral AKŞENER’in her kesim ve halktan özellikle seçerek kadrosuna aldığı bu şahsiyetlerle, bu gün bu iktidar fırsatını ve rüzgarını yakalanmıştır. Bu parti ile iktidara taşınacaklardır. Geleceğimizi kuracak olan kadro, bu partide mevcuttur… Atatürk’den sonra millî olarak iktidara gelecek, en büyük ve en güçlü iktidar, bu, İYİ PARTİ iktidarı olacaktır.
Türk, Türklük ve Türkçülük:
Cumhuriyete: “100 yıllık film arası!” diyenlerin tünellerinin sonu görünmüştür. Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK başta olmak üzere Genç Türkiye devletini Türk Halkı kurmuştu. Devletin yönetimi de öyleydi. Bizzat Atatürk: “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyordu. “Ey, Türk! Yüksel, senin için yükselmenin hududur yoktur.” , “Tek bir şeye ihtiyacın var: Çalışmak! Çalışmak! Çalışmak!” diyordu. Bunun için: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”. “Ne mutlu ki Türk doğmuşum.”, “Benim en büyük övüncüm ve mutluluğum Türk olarak doğmaklığımdır.”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!”, Beni bir Türk anası doğurmadı mı, bu memlekette nice Türk anaları nice Mustafa Kemaller doğurmayacak mı?..” demişti!
İyi Parti, Kadrosu ve Kökleri
“Türk, Türklük ve Türkçülük ateşi ile yanmış gönüllerde, bu parti Mustafa Kemal’in silah arkadaşı, Gazi Mareşal Fevzi Çakmak Paşa tarafından “Millet Partisi” olarak kurulmuştur. Daha sonra Osman BÖLÜKBAŞI, bu partinin adını “Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi(CKMP)1957”, olarak değiştirmiş. Alpaslan Türkeş’i davet ederek bu partiye üye etmiştir. TÜRKEŞ, bu partide Genel Başkan olunca(1958) partinin adını, Milliyetçi Hareket Partisi(MHP) olarak değiştirmiştir. Bu parti, Başbuğ Alpaslan Türkeş’in ölümüyle, 1999’da Dr. Devlet BAHÇELİ’nin Genel başkanlığa geçmesiyle, bugüne kadar gelebildi. Milliyetçi Hareket Partisi(MHP), kendi misyon ve ideolojisini hayata geçirebilmek çaba ve gayretinden ötelere erişip, hiç bir vakit, tek başına iktidarı yakalayamadı.
Bununla da kalmayan Bahçeli Atataürk’ün silah arkadaşı Fevziçakmak Paşa’nın kurduğu ve rahmetli Başbuğun emaneti olan bu partiyi: Türk, Türkçülük, Milliyetçilik kavramlarının, kendi sözleri ile: “Ne mutlu Türk’üm diyene!..” sözünü söyleyenlerden rahatsız olan, Abdullah GÜL’ü, 7 Haziran 2015’te Cumhurbaşkanı seçtirmiş ve “Türklüğün yaşayan en büyük düşmanı olan Erdoğan(AKP)” ile koalisyon yaptırmıştır…
Bununla da kalmayıp, “Hayır!” kampanyasına destek vererek ve bütün koalisyonlara kapısını kapayarak, “1 Kasım 2015’te” AKP’nin: Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) Türk halkının Osmanlı Türkiyesi döneminde tanıştığı, Duyun u Umumiye’den sonraki, en büyük tezgahın uygulamaya girmesine müsaade ediyordu...


Bahçeli: BOB, BİB, BAB gibi küresel emperyalist güçlerin projelerine boyun eğerek, ERDOĞAN’ın kaybettiği iktidarı, altın tepsi içinde yeniden AKP’ye sunuyordu…
Buna dur diyen başta: Sinan OĞAN, Ümit ÖZDAĞ, Yusuf HALAÇOĞLU, Meral AKŞENER, Koray AYDIN, Özcan YENİÇERİ, …vb. gibi millet vekilleri MHP’de olağanüstü, bir kongre isteyerek, genel başkan Devlet BAHÇELİ’yi değiştirmek istediler. Bunun üzerine Büyük Anadolu Oteli’nde gerçekleştirilen “Tüzük Değiştirme Kongresi” iktidarın da yardımıyla iptal edildi. Toplantılara ve kongre yapımına müsaade edilmeyerek sonraki zamanda, kongre yapmak için bir araya gelmiş partililer, delegeler ve millet vekilleri, partiden(MHP) ihraç ve tasfiye ediliyordu.
Bunun üzerine, MHP’den ihraç edilen Muhalif Ülkücüler bir araya gelerek, korkusuz ve cesur bir çıkışla, İYİ PARTİ’yi kurarak, iktidara talip olduklarını, her kesime ilan ettiler.
Bu durum hem iktidarı hem de muhalifleri telaşlandırdı. Bu parti ve mensuplarını hemen her şekilde engellemek ve seçimlere de sokmamak istiyorlardı. Toplantılarını engellemek, tutulan salonların sahiplerini tehdite, İYİ PARTİ mensuplarının yollarını kesmek, toplantılarına saldırılar düzenlemek, dövmeye ve sindirmeye kalkışmak …vb. gibi her tür tehdide kadar vardırdılar.
İYİ PARTİ’nin çalışmalarını, açıklamalarını milletin vergileri ile kurduğu devletin hiçbir televizyonları vermediği gibi, hiçbir basında söz ettirmediler. Tarih bu günleri, arşivlerinin tozlu Raflarına, kara bir leke olarak yazacaktır…


