Profile

Cover photo
DEMOKRATİK KOMÜNAL MODERNİTE
2 followers|61,308 views
AboutPostsPhotosVideos

Stream

 
İNSANLIĞIN KOMÜNAL YAŞAM ÖZÜ VE BİRİKİMİ
“Toplumsal varlığın oluşumundaki komünal nitelik, biçime değil öze ilişkin bir husustur. Toplumun ancak komünal tarzda varlığını sürdürebileceğini kanıtlar. Komünal niteliğin yitirilmesi toplum olmaktan çıkmakla özdeştir. Komünal değerlerin aleyhindeki her gelişme toplumdan bir takım değerlerin kaybı anlamına da gelir. O halde komün halindeki yaşamı temel yaşam biçimi olarak değerlendirmek gerçekçidir. İnsan türü varlığını bu yaşam biçimi olmadan sürdüremez. Bu gerçeği şu yanlış kanıların anlaşılması için ısrarla vurguluyoruz: Uygarlık söylemine göre toplumu yaşatan, yücelten hiyerarşi ve iktidar değerlidir. Gerisi güdülmesi gereken sürüdür.

Denebilir ki, bu anlayış en eski olduğu kadar zihinleri en çok işgal eden ilk büyük ve sistematik yalandır. Toplum bu ideaya inandırıldıkça, aleyhine olan süreci de meşrulaştırmış olmaktadır. Bu öylesine güçlü bir ideadır ki, günümüzde de buna kanmayan neredeyse yok gibidir. Komünal düzen toplumun var oluş tarzı olmasına rağmen, yaşatan ve yücelten değerin hiyerarşik ve iktidar gücüne mal edilmesi, çözülmesi gereken çelişkilerin başında gelmektedir. Toplumsal tarihin çarpıtılmasını sağlayan bu söylem tarih, edebiyat ve politika başta olmak üzere tüm üstyapının da temel anlayış normu oluyor. Sonunda toplumun gerçek var oluş tarzı dilsiz, söylemsiz bir nesneye dönüşüyor.

İlkel topluma ‘ilkel’ demekten kurtulmadıkça, sosyal bilimin bütün tespitleri yanlış üzerine bina edilmekten kurtulamaz. Kök hücre benzetmesine yine başvurmalıyız. Tüm çeşitlilik kazanan hücrelere göre ana hücre ilkel olabilir. Ama bu ilkellik, gerilik aşılması gereken anlamda bir ilkellik olmayıp, ilke, esas anlamında bir ilkelliktir. Komünal toplum değerlerine bu yönlü bakmadıkça, diğer tüm kurumlarının analizi köksüz, kendi başına ciddi anlam yoksunluğu içinde değerlendirilecektir.

Demek ki toplumsal mücadelede tutarlı olmak istiyorsak, öncelikle toplumun var olma tarzına saygılı olmalı ve gerçekçi bakmalıyız. En radikal çağdaş toplumcuların sadece çözümlemelerinde değil pratiklerinde de komünallikten kaçış var. Kendisi özel, düşüncesi komünal demek bir aldatmacadır. Bu, kapitalist sistemin toplumu ahlaktan yoksun bırakmasının bir sonucudur. Neredeyse 20. yüzyılın sonlarına kadar etnisite-kabile-aşiret-halk sosyal bilimin dışında gibi göründü. En az siyasal iktidar kadar etnisiteye değer vermeden, toplumsal sorunlara anlam vermek ve doğru çözümlere gitmek olası değildir. Komünal özün formu en yoğunluklu olarak etnisitede ifade bulur. Etnisiteyi ortadan kaldırdığımızda toplumdan geriye ne kalır? Daha düne kadar marksizm de dahil tüm çağdaş düşünce ekolleri etnisiteyi işlevi olmayan, arkaik bir form olarak değerlendiriyorlardı. Komünal özü daha da iğreti, geriliğe özgü bir nitelik gibi yansıtılıyordu. Bireycilik ne kadar öne çıkarsa, toplumsal değerlere hakim olursa o denli önemli, onurlu sayılır oldu. Sosyal bilimciler rahiplere göre çok olumsuzdurlar derken, çok önemli bir husustan bahsediyoruz. Toplumun önde gelen şuurlusu olarak rahip, düşünüp inandığı gibi toplumla toplum için yaşar. Bilgisinin doğruluğu temel kıstas değildir; toplumun komünalliğine bağlılığı esas kıstastır. ‘Sosyal bilimci’ ise, bilgisinin doğruluğu ne olursa olsun, toplumsal komünalliği esas almaz. Bir teknik eleman gibi yaklaşır. Felaket de böyle başlar. Genelde tüm bilimciler, özelde sosyal bilimciler toplum komünalliğinin kutsallığını tanıyıp ölümüne bağlı kalmadıkça, haklı olarak ‘büyük ahlaksızlar sınıfı’ olarak adlandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Toplum komünalliğine bağlı olunsaydı, ne savaş ve iktidar, ne de sömürü ve istismar yaşanan boyutlara gelirdi. Atom bombasını hangi toplumsallıkla izah edebiliriz? ‘’(A.Öcalan)



Komünalite ortakçı toplumsal yaşamı anlatır



Toplumsal yaşamın hakikatleri kendi kavramlarını yaratmıştır. İktidar kavramlarıyla toplumsal alanın kavramları birbiriyle çatışırken iktidar alanı toplumun kavramlarını çarpıtıp kendine mal etmeye çalışır. Toplumsal alan ise kendi kavramlarına sahip çıktığı oranda hakikatlerini açığa çıkarır. Kimi kavramlar da vardır ki iktidar alanı bunlara saldırsa, çarpıtsa da kolay kolay kendine mal edemez, çünkü her koşulda toplumsallığı anlatan kavramlardır. Bu türden kavramların başında da komün kavramı gelir.

Komün kavramı doğrudan toplumsal yaşamın var oluş tarzını anlattığı için iktidar kendine mal edemez. Komünizm kavramıyla özdeşleştirilerek ne denli saldırıya uğrasa da komün veya toplumsallık insanlık tarihinde ve günümüzde insanca yaşamanın adıdır. Komünalizm toplumun var oluş tarzı olduğu gibi komün de toplumsallığını korumanın vazgeçilmez örgütlülüğüdür. İnsan ve toplumsallığıyla bu denli özdeşleşmiş kavram olan komünün yeniden canlandırılmaya ihtiyacı vardır.

İnsanlık tarihinde göçebe klan yaşamının belli bir aşamasından sonra kabile farklılaşmasına dayalı olarak komünalitenin, toplumsallığın gelişme biçimlerinin temel üç aşamasından bahsedilebilir. Bunlar inanç, dil ve esas olarak etnisitelerde biçimlenen yurtlaşma değerlerini korumaya yönelik direnişlere dayalı olan komünalitelerdir.

Ortadoğu’da ortak inanç ve dil etrafında öncelikle semitik ve aryen topluluklarının büyük gelişme gösterdiği bilinmektedir. Etnisite daha çok neolitik çağın ortalarına doğru ortaya çıkan aşiret toplumsallığının sonucunda –önceleri bilinçli olmasa da– bir kendilik olarak gelişmiş olan toprağın ekilip biçilmesine, ölülerinin toprağa gömülmesine ve bu toprağın vatan parçası sayılmasına paralel olarak yurt bilinci giderek temel bir toplumsallaşma kaynağı haline gelmiştir. Toplumdaki sınıflaşmaya paralel olarak da etnik (yurt ve kimlik savunması) ve dinsel direnişler etrafında komünal topluluklar yaptıkları direnişlerle varlıklarını koruma anlamında tarihten bugüne ulaşan haklı bir ün kazanmışlardır. Uygarlık güçlerinin saldırıları karşısında zaman zaman göçe zorlanan topluluklar fırsat bulduklarında direnişe geçmişlerdir. Bu direnişlerin yoğunluklu olarak İran, Afganistan, Kafkasya ve Kürdistan dağlarındaki örgütlenmeler sayesinde gerçekleştiği bilinmektedir. Bazen aşiret, bazen tarikat biçimindeki örgütlenmelerin genellikle dönemin sivil toplum alanları olarak değerlendirilmesi direniş karakterlerini daha iyi açıklamaktadır. Amaç komünal yaşamın kurulması ya da var olan komünal değerlerin savunulmasıdır. Bu anlamda yaşanan direnişler öze dönüş eylemleri olarak anlam kazanmışlardır. Bu nedenle de komünal yaşam bütün direnişlerin merkezi kavramı durumundadır.

Kom, kökü aryenik dillerde ve Kürtçede topluluk ve grup anlamına gelir. Komünalite ortakçı, toplumsal yaşamı anlatır. Komün bu ortakçı yaşamın hem ruhu hem de örgütlenme formudur.

Almanya’da bir komünde yaşayan heykeltıraş ve ekolog olan Gunar Seitz’in komün kavramına dair incelemesi dikkat çekicidir: ‘‘Gemeinschaft (ortaklık) sözcüğü eski Almancadaki gimeini sözcüğüne dayanır. Bu kelimenin kökü ise Hint-Avrupai Mei’dir. Mei ‘değiştirmek, trampa etmek’ anlamına gelir. Mei aktif oluş kavramıdır, aktif vermeyi, aktif almayı ifade eder. Mei süreçtir. Mei hayattır. Mei var oluşun dinamiğidir. Yani, Mei kavramının kendisinde doğadaki hayatın temel biçimi saklıdır. Mei’de aynı zamanda insani var oluşun belirlenmesi söz konusudur. Çünkü insani var oluşa damgasını vuran şey de dinamik bir verme ve almadır. İnsani olmayan doğayla aramızda sürekli bir madde ve enerji alışverişi vardır. Diğer insanlarla sürekli enerjiyi, maddeleri, düşünceleri, tasarımları, duyguları trampa ederiz. İnsan esas olarak bir ‘değiştirici’, bir ‘trampacıdır, bir Mei’dir.



Egemenlerin ilk saldırdığı şey
toplumsallığın kendisidir



Birçok Hint-Avrupa dili Mei’yi kendi dil yapısı içine almıştır. Böylece örneğin Yunancada Mei ‘ameibein’ halini alır; sözcüğün isim hali ‘amoibe’dir. Bizim kullandığımız Amöbe (Amip ) kelimesi, amoibeden gelir, bu sözcük biçim değiştiren anlamını taşımaktadır. Latincede Mei ‘migrare’ olur, yani yer değiştirmek anlamına gelir. Ayrıca ‘mutare,’ değiştirmek sözcüğünü doğurur. Almanca’daki Mutation (mutasyon) ve Mauser (başkalaşma) sözcüklerinin kökü budur. Sözcüğün isim hali Latincede ‘munus’dur. Hizmet, hediye, bağış gibi anlamlara gelir. Önceki zamanlardaki ilk anlamı aslında değiş tokuştur.

‘Mun’ hecesi (eski Latincede ‘moi’) Latince sözcük ‘communis’e (eski Latincede ‘com-moinis’) girmiştir. Başlangıçta anlamı, ortak yükümlü olan, ortak değiş tokuş yapan, ortak iş yapandı. Communis aktif oluş esnasında orada olmayı anlatır. Burada türetilen fiil ‘communicare’ bir şeyi birlikte yapmak, birbirine danışmak, birbirini bilgilendirmek anlamına gelir. İsim hali ‘communio’nun anlamı ortaklıktır. Bu ‘commnio’, ‘communia’ya dönüşerek, Fransızcada ‘commune’ halini alır ve birden çok ya da herkes için ortak olan, alışıldık olan anlamına gelir. Ortaçağ Almancasına Fransızca sözcük ‘commune’den ‘Kommune’ (komün) olarak girmiştir. ’’

Komünü ‘ortaklık ruhu’ olarak tanımlayanlar da bulunmaktadır. ‘Ortaklık ruhu’ insanlığın en eski yaşam ve var oluş tarzını en iyi anlatan tanımlardan biridir. Ancak, insanlığın karşılaştığı sömürü gerçeği yabancılaşmayı doğurmuş ve komünal yaşamdan uzaklaşma gerçekleşmiştir. Komünal yaşamdan uzaklaşan yani toplumsallığı dağıtılan insanın baskı ve sömürü cenderesine alınması daha kolay olmuştur. Toplumu koruyan en büyük savunma gücü toplumsallığın kendisidir. Toplumsallığı baskılanmayan, geriletilemeyen bir topluluğu hiçbir güç uzun süreli olarak egemenliği altına alamaz. Bu nedenledir ki egemenlerin ilk saldırdığı şey toplumsallığın kendisidir. Yine, toplumsallığa karakterini veren olgusallıkta kadın ve erkek birbirini tamamlar, birbirine yabancı değildir ve egemenlikçi bir ilişki tarzı tanınmamaktadır.