Devlet BAHÇELİ ve Manevraları:
Baskın seçim ile İYİ PARTİ’yi ekarte edip, hezimete uğratmak isteyenler “Erken Seçim” istediler. Devlet BAHÇELİ’nin bu çağrısına, AKP’den cevap gecikmedi. “Ağustos’ta Seçim” diyen BAHÇELİ’ye daha da erken bir tarih: “24 Haziran 2018”, “baskın seçim” denildi. İYİ PARTİ’den korkan ERDOĞAN, Devlet BAHÇELİ ile görüşerek rakiplerinden korkarak hem erken seçimin hem de koalisyonların istemeyerek de olsa yolunu açtı; çünkü 15 yılda hattinden fazla yıpranmış ve halkın gözünden düşmüştü. Daha fazla düşmeden ve oy kaybına uğramadan bir “Baskın Seçimle” yeniden iktidar olacaklarını düşünmektedirler…
Erken seçime ve koalisyonlaraa karşı çıkanlar, bu defa da erken seçim ve koalisyonlarda kendilerini garantiye almak istiyorlardı.
Kongre yaptırmayan, Kurultay Tüzüğüne karşı çıkan, “Hayır!” kampanyası ile koalisyonu kabul etmeyip, CHP’nin sunduğu başbakanlığı kabul etmeyip, 2015 seçimlerinde AKP’ye iktidarı eliyle sunan Devlet Bahçeli, bugün barajın altında kalma korkusuna kapılarak, MHP’yi, AKP saflarında koalisyonla birleştiriyordu…
Erken ve baskın bir seçimin İYİ PARTİ’ye dayatılması, onu asla, bu kutlu yürüyüşten vaz geçirmedi. MHP’den ayrılarak İYİ PARTİ’yi kuran, çetin yoları korkusuz yüreklerle aşarak cesur çıkışlar yapan bu kadroların lideri Meral AKŞENER, İYİ PARTİ’yi seçime sokmayı başarmıştır.
Atatürk’ten sonra ilk defa Türk Halkı ve Türk Milletinin bütün unsurlarını millî ve yerli bir anlayışla kucaklayan, milletin asıl unsuru olan İYİ PARTİ, ülkücülük, Türk Milliyetçiliği, Türklük ve Türkçülük, Türk Halkı, Türk Milleti kavramlarını özünde yoğurarak yeniden şahlanmıştır.
Ülkücülerin iktidarı, BOZKURTLAR’IN (TÜRKÇ ÜLÜĞÜN) DİRİLİŞİ yakındır…

KAYNAKLAR:
1.www.gazeteduvar.com.tr
2.Devlet Bahçelinin basın bildirileri ve Meclis konuşmaları tutanakları
3.www.zeit.de/kultur/2018-05/praesidentshafts
4.https://www.google.com.tr/search?q=devlet+bah%C3%A7eli%27nin+konu%C5%9Fmalar%C4%B1&oq=Devlet+Bah%C3%A7elinin+Konu%C5%9Fmalar%C4%B1&aqs=chrome.1.69i57j0l5.12902j0j8&sourceid=chrome&ie=UTF-8
5.https://www.google.com.tr/search?safe=strict&ei=caMbW9WyLIWcsAHZibSIBg&q=1944+Miliyet%C3%A7ilik+olaylar%C4%B1&oq=1944+Miliyet%C3%A7ilik+olaylar%C4%B1&gs_l=psy-ab.3..0i13k1j0i22i30k1l5.50323.68980.0.69500.44.34.7.3.6.0.257.4220.0j31j1.33.0....0...1c.1.64.psy-ab..1.43.4358.6..0j38j35i39k1j0i67k1j0i131k1j0i131i67k1j0i19k1j0i22i30i19k1j0i13i30k1.110.yyXu49ZSUqE


Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
Harun ÖZDEMİR
19 Kasım 2018 Pazartesi

CHP’liler yiyeceğine!..

En iyisi bize bir şey olmaz deyip geçip gitmek!

Bir millet 90 milyona yaklaşan yurt içi ve dışı nüfusuyla bütün bildiklerini unutarak yaşayabiliyorsa diyecek bir şey bulamıyorum!

Bu kadar endişelenmek benim kusurum!

Baksanıza, insanların bin yılı aşkın zamandan beri bu coğrafyada tahkimat yaptıkları değerler kısa sürede unutuluverdi.

En can alıcı sorulara yanıtlar koro halinde veriliyorsa…

“Bize bir şey olmaz”ın dışında söyleyecek bir söz bulamıyorum!

Vallahi de bulamıyorum, billahi de bulamıyorum!

 

İnanın çok çaresizim!

Ne dostum kaldı ne de arkadaşım!

Yaşım da az değil. Dolu dolu 55’i bitirdim! Birkaç yıla da 60’ı bulurum!

Düşünebiliyor musunuz düştüğüm durumu!

Son döneme kadar anlata anlata bitiremediğimiz değerler, nasıl oldu, neden oldu…

Arkadaşlarım tanınmayacak kadar hızlı değişti!

Ben ise yerimde saydım! Saymak için de çok direndim!

Dostlarım bilimin henüz keşfedemediği kadar hızlı değişti.

Tam anlamıyla başkalaşıp başka bir canlı oluverdiler!

Ben saçmalayıp Avatar kaldım, dostlarım Galaksi değiştirip Cin oldular!  

 

Oysa geniş bir çevrede birlikte düşünmüş, birlikte mücadele etmiştik:

Osmanlı çok iyiydi, hainler yıkmıştı!

Cumhuriyet ise Osmanlı’ya ihanet edilerek kurulmuştu!

Bugüne kadar iktidarların adalet ve kalkınma gibi bir hedefleri olmadı! “Var!” diyenler de yalan söylemişlerdi!

Devlet ve millet yanlış insanların ellerinde geri bırakılmış, yoksullaştırılmış ve dünyaya avuç açar hale getirilmişti!

CHP dinsiz ve imansızdı!

DP, AP, ANAP ve benzeri partiler, hepsi hırsızdı ve yolsuzluktan başka amaçları da yoktu! İkinci özellikleri de “İslam ve Müslüman düşmanı” olmalarıydı!

 

Bizim 80 yıl bıkmadan usanmadan yaptığımız muhalefetin görünürdeki tek amacı Müslüman Türkiye’yi Müslümanlaştırmak ve kalkındırmaktı!

Bunu da hırsızlığı ve yolsuzluğu engelleyerek yapacaktık!

Türkiye’yi “adalet”le yönetecektik.

 

Kulağa bu kadar hoş gelen nutuklar günü geldi karşımıza büyük bir imtihan olarak çıkıverdi:

Çok çarpıcı bir şekilde büyük imtihanın içine, okyanusa düşer gibi düşüverdik!

Bugün olmadı yarın, o da olmadı haftaya…

Söz veriyorum Allah’ın izniyle bu sene olmazsa seneye kesin…

Şu tehlikeleri savalım ondan sonra…

Derken birden kendimizi bir koronun içinde buluverdik:

Biz iktidar olmadık; fetih yaptık!

Aldıklarımız, sizlere yolsuzluk gibi gelebilir; fakat iyi bilin ki fetih varsa ganimet de var!

 

Kapı bu şekilde aralanınca çok geçmeden ne adalet ne de kapı ne de kapıyı tutan surlar kaldı!

Bütün değerler darmadağın oldu…

Ahlak yerle bir…

Din, iman, Allah, Kitap ise her kapıyı açabilen birer istismar aracı oldu!

 

Geldiğimiz noktayı affınıza sığınarak sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

Biz yemezsek CHP’liler yiyecek!

CHP’liler yiyeceğine biz yiyelim!

Başı açıklar alacağına başı kapalılar alsın!

80 yıl onlar yedi, biraz da biz yiyelim…

 

Öyle bir noktaya geldik ki arkadaşlar, kimse eskilere ait bir cümleyi bile hatırlamak istemiyor:

CHP, AP, ANAP, DYP…’lilerin yediklerini yememek, çaldıklarını çalmamak, haksızlıklara son vermek, tarım ülkesini ileri sanayi ülkesi yapmak için SİYASETE SOYUNMUŞTUK!

 

Bunları hatırlamak istemiyoruz!

Hatırlatmak isteyenlere de

“Sen akıllı bir adamsın, bu partiye de çok emeğin geçti! Böyle saçma sapan uyarılar yapacağına alabileceğini almaya, götürebileceğini götürmeye bak…” deniyor!

 

Sevgili CHP’liler!

Ülkeyi ne hale getirdiğinizi görüyorsunuz, değil mi?!

Bu ülkenin adam olması için ya bugünden tezi yok hepiniz ölün!

Ya da akılcı ve vicdanlı, adil Müslümanlar olun!

Hem kendinizi kurtarın hem de İslam’ı!

Bu ülkenin ve milletin kurtuluşu sizin elinizde!

Ya adil Müslümanlar olursunuz ya da hep birlikte yok oluruz

Add a comment...

Post has attachment

Harun ÖZDEMİR

YAZARLAR

27 Eylül 2018 Perşembe

Geri kalmış toplumlarda siyaset

Bir toplumda her sorunun çözümü için “mutlaka siyaset”, “her şeyden önce siyaset”, “ya iktidar ya da ölüm”, “siyasi başarı oldu mu bilim, teknoloji, din ve ahlak da olur”, “iktidar yoksa Müslümanın yapabileceği, başarabileceği hiçbir şey yoktur, olamaz da”… deniyorsa o toplumun yapabileceği bir tek şey kalmıştır; o da

Kendi kıyametini beklemek!   

Düşünceler bu denli dumura uğramışsa anlatılacak bir söz de kalmamış demektir!

K.Marx ne güzel söylemiş: Siyaset, üst yapı kurumudur, diye.

Önce ticaret, bilim, teknoloji, yaratıcı sanatlar, edebiyat sonra da siyaset!

Bizde de böyle mi?

Bu işler eskiden nasıldı, diyerek sözü uzatmaya gerek yok!

Son yüz, yüz elli yılda yazılanlara bakılırsa;

“Önce siyaset”!    

“Varsa yoksa siyaset!”

Din, iman, ahlâk, hukuk … her ne var ise “siyasetin emrinde ise” ne âlâ!

Değilse, düşman başına!

Siyasete hizmet etmeyen, siyasetten emir almayan her ne var ise “düşmanın emrindedir”!

Bu kadar basit!

Gerisi emperyalizmin oyunu!

*

Bir toplum; bilimde, teknolojide, hukukta ve ekonomide “yenilik” yapamamışsa onun geri kalacağından kuşku duyamayız. 

Geri kalmış toplumlarda sanat, edebiyat ve spor da geri kalır; bundan da kuşku duyamayız.

Geri kalmışlık deryasında siyaset olsa ne olur, olmasa ne olur!

Bütün avunmalar, arada bir görülebilen “saman alevi” türünden yenilikler üzerinde yoğunlaşır!   

Durağanlaştırıcı ve geri bırakıcı barikatları bir şekilde aşabilenler, heyecan uyandırıcı ümit kıvılcımları çakabilirler.

Bilelim ki, hiçbir gelişme doğa ve sosyal yasalardan bağımsız olamaz!

Bu kıvılcımları destekleyen toplumsal dinamikler yoksa onlar da az sonra yerini derin karanlıklara bırakacaktır; bundan emin olabiliriz!

Bilindiği gibi bütün “acı son”lar da bir yasadır!

Hem de toplumsal bir yasadır.

Senden benden bağımsız gibi görünebilir ancak özüne inildiğinde acı sonlarda hepimizin az çok katkısının olduğu görülebilir!

Biraz umursamazlık, biraz tembellik, biraz dalkavukluk, biraz da bencillik oldu mu, bu durum toplumsal bir hastalığa dönüşür ki, gerisi çok kolay!

Gelsin ekonomik, sosyal ve siyasal krizler…

Ahlaki ve manevi çöküşler…

Az üretip çok tüketmeler…

Kazanmadan zengin olma hastalıkları…

Zenginmiş gibi miras yedi harcamaları…

Savurganlıkta yarışmalar…

Borçla yaşamayı iş bilirlik sanmalar…

Yetmediği yerde rüşvetler, yolsuzluklar, kamu malını yağmalamalar…

Finali “Yolsuzluk, hırsızlık değildir!” fetvası ile yapmalar… 

 

Ben desem ki;

Ey halkım, birçok sorunumuz var bunları kabul ediyorum! Ama hala sapa sağlam bozulmamış dinimiz, imanımız, çok sağlam ahlakımız var!

Bu bize yeter, dersem bana kim inanır?!  

Finali “yolsuzluk, hırsızlık değildir!” fetvası ile yapmış insanların sayısının her geçen gün fevç fevç arttığı bir toplumu Trump, Merkel veya Putin’in mali ve askeri desteği kurtarır dersem selamımı alan kaç kişi kalır?!  

Ne dersiniz dostlar, bizi Trump veya Merkel, o da olmazsa Putin kurtarır mı?

Add a comment...