Kadın aleyhine başlayan kırılma süreci toplumda yabancılaşmanın, hiyerarşik egemenlikçi ilişkinin başladığı süreçtir. Kadın ne derecede geriletilirse toplum o derecede kolay egemenlik altına alınır. Bu aşamadan sonra kadınıyla erkeğiyle toplum var oluş özünden uzaklaşmaya başlar. Bunun için tüm egemenlikçi sistemler ilkin ve en çok kadına saldırır. Kadın geriletilmeden toplum geriletilemez. Bunun bilincinde olan egemenler kadını her çağın ilk hedefi haline getirmişlerdir. Dolayısıyla komünden bahsetmek ilkin kadın kimliği ve toplumsallıktaki öneminden bahsetmeyi gerektirir.



En büyük direniş hareketleri
meclislerden güç almışlardır



İlk insan topluluklarının göçebe halde toplayıcılık yaptığı ve komünal yaşadığı bilinmektedir. İnsanlığın bu aşamasına dair halen büyük tarihi yalanlar uydurulmaktadır. Hem komünal toplumdan bahsedilmekte, hem de ilkellik damgasıyla geri bir toplum olarak ilan edilerek kölecilik meşrulaştırılmaktadır. Köleci iktidarın toplumu kıskıvrak mahkum ettiği aşamanın ileri gösterilmesi, kadın köleliğinin sonraki yüzyıllarda derinleşerek sürmesinin temel sebeplerinin başında gelir.

Toplum neolitik aşamada kadın kimliği ve rolü etrafında şekillenirken köy yaşamının temel karakteri yine komünal haldedir. Sömürüye, baskıya yer yoktur. Neolitik kültür birikimleri adeta hırsızlanarak devletli uygarlığın sömürü kültürü hakim kılınsa da toplumun var oluş karakteri yok edilemez ve bir direnç kaynağı olarak varlığını sürdürür. Direndikçe toplumsallaşan, toplumsallaştıkça direnişini güçlendirebilen insanın kurtuluşu komünal yaşam geleneğini canlandırmasından geçmektedir.

Komünal yaşamın yeniden örgütlenmesi demek yeni bir toplum icat etmek değildir. Toplumun geriletilen, yabancılaşmaya uğratılan, baskılanan özünü açığa çıkarmak, ahlaki politik niteliklerine, yani öz iradesine kavuşturmaktır. Bunun örgütlenme biçimi ise komün ve meclislere dayalı geliştirilirse ancak o zaman toplumun doğrudan demokrasi uygulamasıyla iradesi açığa çıkabilir. Komünler toplumun ekonomik ekolojik ve ahlaki yaşam birimleri olurken, meclisler demokratik şekilde kendi kimlik ve iradelerini yansıttıkları; iç ve dış ilişkilerini düzenledikleri ahlaki politik birimlerdir.

Tarih boyunca merkezi devletler karşısında özgürlüğünü korumak isteyen topluluklar kendi aralarında birlikler oluşturmuş ve temellerinin güçlü olması için kendilerini halk meclislerinde örgütlemişlerdir.

Ortadoğu toprakları henüz ilk çağlarda, Sümer toplulukları içinde bile belli bir halk kesimine dayalı meclisleşmeye tanıklık etmiş; bir süre sonra rahip kral egemenliği askeri otoriteyle ittifak halinde bu meclisleri yok etmişse de, tarihte temel bir örneklik teşkil etmiş ve sonraki uygarlıklarda da etkisini göstermiştir.

İlk merkezi devletlerin saldırılarına karşı aşiretlerin toplumsal bir savunma ve birlik mekanizması olarak konfederal birlikleri vardır. Bağımsızlığını korumak isteyen kentler halka dayalı meclislere sahiptir. Dinsel hareketler hep meclislerle yürütülmüşlerdir. En büyük direniş hareketleri meclislerden güç almışlardır. Dini mabetler en başta savaş ve barış meselelerinin görüşüldüğü meclisler konumunda olmuşlardır. Devletin de kurduğu meclisler vardır. Fakat diğerlerinden temel bir farka sahiptir. Devlet örgütlenmesinde demokrasi yerine üstten atamalar ve bürokrasi hakimdir. Bu nedenle devletin kurduğu meclisler hep egemenliği meşrulaştırma kurumları olmuşlardır.

Yine, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bu durumu savunmalarında şu şekilde ifade etmektedir: “Devlet çokça işlendiği gibi çok eski ve üst toplumun temel örgütüdür. Demokratik tarzda oluşmaz. Geleneksel ve atamalarla yürütülür. Üst toplum kendi içinde demokrasi uygulayabilir. Buna üst sınıfların demokrasisi de denilebilir. Bu devlet için bir örtü vazifesi görür. Çoğu batı cumhuriyet modelinde olan bu demokrasiler devleti esas alır. Önce devlet sonra demokrasi gelir; devlet olmadan demokrasiyi düşünemezler. Halk demokrasilerinde ise iktidar devlet hedef edinilmez. Devlet olmayı hedefleyen demokrasi kendi eliyle varlığına son vermiş olur"

Kürtler tarih boyunca devlet olmaya değil demokrasisini kurmaya daha fazla meyilli olmuşlardır. Bugünkü demokratik arayışların tarihi temelleri çok güçlüdür. Halk demokrasilerinde konfederal biçimdeki birlik uygulamaları Kürdistan’da henüz komünal yaşam değerlerinin hakim olduğu aşiretler çağında yaygınca görülmüştür. Aşiretlerin doğal demokratik nitelikleri aşiret konfederasyonlarına geçişte büyük kolaylık sağlamıştır.

Aşiret yaşamı doğal mera ve ekim alanlarına dayalı geliştiğinden bu alanların korunması hayati önemdedir. Aşiret sınırı devlet sınırı gibi kapalı olmasa da yaşamsaldır. Aşiret sınırının ihlali tüm topluluğun yaşamının tehdit altına girmesi demektir. Dolayısıyla aşiretler arasında yaşanan çatışmalar tüm topluluk için ölümcül olacaktır. O halde yaşam alanlarının ortaklaştırılması ve sınırların ihtiyaçlar temelinde paylaşımı için demokratikleştirilmesi yoluna gitmek gerekir ki tüm toplulukların çıkarı korunabilsin. Bunun için aşiretlerin toplanıp sorunlarını çözecekleri bir ortak meclise ihtiyaçları olmuştur. Öte yandan daha büyük bir tehlike olarak uygarlık güçlerinin saldırıları söz konusudur. İç çatışmaları önlemek ve dıştan gelen saldırılara karşı koyabilmek için birlikler oluşturmuşlardır. Bu birliğin oluşumu demokratik özellikler taşıyıp konfederal tarzda gerçekleşmiştir.