Post has attachment
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

BEN DİYORUM "TECAVÜZ ADASI" SEN DİYORSUN "DOSTLUK ANITI"

11 Eylül 2018 Salı 00:00

Ben de, kime ne anlatıyorum!
Bazen sahiden fazla saf olabiliyorum.
Ben diyorum, "Eyyyy Gevaş Kaymakamı, Akdamar'ın tanıtımı için sergilediğin çaba ne iyi, ne güzel, ne hoş, gel bu işi tamamına erdir, bütün dünya Ermeni komitacıların o cennet coğrafyayı nasıl kana buladığını da öğrensin"...

Onlar, Kaymakam ne yapsın tabii, Bakan'ından Vali'sine gelmeyenin hatırı kalmış diyor "Nerede kalmıştık; hadi tecavüz adasına ayine gidelim!"
Ben diyorum, "Yusuf (Halaçoğlu) Hoca, yıllar önce teklif etmişti; bir el atın da Akdamar'a şu "İffet Anıtı"nı dikelim."
Onlar diyor, "Sayısız Türk kadınının, iffetlerini işkenceyle çiğnemek üzere hapsedildikleri kiliseyi "anıt müze"leştirdik."
Ne diyeyim...
Bir de üzerine -bu konsepte tüy olmaz artık- mum dikin!
*
Pes!
*
Ermenilerin işkenceleri sonucu aklını kaybeden Nezo Hatun'u...
Ermeni zulmünden kurtulmak için kendilerini ateşe verip pervane gibi döne döne;
"Gelin kızlar, bizim düğünümüz var.
Bugün bizim düğün günümüzdür..." diye ölüme giden Zeve'li genç kızları...
Yaşadıklarını "Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı" diye anlatan Seher'i...
Defalarca tecavüze uğrayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz'ı...
Zorla götürülürken kendilerini köprüden Mermit Çayı'na atan iki taze gelin; Zahide ve Fatma'yı...
Derviş Efendi'nin, gözleri önünde tecavüze uğrayan kızları Hayriye ve Şadiye'yi...
Ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakılan, dili koparılıp bu kazığın üstüne çivilenen 70 yaşındaki Gevaş müftüsünü...
Ermeni mezalimi yıllarında, bir umut, Van-Akdamar arasında taşımacılıkla meşgul Ermeni zenginlerin teknelerine binip kaçmaya çalışırken, Van Gölü'nün ortasında tecavüze uğrayan veya uğramamak için kendini o teknelerden Van Gölü'ne bırakan, Akdamar'daki şimdi "anıt müze" ilan edilen, "yerli ve millî" devlet erkanınca adeta kutsanan, Ermenilerin ibadetine açılan kilisede insan aklının alamayacağı işkencelere uğrayan Vanlı -isimsiz- kadınların, kızların, kız çocuklarının, ninelerin uğradığı zulmü anlatalı, hatırlatalı daha iki gün oldu ya...
Sadece iki gün.
İnsanın yüzü tutmaz, vicdanı el vermez, yapacağı varsa da yapmaz o rengarenk balonlu, konfetili, deyim yerindeyse davullu zurnalı "ibadet" görünümlü "kutlama"yı.
Neyi kutluyorsunuz?
*
Üç yıl önceki Van ziyaretimde, ayaklarım geri geri giderek uğramıştım Akdamar'a...
Düşünsenize, tecavüz adasına götürülürken intihar eden yüzlerce Türk kadını Van Gölü'nün dibinde yatıyor hâlâ... Artık "fiziki"bir delil bulmak mümkün değil belki ama ruhları, hatıraları orada ve onların üzerinden geçerek ulaşıyorsunuz adaya...
O kadınların çığlıkları çınlıyordu sanki kulaklarımda...
Siz nasıl duymuyorsunuz?
Nasıl irkilmiyorsunuz?
Nasıl ürpermiyorsunuz?
Nasıl utanmayıp da, "aferin, ellerinize sağlık, ne iyi etmişsiniz" der, "madalya"takar gibi -restore ettiniz yetmedi, "bir defaya mahsus ayin" düzenlediniz yetmedi- törenle "gelenekselleştiriyorsunuz" bu işi!
*
Çiçeği burnunda Bakan Bey bir de müjde verdi:
"Adaya su getiriyoruz."
O suyla yıkarsınız artık Akdamar'ın kanlı tarihini;
Aklanır belki!
*
ÇİFTE AÇILIM
Çok değil bundan sadece birkaç yıl önceydi.
Şimdilerde "haince faaliyetlerinden ötürü"kayyum atanan HDP'li Belediyeler, Van'da, 24 Nisan'da Ermeni üzümleri ekip "Barış Bağları" oluşturuyor, Akdamar'ın karşısında "Ermeni Olimpiyat Ateşi" yakıyor, komitacıların hamileleri süngülediği, çocukları tandırda yaktığı, annelere, babalara, ninelere, dedelere evlatlarının etini yedirmeye çalıştığı topraklarda Ermenilerden kalan yapıları ihyaya uğraşıyordu...
Mezalim yıllarının "sembol" mekanını "sanat şaheseri", "tarihi miras" filan diye cilalayıp, süslemenin ne farkı var?
*
O günlerde, Van'dan arayan dostum yana yakıla şöyle demişti:
- Oyun içinde oyun var... PKK, Doğu Anadolu'da, Büyük Ermenistan haritasını tamamlamaya çalışıyor... Kürt'ü bizden çalıyorlar, bizden koparıyorlar, Büyük Ermenistan'a paspas yapacaklar...
Hani "açılım" bitmişti?
Nihai hedefi Türkiye Cumhuriyeti'nden toprak koparmak, bölmek, parçalamak olduktan sonra ha PKK'ya açılmışsın, ha gözlerinin Doğu Anadolu'da olduğunu gizlemeyen, her fırsatta ilan eden Ermenistan'a; ne farkı var?

Add a comment...

Post has attachment
SEN AĞLAMA, DAYANAMAM!
10 Eylül 2018 Pazartesi 00:00


Lüksü şatafatı lânetleye lânetleye yola çıkanlara omuz verdin... Sonra lüksün ve israfın kitabını yazanlara sesini çıkarmadın, hatta onu 'büyüklük' zannettin... "Peygamber de devenin iyisine binerdi" diyerek, devletlûlerin ve kimi tarikat baronlarının saltanatlarına sözde İslâmî kılıf uyduran şaklabanlara itiraz etmedin... Şimdi kızmayacaksın!..

*

Senin nerene ne koyulacağını bilen büyük patronların vergi borçları sıfırlanırken görmezden geldin... Şimdi tuvalet kâğıdına, A4'e, elektriğe, doğal gaza, benzine, para eden ne varsa her şeye zam gelirken üzülmeyeceksin, keyif almaya bakacaksın!..



*

El alemin komünist belediye başkanı "Milleti ucuza taşıyayım, öğrenci okutayım" diye nohut yetiştirip satarken, sen Umre'ye gidenleri dolandıranlarla, 'metal yorgunları'yla, parayı ilâhlaştıranlarla yol yürüyordun!.. Şimdi ağlamayacaksın!..

*

Pek seversin 'İslâmî' görünümlü üç kâğıtçıları... Yollarını gözlersin siyasetçisini, finansçısını, müteahhidini, "Yeni bir projeyle gelseler de beni bir daha dolandırsalar" diye!.. Bu senin kaderin, yine imkân vereceksin, önlerini açacaksın!..

*

"Fındığım para etmiyor" diye az ağlamadın... Yolları bile kestin... Sonra her defasında yine yapacağını yaptın!.. İtalyan Ferrero senin bu saflığına kurban olsun!.. "Yine kazıklandım" diye üzülmeyeceksin, sebat edeceksin... Önümüzdeki yıl çok daha iyi kazıklanacağın için memnuniyet ve sabırsızlıkla bekleyeceksin!..

*

Vaktiyle 'tarımda kendi kendine yeten ülke' sıfatıyla az övünmedin... Ardından, buğdayı, pancarı, pirinci, tütünü ve diğerlerini kaybettin... Samanı bile ithal ediyorsun artık... İşe yaramayan büyük tarlaların hesabını sormak yerine, arkada bırakıp büyük şehire göçtün... Şimdi sen televizyonda Diriliş'i seyrederken, oğlun da bir şirkete temizlik elemanı olarak girdiği için çok mutlu... Kasmayacaksın kendini, daha çok gurur duyacaksın!..

İki yıl taahhütle aldığın telefonun taksitlerini ödeyebiliyorsan ve o telefondan sosyal medyaya girip nasıl da dünya lideri olduğumuzu hainlerin kafasına vurabiliyorsan senden iyisi yok!..

*

Paçaları sıvamıştın, abdest alıp Şam'da namaz kılacaktın... Suriye'ye girecektin, bir baktın ki 4 milyon Suriyeli bize girmiş... Olsun, ümidini hiç kesme... 'Büyük oyun'u gördün ya!.. Üç vakte kadar Osmanlı oluyoruz, sen sadece ellerini ovuşturup, bekleyeceksin!.. Arada bir İsrail'i kahret yeter!..

*

Bir ara Çanakkale'ye, Millî Mücadele'ye, Malazgirt'e ortak buluyordun... Elektriğimizi çaldırdığımız gibi zaferlerimizi de çaldırıyordun... Şehirlerden, dağlardan, taşlardan 'Türk' sökülürken hiç sesini çıkarmıyordun... Şimdi kimseye kızmayacaksın, darılmayacaksın!..

*

Son Cuma hutbesinde konu Hicret, ensar ve muhacir meselesiydi... Sana ensarlıktan söz edip, kendi evlerine bir tane bile muhacir almayanlara bunun sebebini hiç sormadın... Suriyeliler söz konusu olunca revaçta olan ensar edebiyatının Irak Türkmenleri için neden geçerli olmadığını hiç dert etmedin... Madem mesele ensarlık, Rusya'ya ve Çin'e iade edilmesi gündeme gelenlerle hiç ilgilenmedin... Son olarak da madem mesele ensarlık, Tebrizli Türk aydını Rahim Cavadbeyli'nin İran'a iadesi söz konusu olduğunda o ensarlık neden gündeme gelmedi? Onun için üfürmeyeceksin, çifte standardınla birlikte mutlu mesut yaşayacaksın!..

*

Eksen kaymaları canını sıkmasın... Senin işin ellerin çatlayıncaya kadar alkışlamaktı... "Gümrük Birliği'ne girdik" diye az alkışlamadın... Sonra AB'ye girerken!.. Sonra AB'ye girmediğimiz anlaşıldığında!.. Sonra Avrasya'ya kayarken!.. Sonra Şanghay Beşlisi'nden teğet geçerken!..

Habur'u alkışlayan da sendin, çözüm sürecini destekleyen de... Süleyman Şah'ın türbesi bir gecede apar topar kaçırılırken gurur duyan da, Diyarbakır'daki o meydandan Apo'nun mektubu okunurken gözleri dolan da... O yüzden ne olursa olsun öfkelenmeyeceksin, hatta mümkünse alkışlamaya devam edeceksin!..

*

Nasıl da ödemiştin, Irak'ın kuzeyinden Suriye'nin kuzeyine Türkiye sınırları içinden geçerek silah taşıyan teröristlerin yedikleri kebapların, lahmacunların, fasulyelerin, kadayıfların parasını... Alışıksın sen... Tıpkı 20 yıldan fazla ödeyeceğin, hazine garantili hastanelerin, köprülerin, havaalanlarının parasını öder gibi...

Kesinlikle kızmayacaksın, ağlamayacaksın, mümkünse o köprülerin bacakları görünür şeklide gurur pozu verecek, aileyle birlikte öz çekim yapacaksın!..

*

Sıradaki parça 'büyük oyun'u gerçekten görenlere gelsin: "Sen ağlama, dayanamam
Add a comment...

Post has attachment
İDLİB OPERASYONUNUN MUHTEMEL SONUÇLARI
2010 yılında Tunus’ta başlayan halk hareketlerinin kısa zamanda nerdeyse bütün Ortadoğu ülkelerine dalga dalga yayıldığı bir süreç yaşanmıştır. 2011’de sirayet ettiği Suriye’de ise olaylar çok farklı seyretmiş ve halen iç savaş halinde devam edegelmektedir. Çok taraflı, çok değişkenli, çok bilinmeyenli olarak cereyan eden olaylar “Vekalet Savaşları” şeklinde halen devam etmektedir.


Suriye krizinden bölge ülkeleri içerisinde her hal ve şartta doğrudan ve en fazla etkilenen ülke Türkiye olmuştur. Gayri resmi rakamlara göre 4 milyonun üzerinde olduğu değerlendirilen Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye maddi ve sosyolojik olarak büyük bir yükün altına girmiştir. Yaşanan olayların artık ülke güvenliğine karşı tehlike arz etmeye başlaması karşısında Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarıyla Suriye tarafına askeri operasyonlar düzenleyerek sorunları sınırlarından olabildiğince uzak tutmak isteyen Türkiye, İdlib’de yaşanan ve yaşanması muhtemel olaylar nedeniyle yeni bir göç dalgası yaşamak istememektedir.