Aşiret konfederasyonları toplumun iç ve dış tehditlere karşı kendini koruyabileceği siyasi bir örgütlenme biçimi olmuştur. Bu birliğe katılan aşiretler eşit haklara sahip olup sorumlulukları da birlikte paylaşmışlardır. Konfederasyon meclisi toplumsal sorunların çözümlendiği, savaş ve barış süreçlerinin kararlaştığı yerdir.

Tarihi temelleri olan bir edebi benzetmeyle Kürdistan toplumunun demokratik özerk yaşama hiç de yabancı olmadığı gösterilebilir. Konfederal örgütlülük temelinde sağlanan demokratik özerk yaşam nedir denildiğinde aşiretler çağından verilecek temel bir örnek her şeyi daha somut olarak gözler önüne serebilecek durumdadır.



İktidar ve devlet geleneğine mesafeli yaklaşmak bir özgürlük karakteridir



Kürtçede topluluk Kom kelimesiyle ifade edilir. Bu topluluğun siyasi iradesini temsil eden meclis ise Çadır yani Kon etrafında sembolize edilir. Kürtçe kon kelimesinin karşılığı çadırdır ve her çadır bir aşireti temsil ediyorsa toplandıkları meclis büyük çadır olarak adlandırılabilir. Büyük Çadırın altında toplanıp tüm toplumsal meseleleri görüşüyorlar. Büyük Çadırın Kürtçedeki karşılığı nedir? Konê Mezın ya da Konê Gır! Kongre kelimesinin kökeni olduğu iddia edilmese de benzerliği dikkat çekmektedir. Günümüzün halk meclisi olan KONGRA GEL o günün koşullarında sembolik olarak büyük halk çadırı –çatısı– biçiminde temellenmektedir. Büyük Çadır –çatı– altında toplanıp savaş ve barış işlerini, toplumdaki ihtilafları vs görüşürler. Toplum içinde aşırı bir sınıflaşma, katı bir hiyerarşi olmadığından demokratik katılımla kararlar alınır. Bu uygulamalar demokratik özerk ve özgür yaşam tutkusundan kaynağını almıştır.

Buradaki edebi benzetmelerden anlaşılması gereken halk meclisi uygulamasının Kürdistan topraklarında güçlü temellerde hayat bulmuş olması ve çadırların birliği benzetmesinde olduğu gibi demokratik nitelik taşımasıdır. Büyük Çadır altında toplanan aşiret temsilcileri arasında hiyerarşiden ziyade manevi gücü ağırlıkta olan bir önder vardır. Aralarındaki ilişki tarzı konfederaldır, esnektir, demokratik ve eşittir. Amaç özgür yaşantının korunmasıdır ve devlet haline gelmeden kendini korumanın temel yöntemi olarak şekillenmiştir. Devlet mi özgürlük mü denildiğinde üst tabaka devletleşmeye ya da devletle ortaklaşmaya meyletse de toplumun yanıtı özgürlükten yana olmaktadır.

Kimi tarihi edebi eserler de bu gerçekliği çarpıcı olarak göstermiştir. Bu konuda Zaloğlu Rüstem destanı incelenebilir. Firdevsi Şahname adlı kitabını İran Şahına sunmuş olduğundan ve döneminde milliyetler temelinde fazla karşıtlaşma yaşanmadığından ya da Şaha sunulduğundan olsa gerek Kürdistani ve Kürtleri doğrudan değil dolaylı anlatır. Zal ve oğlu Rüstem karakter olarak incelendiğinde ve kitapta anlatılan yaşadıkları bölge göz önüne getirildiğinde aslında aşiretler çağındaki iki Kürt kahramanı oldukları anlaşılmaktadır. Kürtlerin kahramanlık çağı destanlara konu olmuştur. Hatta Sasanilerin ilk kurucusu olan Kürt Ardeşir Papekan’a atfen anlatılan kahramanlık öykülerinin Şahname’ye kaynaklık etmesi de bu iddiayı güçlendirmektedir.

İran sürekli Turanîlerin saldırısına uğramaktadır ve Şehinşah tahtını kaybetmektedir. Her seferinde Zal ve Rüstem yardımlarına yetişir, hükümdara tahtı geri verip ülkelerine dönerler. Tahtı Turanlardan almışken kendileri bu tahta niye oturmazlar? Soruya yanıtları Kürtlerin tarihsel eğilimini göstermektedir: ‘Kendi topraklarımızda özgürce yaşıyoruz, tacı tahtı ne yapacağız ki?’

İktidar ve devlet geleneğine mesafeli yaklaşmak bir özgürlük karakteri olarak tarihte yerini almıştır. Üst tabaka her dönemde devlete eklemlenirken halk ise direniş mekanı olarak kıra dayalı yaşamış ve devlet saldırılarının merkezi olduğundan kentlere mesafeli olmuşlardır. Sürekli istila ve talan seferlerine maruz kalsalar da zozanlarda, dağ başlarında direnişlerle özgürlük eğilimini ve doğal yaşam geleneklerini koruyarak kendilerini bugüne dek var etmişlerdir. Kürtler bugün yaşadıkları kentlerde de demokratik örgütlülükleriyle iktidar alanlarını zorlamaktadırlar. Köy çadırından kent çatısına yaşadığı deneyimle diğer halk ve toplum kesimleriyle birlikte özgürlük alanlarını geliştirmektedirler. Kentler egemenlerindir denildiğinde kentsel direnişlerin tarihi bir çırpıda yok sayılır. Bu nedenle kır ve kent direnişlerini birbirinden koparmamak gerekir.

Dünyanın tüm bölgelerinde gerek kırsal alanlarda gerekse kentlerde merkezi devletler karşısında her dönemde mutlaka yerel özgürlükleri savunan inisiyatifler ve direnişler söz konusu olmuştur. Bu anlamda kentler tümüyle egemenlerindir demek gerçeği tam ifade etmez. Kent komün ve meclisleri direniş kadar demokrasi ve demokrasi kadar savaş ve barış konularında her zaman temel bir rol oynamıştır.
 ·  Translate
1
Add a comment...
 
PAGANİZM VE PANTEİZM



Panteizme göre tanrı yaratan değil, var olandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerin dışında bir tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur.
Paganizm
Doğa dinlerinden sonra gelişen ve toplumları uzun süre etkileyen önemli dinlerden biri de Paganizm’dir. Hıristiyanlık başta olmak üzere tek tanrılı dinlerden önce gelişen çok tanrılı bir dindir. Hıristiyanlık öncesi Yunan ve Roma dinleri Paganist dinler olarak tanımlanırlar. Mitolojik zamanların dinleri çoğunlukla Paganist dinlerdir. Tanrı tapınmaları ve inançları mitolojik tanrılarla, bu tanrılar adına yapılan tapınaklar ve heykellere tapınma biçiminde gerçekleşmektedir. Düzen, sistem adına mabetler yapılan bu tanrılar tarafından gerçekleşmektedir.
Bu din çoğunlukla mitolojiye dayanır. Yunan mitolojisi aynı zamanda Yunan paganizmini de ifade eder. Yine Roma mitolojisi Roma paganizmi olup, çok tanrılı dini ifade eder. Keza daha gerilere gidilerek diğer toplumların mitolojilerinin de o toplumların çok tanrılı dinleri oldukları söylenebilir. Bu dinsel yaklaşıma göre her şeyin bir tanrısı vardır ve bu tanrılar adına yapılan mabetler ibadet yerleridir. Mabetler, başta adına mabet yapılan tanrının olmak üzere, tanrıların heykelleriyle doludur ve insanlar başlarına gelen şeylerden dolayı bu mabetlerde tanrılara adaklar sunmakta, bu temelde sorunlarına çözüm bulduklarına inanılmaktadır. Mabetlerdeki bu tapınmayla yetinmeyen insanlar evlerinin bir köşesini de koruyucu tanrısına adayarak, evinde gerçekleştirdiği ritüel ibadetlerle başına gelebilecek kötülüklerden kurtulabilineceğine inanılır. İnsanların başına gelen iyi şeyler kadar kötü şeyler de bu tanrılarla bağlantılıdır. Adakların adanması yoluyla bu tanrıların insanların işlerini düzenlemeleri gerçekleşmektedir, inanç bu yönlüdür.
Yunan ya da Roma paganizmindeki tanrılar saymakla bitmez. Zamanla bu tanrıların sayılarında azalmalar olmuştur, ama önemlileri sayıları azalsa da uzun süre varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu dinde tanrı somuttur; kanlı-canlı olmasa da, heykelleri aracılığıyla somuttur, dokunulabilirdir. Tek tanrılı dinlerin soyut tanrı fikrinin gelişmesiyle birlikte bu dinsel yaklaşım aşılmaya başlamıştır. Ama hemen belirtmek gerekir ki, bu dine inananlar da inançlarından kolay vazgeçmemişlerdir. Tek tanrılı bir din olarak Hıristiyanlığın gelişmesinden, Roma İmparatorluğu gibi bir cihan imparatorluğunun resmi dini olmasına rağmen, imparatorluğun egemenlik sahasında puta tapıcılık uzun süre devam etmiştir. Son tek tanrılı din olarak İslamiyet geliştiği zaman bile, Kabe’nin Lat, Menat, Uzza gibi büyüklerinin yanı sıra putlarla dolu olduğu bilinmektedir. Putlara tapıcılığın herhangi bir sorun gidermediği açık, ama buna rağmen insanlar kendi elleriyle yaptıkları bu putlara inanmaktan, bunlara tapınmaktan da kendilerini alıkoyamamışlardır. İslamiyet’in soyut tanrı fikri, Allah’ın her zaman ve her yerde insanlarla birlikte olduğu, şahdamarlarından daha fazla insana yakın olduğu, cezalandıran ve bağışlayan olduğu, puta tapıcılığın hem bu dünyada, hem de diğer dünyada en ağır cezalandırılacak bir tapınma olduğu yaklaşımının egemen hale gelmesinden sonra, bu dinsel puta tapıcılık önemli oranda ortadan kalkmış, yerini soyut tanrı fikrinin egemen olduğu dinsel yaklaşımlara bırakmıştır. Ama gizliden gizliye de olsa bu inanç varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Hıristiyanlık başta olmak üzere tek tanrılı dinler geniş köylü kitlelerini kazanabilmek amacıyla paganist dinlere bazı ödünler vermek zorunda kalmış, bazı gelenek, ritüel ve bayramlarını dinsel yorumdan geçirerek sahiplenmiştir. İsa’nın doğum günü olarak kutlanan Noel’in, 25 Aralık olarak kabul edilen Mitra’nın doğum gününe denk gelmesi tesadüfi olmasa gerek. Söylemek istediğimiz; her dinin ister mitoloji, ister Fetişizm kaynaklı olsun, kendinden önceki dinlerden etkilendiği, onlardan bir parçayı kendisiyle birlikte taşıdığı ve yaşattığıdır.