Uzun bir süredir Suriye rejiminin kontrolünden çıkmış ve birçok terör örgütünün yuvalandığı bölge olan İdlib’in 3 Eylül 2018 günü Rusya havadan, 5 Eylül 2018 günü de Suriye karadan bombalamaya başlaması Türkiye’nin güvenlik kaygılarının artmasına sebep olmaktadır.
Doğu Akdeniz üzerinde ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya olmak üzere birçok ülkeye ait sayısız savaş gemisinin toplandığı bölge haline gelmiştir. Her an bombalamaya bu gemilerin de dahil olabileceği beklenmektedir.


Suriye’de iç savaş halini almış olayların sona erdirilebilmesi için Cenevre görüşmeleriyle başlayan, Astana ile Soçi görüşmeleriyle devam eden ve sonucunda varılan mutabakat ile Türkiye, Rusya ve İran Suriye için garantör devletler haline gelmiştir. Bu görüşmelerin devamı 7 Eylül 2018 günü Tahran’da yapılmıştır. Tekrar başlayan bombalamaların durdurulması ve çatışmasızlık ortamının sürdürülmesi için yapılan görüşmelerde Türkiye ısrarla ateşkes durumuna geçilmesini talep etmiştir.


Astana Görüşmeleri çerçevesinde varılan mutabakat sonucu çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib-Hama arasında sürecin takibi amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından 12 Gözlem noktası oluşturulmuş durumdadır. Yaşanan süreçte Türkiye’nin ılımlı muhaliflere, Rusya ile İran ise Esad ve rejimine destekleri olduğu görülmektedir. Zira Astana süreci bir anlaşma değil, çatışmasızlık ortamının korunması için üstlenilen bir misyondur.


Tahran Zirvesi’nin ardından yayınlanan sonuç bildirgesinde; Suriye’de barış, güvenlik ve istikrarın tekrar sağlanması, bağımsızlığı, birliği ile toprak bütünlüğünün korunması için üçlü eşgüdümü sürdürmek hususunda hemfikir kalınmasına[1] vurgu yapılması önemlidir.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da; “İdlib’de Türk askerlerinin varlığı, muhtemel bir saldırıyı önlemenin tek garantisidir. Zira Rus savaş uçakları ve rejim kara kuvvetleri, Türk askerleri oradayken bir saldırı gerçekleştirmeyi göze alamaz” diyerek TSK’nın o bölgede oluş sebebine dikkat çekmiştir.


ABD’nin, muhtemel bir İdlib operasyonu siviller için felaket olur açıklamasının ardından, Suriye’de kimyasal silah üretimi ve depolanma tesislerinin bulunduğunu iddia etmiştir. Bunun üzerine, Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Vasiliy Nebenzya’nın
6 Eylül 2018 günü iddia edilen tesislerin açıklamasını ve oraya Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ) temsilcilerinin gönderilmesini önermesine rağmen, Tahran Zirvesi’nin ardından 9 Eylül günü ABD uçakları Deyr ez Zor bölgesini kullanımı yasak olan fosfor mühimmatlarıyla vurduğu uluslararası basın kuruluşlarında yer almıştır[2]. Bu hareketiyle ABD ısrarla Suriye sürecinde yer almak istediğini göstermeye çalışıyor olsa da bir süre sonra Fırat’ın doğusundaki varlığının sorgulanacağını gayet iyi bilmektedir.


7 Eylül 2018 günü Tahran’da yapılan zirvenin ardından BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın davetiyle Türkiye, Rusya ve İran heyetlerinin katılımıyla 10-11 Eylül 2018 günü Cenevre’de önemli bir toplantı gerçekleşeceği basında yer almıştır. Bu toplantıya ithafen Mistura tarafından Suriye süreci için “kader anı” olarak değerlendirilmesi önemlidir. Hemen ardından da Fransa, Almanya, Ürdün, Suudi Arabistan, İngiltere ve ABD heyetleri ile 14 Eylül 2018’de Mısır’da da bir istişare toplantısı yapılacak[3] olması Suriye krizinin çözümü için önemli günlerin yaşanacağını göstermektedir.


İdlib bölgesinde El Kaide’den ayrılan El Nusra, El Nusra’nın devamı Hayat Tahrir-i Şam (HTŞ) ile DAEŞ/IŞID (Devlet’ül Irak ve’ş Şam/Irak Şam İslam Devleti), İran güdümünde hareket eden Hizbullah başta olmak üzere bir çok terör örgütüyle birlikte terörist unsur özelliği olmayan muhalif oluşumların da olduğu bilinmektedir. Türkiye El Nusra’nın devamı olarak kabul ettiği HTŞ’yi terör örgütü listesine aldığını resmî gazete ile resmen ilan etmiştir.


HTŞ denilen grubun özellikle Kafkaslar ve Çeçen ağırlıklı kişiler tarafından oluşturulduğu görülmektedir. Bu nedenle Rusya için önemlidir. Ayrıca diğer örgütler için de Çin ve Doğu Türkistan Uygur bölgesinden, İran’dan, hatta Avrupa ülkelerinden de yoğun katılımlar vardır. Daha sonraki süreçlerde bu şahısların kendi ülkelerine sağ salim dönmelerinin istenilmediği bilinmektedir. Çünkü döndüklerinde örgütsel yeteneklerini ülkelerine karşı kullanabilecekleri ve terör olaylarına sebep olabilecekleri varsayılmaktadır. O nedenledir ki vekalet savaşları ile örgütleri sahaya sürenler ve finanse edenler diğer taraftan Suriye sorunu çözüm aşamasına girmesi durumunda bu elemanların sağ kalmasını da istemedikleri ortadadır.


Türkiye açısından ise olaylar genel manada ülke güvenliği açısından ele alınsa da en önemlisi insani boyuttan değerlendirilmektedir. Çünkü Suriye halkı ile başta Hatay olmak üzere komşu illerimizin halkı gerek etnik, gerekse dini ve mezhepsel olarak bağları vardır. Bir de imparatorluk geleneğinden gelen Türkiye’nin son yüzyıl hariç olmak üzere asırlar boyunca yönetiminde kalan bir bölge olması da olaylara duyarsız kalmasına engeldir.


Farklı bir açıdan bakılacak olursa Rejim ve Rusya İdlib bölgesini havadan ve karadan bombalamakla ülkenin toprak bütünlüğünün hedeflendiği gibi bir görünüm sergilenmektedir. Zira İdlib bölgesinde faal olan örgütlerin oluşturmuş olduğu bir konsorsiyum ile adeta bağımsız bir devlet edasıyla hareket edildiği hatırdan çıkartılmamalıdır. Burada verilen mücadelenin Türkiye açısından önemi ise sert operasyonlara maruz kalınması durumunda sivil halkın Türkiye’ye doğru yoğun ve kontrolsüz bir göç dalgasının yaşanması ihtimali olmasıdır.


Türkiye bu göç dalgasını hali hazırda TSK kontrolündeki Afrin bölgesinde yer alan Cinderes taraflarında karşılamak ve sınırlarının dışında tutabilmek gibi bir düşüncesi olduğu görülmektedir. Böyle olsa bile bu şahısların barınma ve iaşeleri başta olmak üzere bütün sorunlarının karşılanmasının yine Türkiye’ye kalacağı muhakkaktır. Fakat Türkiye hem kendi demografisini bozmamayı hem de bu şahısların mali külfetinin BM ile paylaşım yapabilmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır. Çünkü Hatay-Suriye sınırının hemen öbür tarafındaki Atme Kampında BM gözetiminde 1.200.000’den fazla sığınmacı olduğu artık sır değildir. Bu insanların her hal ve şartta Türkiye’ye gelmek istedikleri bilinmektedir.


Sonuç Olarak;
Her geçen gün bölünme ihtimali yükselen Suriye’de tekrar birlik zor görülmektedir ve İdlib’de çok büyük bir stratejik savaş yürütülmektedir. Bir taraftan Lazkiye-Halep hattı, bir taraftan da Hatay-Afrin-Hama üçgenindeki stratejik konumu itibariyle İdlib Türkiye için büyük önem arz etmektedir. Çoğunluğu Suriye rejimine karşı olmak üzere 4 Milyona yakın nüfus yoğunluğu ile ve ayrıca sınırın hemen öbür tarafında yer alan Atme Kampı’nda yaşayan Suriyelilerin Türkiye’ye geçmek için fırsat kolladıkları dikkate alınırsa güvenlik kaygısı yaşayan Türkiye’nin tetikte beklemesi haklı görülecektir. Ayrıca bu kadar yoğun bir göç dalgasının doğuracağı ekonomik ve sosyal sıkıntılara ek olarak her biri farklı farklı devletin güdümünde olan birçok grup ve örgüt elemanlarının sivil halkın arasına karışarak Türkiye’ye sızabilecekleri kaygısı da yaşanmaktadır.


Türkiye-Rusya-İran üçlüsü özellikle Suriye konusunda uzun bir süredir vardıkları mutabakattı henüz stratejik bir ittifak haline dönüştürmeyi başaramamışlardır. Çünkü her birinin çıkar ve hedefleri başkadır. Fakat üçlünün diyaloglarında birbirlerine karşı kırıcı olmamaya gayret ettikleri görülmektedir. Gelinen sürecin bir neticesi olarak gelişen şartlar Türkiye’nin Esad rejimini tanımaya ve varlığının sürdürülmesinden yana tavır almaya itebileceği değerlendirilmektedir.
Tüm bunlar yaşanırken Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan gerginliklerden dolayı bir süredir gelişme kaydeden ittifak ile Rusya’nın, yaşanan kritik süreçte Türkiye’yi gözden çıkarmayı göze alamayacağından hareketle, bazı tavizler vermekten çekinmeyeceğini hesap etmesi gereken Türkiye karar alıcı mekanizmaları olası pazarlıklara eli güçlü bir şekilde hazırlıklı olmalıdır.
ABD her şeye rağmen Türkiye’den kopmak istemediğini dolaylı olarak göstermektedir. Türkiye-Rusya arasında olası bir krizin ABD’yi memnun edeceği muhakkaktır.

Fakat ilerleyen süreç için Türkiye’nin, ABD’ye karşı güven bunalımı içerisinde olduğu unutulmamalıdır. Bölgede uzun vadeli istikrar için fikir ayrılıkları en aza indirilerek, ABD’nin Türkiye ve bölge için olumsuz planları bozulmalıdır. Türkiye ince diplomasilerle iki büyük güç olan ABD ve Rusya ile stratejik ilişkileri kendi lehine geliştirebilecek imkân ve kabiliyete haizdir.


ABD ile Rusya arasında yeni yeni stratejiler ve arayışlar içerisinde olduğu bir dönem içerisinde olan Türkiye’nin Suriye konusundaki en önemli politikası ve vazgeçilmezi, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak olmalıdır. Yanlış bir hamle Suriye’nin kuzeyinde bir PYD/YPG/PKK devletinin kurulması ve Irak’ın kuzeyi ile birleşme şeklinde sonuçlanabilecektir. Ve böyle bir durumda kuvvetle muhtemeldir ki ABD ile Rusya’nın derhal mutabakata varacakları unutulmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki Rusya ve ABD PYD/YPG/PKK’nın özerklik isteklerine olumlu yaklaşmaktadırlar. Ayrıca İsrail’in güvenliği ABD için olmazsa olmazlar arasındadır.