Panteizm
Tümtanrıcılık olarak da isimlendirilen Panteizm, dinden çok felsefi bir akım olarak gelişmiştir. Panteizm; tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kabul eden görüştür. Ona göre tanrının evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey tanrıdır.
Bu algılamada tanrının, evrenin kendisi olduğu savunulur. Panteizme göre evrende var olan her şey (atom, hareket, insan, doğa, fizik kanunları, yıldızlar vb.) aslında bir bütün olarak tanrıyı oluştururlar. Bu bakımdan evrende gerçekleşen her olay, her hareket aslında doğrudan tanrının hareketidir. Tanrı her şeydir ve her şey tanrıdır. Panteizm inancında tanrı-evren-insan ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Tanrı aşkın değil, içkindir. Her şeyde içerilmiş olduğundan herhangi bir yaratımdan da söz edilemez. Evren-tanrı karşıtlığı kadar yaratan-yaratılan bağımlı ikilemlerine de yer verilmez. Evren sonsuz olarak tanımlanır, çünkü tanrı da sonsuzdur. Yaratmak ve yaratılmak eylemleri sonlu olmayı ifade eder. Çünkü yaratmak ya da yaratılmak eylemi kendi karşıtını da bağrında taşır. Bu da bitmek, değişmek, son bulmak anlamına gelir. Oysa evren sonsuz olarak yorumlandığında, bu aynı zamanda olmamayı da ifade etmektedir. Eğer her yerde ve her şeyde var ise, başlangıcı ve sonu yoksa, yaratmamış ve yaratılmamışsa, o zaman hiçbir yerde ve hiçbir şeydedir, daha tam olarak söylenecek olursa, bahsedilen yok demektir.
Panteizme göre tanrı yaratan değil, var olandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerin dışında bir tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki canlı-cansız her şey tanrıdır. Öncesiz ve sonrasız olan tanrı hem makro kozmosun (evrenin), hem de mikro kozmosun (insanın) toplamıdır. Stoacılar, Yeni Platoncular, Vahdet-i Vücutçular ve Kabalacılar gibi çeşitli felsefi biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza kadar süregelmiştir. Ancak her üç tek tanrılı din de, bu dinsel-felsefi akımı reddetmişlerdir. Bir noktada Vahdet-i Vücut’a yaklaşan Panteizm, bununla da aynı şey değildir. Vahdet-i Vücut’ta tanrı, yaratılmışların hiçbirine benzemez. Evren tanrıdadır ve bu tanrıyı sınırlamaz, daraltmaz. Bu inanç eşyanın hakikatini tanrıda görür. Oysa Panteizm’de fiziki evrenin kendisi tanrıdır. Panteizme göre evrenin toplamı tanrıdır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir tanrı da yoktur. Açıkçası evrende görülen her zerre O’nun kendisidir.
Felsefi bir akım olarak gelişen Panteizm Stoacılıktan beslenmiştir. Stoacılığın bir dönem Roma’nın dini haline gelmesi, din-felsefe karışımı bu yaklaşımından ileri gelmiştir. Plotinos Panteizmi, Hıristiyanlık henüz devlet dini haline gelmediği zamanlarda felsefi bir yaklaşımla ele almış, savunmuştur. Rönesans’ın büyük düşünürü Girdano Bruno bu düşünsel akımın en önemli savunucularından biri olmuştur. Spinoza’yı da aynı akımın önemli savunucularından biri olarak değerlendirmek gerekir. Panteizmin ‘Evrenin Ruhu’ anlayışı ise Hegelciliği beslemiştir.
 ·  Translate
1
Add a comment...
 
Duygusal Ve Analitik Zekânın Temel Özellikleri Ve Sapma Nedenleri

Günümüzün ilişki ve yaklaşımları değerlendirildiğinde sınıflı toplumla birlikte insanların mantık yapılanmalarında ve sorunları ele alış tarzında önemli değişiklikler olmuştur...
Kendimizi tanımak, insan ve toplum yaşamını yakından ilgilendiren olay ve olguları anlamlandırabilmek ve diğer yandan günlük olarak ilişki ve davranış biçimlerimiz, başarı ya da başarısızlıklarımız, yaşama karşı duyarlılıklarımızı hangi akıl tarafından yönetildiğimizi tanımak amacıyla kısaca da olsa birlikte gözden geçirmek amacıyla “Neden duygusal ya da analitik zekâ?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Sık, sık karşılaştığımız analitik ya da duygusal zekâ kavramının ne anlam ifade ettiğini birinin diğerinden kopukluğu ya da kişide bütünlüklü kullanıldığında birey-toplum yaşamı üzerinde olumlu etki yaparken sadece analitik zekâ ile birey-toplum yaşamını nasıl bir cehenneme çevireceğini de görmemiz gerekmektedir. Doğal topluma özgü olan duygusal zekâdan kopukluk insanlığın kendi köklerinden kopukluk ve yabancılaşma anlamına da gelmiyor mu? Sorularına da cevap olacak bir yazı.
Analitik zekâyı doğru tanımlayabilmek için önce zekânın ne olduğu, zekâ türlerinin neler olduğu, farklılıkları ve yaşama yansımaları üzerinde kısaca durmak gerekir. En genel anlamda zekâ, çevresel bağlamı seçme, onu biçimlendirme ve ona uyum için gerekli olan zihinsel yetenekler biçiminde tanımlanır. Bu tanıma göre, zekâ çevreye tam olarak bir tepki değil, fakat aynı zamanda, onu biçimlendirme etkinliğidir. Çevresel bağlam zaman içinde değiştiği için, onu seçme, biçimlendirme ve uyum, çocuklukta başlayıp yaşam boyu devam eden bir öğrenme sürecini içerir. Bu anlamda “zekâ, öğrenmenin anahtarıdır” der felsefeciler. Zekâ herhangi bir şeyi kavrama, bunu genelleştirme, ayrıştırma, birleştirme, soyutlama, eleştirme, çözümleme, kavram oluşturma, yargılama ve sonuç çıkarma gibi, bilmeye yönelik bütün zihinsel işlevleri yerine getiren yetidir.
Duygusal zekânın kavram ve tanım olarak gelişimi yenidir. Kavramı ilk olarak kullananlar, doğal toplum ile bütünleştirip açıklamak yerine insanın kendi duygularını bilip yönetmesi, toplumun diğer üyeleriyle iyi ilişkiler kurma ve onların iyi yönetmenin aracı olarak tanımlamışlardır.
Günümüzün ilişki ve yaklaşımları değerlendirildiğinde sınıflı toplumla birlikte insanların mantık yapılanmalarında ve sorunları ele alış tarzında önemli değişiklikler olmuş, doğal topluma özgü olan hesap plan ve yaklaşımların egemen olduğu analitik zekâya bırakmıştır. Dolayısıyla bireyciliğin şahlandırıldığı kapitalist toplum da ilişkileri yönetmek ve yönlendirmek esas olarak analitik zekânın bir ürünü olmaktadır.
Duygusal zekâ ile analitik zekâ arasında bu anlamda köklü bir fark vardır. Bu fark kişinin düşünüş yapısı ve diğer bireylerle ilişkilerini düzenlemekten ziyade bütün toplum ilişkilerinin düzenlenmesi yaklaşımıdır. Yani insan ilişkilerinin düzenlenmesinde duygusal zekânın yeri önemlidir. Ancak bunu her toplumsal ilişki döneminin ilişki ve yaklaşımı olarak değerlendirmek de mümkün değildir. Doğal toplumdan kopuş ve hiyerarşik topluma geçişle birlikte bu zekâ ve bağlı ilişkilerin önemli oranda ortadan kalktığı yerini duyguların bir tarafa atıldığı ve mantığın öne çıkarıldığı analitik zekâya bırakmıştır. Hiyerarşik devletçi yapılanmaya geçişle birlikte toplum ilişkilerinde bir farklılaşma ortaya çıkmış ve bu da zekâ yapılanmasında da farklılaşmaları doğurmuştur. Duygusal zekâ ile analitik zekânın ne oldukları ve aralarındaki farkın neler olduğunu Önder APO şöyle yorumlamaktadır:
“Duygusal zekâ tüm canlılara mahsus olan zekâdır. Bir anlamda doğal süreçlere özgü olan öznellik, zihin durumudur. Duygusal zekâ evrim zincirinin insan türüne doğru gelişimde analitik zekâya doğru bir eğilim belirir. Analitik zekâdan daha hızlı seçim, dolayısıyla değişim yapma yüksektir. Fakat sapmacı yönü de benzer bir oranı teşkil etmektedir.
Duygusal zekâ basit olmasına rağmen, içgüdülere has bir kesinliğe sahiptir. Şartlı reflekslerin şartsız reflekslere dönüşümü anlamına gelir.”
Duygusal zekâda kolay kolay yanılma yoktur, yaşamla sıkı ilişki içindedirler. Yaşamı tehdit eden veya ilgilendiren iç ve dış koşullara anında tepki verirler. Fakat bu yönleri hızla analitik zekâ rolünü oynamalarına ket vurmaktadır. Yine de yaşam için geçerli olan esas olarak duygusal zekâdır.
Yorumlamaz yaşatır.
Yorumlama ne kadar çok gelişmişse sapma oranı da o denli artar. Analitik zekâ ise çok yorumlayarak duygusal zekâya yeni yönler, davranış biçimleri biçmeye çalışır. Daha çok gelişkin insan türüne aittir.
İnsan türünün toplumsal tarzında yaşaması analitik zekânın gelişim seviyesiyle bağlantılıdır. Analitik zekâ hızlı toplumsal gelişmeyi sağlar. Fakat duygu boyutundan yoksun olduğundan serbest kaldığında çok tehlikeli olur. Özellikle iktidar ve savaş kültürüne alışıldıktan sonra analitik zekâ hırçınlaşır. Bu zekâ en çarpıcı ifadesini yakın çağların imha savaşlarında göstermiştir.
Adeta bir makine düzeninde çalıştığı için acı, korku, sevgi gibi duygulardan yoksunluğu, empati ve sempatiyi tanımaması bu imhacı özelliğini çok tehlikeli kılmaktadır buna karşın duygusal zeka ile uyum içinde çalıştığında en sağlıklı çözümleme yeteneği yüksek birey ve toplulukların oluşumunda belirleyici rol oynar.
Duygusal zekâ beş önemli esastan oluşmaktadır.
1: Öz bilinç: Öz bilinç, kişinin kendisini ve duygularını tanıması, anlaması ve ifade edebilmesi ve aynı zamanda başkaları tarafından anlaşılabilmesidir
2: Duyguları Yönetmek: Duygularla başa çıkabilme yeteneğidir. Duygular oluşurken bunun nedenlerini anlamak ve o duyguyu kontrol edebilmektir.
3: Kendini Motive Etmek: Motivasyon, hedefe ulaşabilmek için heyecan ve istek duymaktır. Kişinin kendisini ve başkalarını yüreklendirebilmesi ve yapılan bir işe odaklanarak o işin sonuçlandırılabilmesi için üretken bir biçimde çalışılmasını sağlamaktır.
4: Empati: Başkalarının duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı olma yeteneğidir. İnsanlarla ilişkilerin iyi olmasında esas, onları anlayabilmek, gereksinimlerine cevap verebilmektir.
5: İlişkileri Yönetmek: İnsanlar arası ilişkilerde başarılı olmak ve karşımızdakilerin duygularını anlayarak onları yönetebilme becerisidir.
Bu konuda birçok filozofun değerlendirmesi olmasına rağmen, tüm felsefe ve fikirlerin sentezi olan Rêber APO’nun yorumuna bırakıyoruz:
“Uygarlığın canavarlaştırdığı erkek aklı (bin bir hilenin, yalanın, savaş canavarlığının, ideolojik çarpıklığının, kısacası toplum ve çevresini yıkan aklın, teneke sesinden başka ses vermeyen analitik aklın) onsuz edemediği kadına bu muameleyi uygun gördükten sonra, insan toplumuna, çevresine neler yapamaz ki! Bu aklı durdurmak ancak yıktığı toplumsal ahlak ve politikayı öncelikle yerli yerine koymakla mümkündür. Daha doğrusu, ancak bu temelde başlangıç yapılabilir. Yalınız analitik aklın aldığı boyutlardaki rol nedeniyle, uygarlık sistemlerine karşı demokratik uygarlık sistemini geliştirmenin önemi bir kez daha tüm yakıcılığıyla önümüzde görev olarak durmaktadır. “
 ·  Translate
1
Add a comment...
Have them in circles
2 people
Erkan Kurt's profile photo
Hüseyin Şaşmaz's profile photo
 
"KÜRT HALKINI TANIMAYAN BİR ANAYASAYI BİZDE TANIMIYORUZ"

BUDA BENİM YENİ ANAYAS İÇİN ÖNERİM
Belli bir süredir yeni anayasa üzerinde ciddi bir tarışma sözkonusu,ma gel görki sorun kürtler olunca olay direk faşizme dönüşüyor,eger bir sorun çözülecekse anayasal çerçevede çözümlenmeli peki kürtler ne istiyor?

kürt halkı anayasa ilkelerini 10 maddeyle özetlemiş:

- Demokratik Ulus İlkesi: Dil, etnisite, sınıf ve devlete dayanmayan, çok dilli, çok etnisiteli, sınıf ayrımına ve devlet ayrıcalığına yer vermeyen, özgür ve eşit bireylere dayanan demokratik toplumun ulus halini ifade eder.

- Ortak Vatan İlkesi: Eşit ve özgürce paylaşılan anavatanların toplamını ifade eder.

- Demokratik Cumhuriyet İlkesi: Devletin demokratik topluma ve bireye açık olmasını ifade eder.

- Demokratik Anayasa İlkesi: Demokratik vatandaşı ve toplulukları ulus-devlete karşı korumayı esas alan toplumsal konsensüsle oluşan anayasadır.

- Demokratik Çözüm İlkesi: Demokratik çözüm ilkesi, daha çok devlet olmayı hedeflemeyen, devletin uzantısı da olmayan sivil toplumun demokratikleşmesini, yani demokratik toplumu esas alan çözüm modelidir.

- Bireysel ve Kolektif Hakların Ayrılmazlığı İlkesi: Bireysel ve kolektif haklar da aynı toplumun iki farklı yüzünü ifade eder. Sadece bireysel veya kolektif hak sahibi toplum veya bireyler olmaz.

-İdeolojik Bağımsızlık ve Özgürlük İlkesi.