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc.
[1] TURKTİME; “Tahran Zirvesi’nin Ortak Bildirgesi Yayınlandı”, 07.09.2018
http://www.turktime.com/haber/-tahran-zirvesi-nin-ortak-bildirgesi-yayinlandi/477613
[2] Sputnik; “ABD Suriye’yi Fosfor Bombalarıyla Vurdu”, 09.09.2018
https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201809091035115668-abd-suriye-fosfor-bombalariyla-vurdu/
[3] Haberler.com; “Türkiye, Rusya ve İran Heyetlerinin Cenevre’deki Görüşmeleri Kader Anı”, 04.09.2018
https://www.haberler.com/turkiye-rusya-ve-iran-heyetlerinin-cenevre-deki-11203547-haberi/

Yorum Ekle


Adınız:

Yorumunuz:
Gönder
Yorumlar

Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
TÜRKİYE NATO’YA MUHTAÇ MI?5.9.2018
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ (1960-2018)29.8.2018
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ (1918-1960)15.8.2018
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ (OSMANLI DÖNEMİ)8.8.2018
RAHİP BRUNSON OLAYININ PERDE ARKASI1.8.2018
HELSİNKİ ZİRVESİNİN ŞİFRELERİ25.7.2018
İRAN’IN MUHTEMEL GELECEĞİ VE GÜNEY AZERBAYCAN18.7.2018
DÜNYA PETROL PİYASASININ ŞAH DAMARI HÜRMÜZ BOĞAZI11.7.2018
KANDİL DAĞI GERÇEĞİ4.7.2018
MENBİÇ HAREKATI VEKALET SAVAŞLARININ SONU MU?27.6.2018
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü ♦ İletişim ♦ Künye
Copyright © 2018 Ticari Hayat
Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
PAYDAŞLARIMIZ SAĞ OLSUN!
03 Eylül 2018 Pazartesi 00:00


Dolandırıcılığın, hırsızlığın ve yolsuzluğun bir raconu, başkalarının saygı duyabileceği yanları olmalı...

Meselâ, yakın tarihimizin hatırı sayılı dolandırıcılarımızdan Raki, gece yarısı bankadan yarı yarıya döviz alma imkânı yakalasaydı o kadar aşağılık işe asla girmezdi... Mesleğine saygı duyan bir dolandırıcı kendisinden utanır o işi yapmazdı...

Raki, zeki ve karakterli bir dolandırıcıydı... Mesleği o kadar ayağa düştü ki yüzü kızardı ve çekildi buralardan... Şimdi ekmeğini 'damacana su' satarak kazanıyor...



Bir zamanlar döviz onun esas işlerinden birisiydi... Döviz bulundurmanın suç olduğu dönemlerde elinde Dolar ve Mark olan zenginleri dolandırıyor, kurban olmuş zenginler savcılığa bile başvuramıyordu... Çünkü başvursalar kendi kendilerini ele vermiş olacaklar...

Raki, garibanı, sıradan insanı dolandırmazdı... Ona göre dolandırdıkları 'kunduzî' idi ve yaptığı iş de 'kunduzî havuzuna kova daldırmak'tan ibaretti...

Oysa kamu bankasının kasasını açanlar ve o açıktan içeri dalan hırsızlar, o bankada parası olsun veya olmasın milleti soydular... Onun için 'yeni nesil hırsızlar'ın meslek ahlâkı, kuralı, raconu yok... Utanmasalar bankanın kasasının önüne damperli kamyon dayayacaklar ve paraları öyle götürecekler...

Raki, kunduzî havuzuna kovayla dalıyordu, şimdikiler milletin malına açıktan dozerle giriyor...

*

İçinde alın teri olmayan, zahmetsiz, beleş hırsızlıkları ve dolandırıcıları görünce eskileri arıyor insanın gözleri...

Sülün Osman'a "Devletin telefon şirketini sana verelim, sen de o devletin bankalarından asla geri ödemeyeceğin kredi kullan, malını mülkünü sat, kasanın içini istediğin gibi boşalt, günü geldiğinde de bas git... Seni araştıran da, denetleyen de, kovalayan da namerttir" teklifi götürülseydi ne yapardı?

Herhalde "Kafa mı yapıyorsunuz?" diyerek gelenleri kovardı... Haydarpaşa Tren Garı'nı İstanbul'a yeni inen saf köylüye satmak bile bundan daha fazla ciddiyet gerektiren bir işti... Keza Galata Kulesi'ni ve Galata Köprüsü'nü...

Sonuçta dolandırıcı da olsa Sülün Osman'da doyma hissi vardı, cezaevinde "Alın teriyle yaşamak" adlı konferans verecek kadar mahcubiyet hissi vardı... Yani utanmazlığın, doymazlığın, gözü dönmüşlüğün bir sınırı söz konusuydu...

Sülün Osman'a "Gel bizim telefon şirketimizi sırtlan gibi götür" deselerdi, herhalde "Bu kadar da olmaz" diye cevap verirdi... Zaten üçüncü sınıf bir otel odasında öldüğünde bırakın parayı, cebinde bir kimliği bile yoktu...

Hariri Ailesi'ne kırmızı halıyla yol verenlerin kapılarında ve araba plakalarında kapı gibi kimlikleri oldu hep...

*

Vaktiyle bir Eyüplü Halit varmış... İstanbul'un işgal günlerindeki otorite boşluğunu kurnazca değerlendirmiş... Kiraladığı boş bir binaya 'korsan karakol' kurmuş ve komiser kılığına girip, karakola çektiklerini haraca kesmiş... Daha sonra yüze yakın kadını evlilik vaadiyle dolandırmak suçundan rekor kırmış, köprü ve saat satışlarını ilk başlatan ve Sultanahmet Cezaevi'ndeyken Mussolini'ye mektup yazıp kandırdığı rivayet olunan büyük usta oymuş!..

Eyüplü Halit'in de aziz hatırasının önünde saygıyla eğilmek lâzım... Adam müteşebbis ve zeki... Mesleğini hakkıyla icra etmiş... Sahte karakola çektikleri büyük oranda Yahudi, Ermeni ve Rumlardan oluşuyormuş...

'Zekâ' ve 'zahmet' farkının dışında anlaşılan bir fark daha ortaya koymuş: Eyüplü Halit daha çok gayrimüslimleri çarpıyormuş... Şimdi ise düzen değişti... Müslüman Müslümana!.. İşin bir tuhaf tarafı daha var... 'Çarpan'ı anladık da 'çarpılan' Müslüman da pek şikayetçi değil!.. Hatta gururlu ve mutlu!.. Bir 'grup' yapılmış ve grubun tamamı Müslümanlardan oluşuyor!..

Eh bu müşteri kitlesi dünyanın en namuslu adamını da yoldan çıkaracağına göre, namussuz ne yapsın? Onun için 'zahmet'e, 'zekâ'ya, 'izah'a gerek yok... Dayarsın damperli kamyonu, ne varsa boşaltır gidersin!..

Kamyonun arkasına da yazdırırsın güzelce: "Paydaşlarım sağ olsun!.."
Add a comment...
Wait while more posts are being loaded