-Tarihsellik ve Şimdilik İlkesi: Tarih ve şimdinin doğru kavranışı demokratik ulus çözümü için gerekli bir koşuldur.

- Demokratik ulus çözümünde ahlâk ve vicdandan kaynaklı empati şarttır.

- Demokrasilerin Öz Savunması İlkesi: Öz savunmazsız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Demokratik ulusal çözümlerde öz savunma ilkesinin gerekleri karşılanmak durumundadır.
-avrupa yerel yönetimlerşartının kabul edilmesi

Kürt sorununun çözümü konusunda öneriler getirirken bunu sadece Kürt halkının değil, Türkiye halkının da özgürlüğü ve demokrasisi için ele almaktadır. Aynı zamanda Kürt sorununun çözümsüzlüğü yalnız Kürt halkını değil, Ortadoğu halklarını da olumsuz etkilemektedir. ÖCALANIN Ortadoğu'da ulusal sorunların bu kadar çıkmaz haline gelmesinin en temel nedeninin Batı'dan kaynaklanan milliyetçilik ve bu temelde oluşturulan ulus-devletler olduğunu görmüştür. Ortadoğu'da yaşanan Arap-İsrail sorunu yine Kürtler ile Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında yaşanan çatışmaların hep ulus-devlet zihniyetinden kaynaklandığını vurgulamıştır. Eğer Araplarda, Yahudilerde, Farslarda, Türklerde ve Kürtlerde ulus-devletçi anlayış olmasaydı, özgürlük ve demokrasi arayışları, izlenen politikalar ulus-devletçi zihniyetle kirlenmeseydi bugün Ortadoğu'da sorunların çözümü çok kolaylaşırdı. Ortadoğu'nun diğer halklarının ve Kürtlerin konumu mevcut durumda olmazdı. Kürt Halk Önderi hem bu tarihsel gerçeği görerek, hem de 35 yıldır aralıksız sürdürdüğü, mücadele içinden çıkardığı tecrübelerden öğrendiğiyle ulus-devlet anlayışının ve milliyetçiliğin sorunlara çözüm olmayacağını çok iyi anlamış ve bunu tüm savunmaları ve değerlendirmelerinde açıkça vurgulamıştır. Önderliğimiz sadece Kürdistan, Ortadoğu açısından değil, tüm dünya ve insanlık açısından kötülüklerin esas kaynağının iktidarcı ve devletçi zihniyet ve bunun kapitalizmle birlikte ulus-devletçi bir nitelik almasına bağlamıştır. Bunun sonucunda PKK açısından program değişikliği önermiştir. Ulus-devlet anlayışından vazgeçilmesini, her ulusa bir devlet anlayışının doğru olmadığını, ulusal sorunun çözümünün ulusun egemen güçlerinin iddia ettiği gibi sadece ulus-devletle mümkün olacağı görüşünün yanlış olduğunu, ulusal sorunun ulus-devlet oluşturulmadan da çözülebileceğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede Kürt Halk Önderi'nin ve PKK'nin 2000 yılından sonraki bütün çözüm önerilerinin demokratik özerklik çerçevesinde sorunun çözümünü hedefleyen öneriler olduğu görülebilir.

Bu çerçeveden bakıldığında, Kürt Halk Önderi'nin önerdiği demokratik özerklik nedir sorusuna rahat ve çok basit bir biçimde cevap verebiliriz. Demokratik özerklik, Kürt halkının temel ulusal demokratik haklarının, Türkiye'nin demokratikleşmesi çerçevesinde gerçekleşmesidir. Daha doğrusu gerçek anlamda demokratikleşen bir ülkede farklı ulusal, etnik ve dinsel toplulukların mutlaka elde edeceği haklar olarak da tanımlanabilir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda bu haklar, Türkiye'nin demokratikleştirilmesi çerçevesinde Kürt kimliğinin anayasal kabulü, anadilde eğitim, Kürt kültürüne özgürlük ve diğer kültürlere verilen desteğin Kürt kültürüne de verilmesi; düşünce, örgütlenme ve serbest siyaset yapma özgürlüğünün Kürt kimliği ile kullanılabilmesi ve bunlara bağlı olarak da Kürt halkının kendi iradesini açığa çıkarması temelinde yerelde kendi sorunlarını tartışacağı, bazı sorunlarını kendisi çözeceği, bazı sorunları konusunda da taleplerini merkezi hükümete ileteceği bölgesel meclislerin kabul edilmesidir. Demokratik özerklik böyle tanımlanabilir.

Türkiye'de Kürt inkarcılığı çok fazla olduğu için ya da tarihsel nedenlerle bölünme paranoyası devletin zirvelerinden toplumun en alt birimlerine kadar sirayet ettiği için özerklik kavramına hemen olumsuz tepki gösterilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı'nın bölünmesi her ulusun bir devlet haline gelme isteği ve sonucu gerçekleştiğinden Kürtlerin her talebi ne kadar makul olursa olsun derhal bu geçmiş hatırlanarak, bu talepler bir devlete kadar gider ve bölünme yaşanır biçiminde bir kuşku ve ürkeklik ortaya çıkarmaktadır. Bunlar kesinlikle atılması gereken önyargılardır. Artık 19 ve 20. yüzyılda yaşamıyoruz. Kaldı ki PKK'nin bugün öngördüğü özerklik kavramı bu tür korkuları ve kaygıları gerektirmeyecek niteliktedir. Kürt Halk Önderi ve DTP'nin ortaya koyduğu demokratik özerklik herhangi bir sınır ifade etmemektedir. Buradaki özerklik, bir nevi farklılığın kendini ortaya koyması ya da farklılığın kabul edilmesidir. Eğer bir yerde farklılıklar kabul edilecekse, ister istemez onun özgünlüğü ve özerkliği olacaktır. Dili, kimliği, kültürü içinde yer alınan bütünden farklı bir biçimde kendisini ifade edecektir. Tek renk olmayacaktır. Başka bir rengin içinde erimeyecektir. Kürt Halk Önderi'nin ortaya koyduğu demokratik özerklik budur. Yani demokrasi içinde farklılıkların kabulü, dolayısıyla demokrasi içinde Kürtlerin kimliğinin kabulü, anadilde eğitiminin, kültürel ve serbest siyaset yapma özgürlüğünün pratikleşmesi demokratik özerklik olmaktadır. Bu özerkliği kim tanıyor ya da nasıl ortaya çıkıyor? Türkiye'nin demokrasiye duyarlı olması bu özerkliği beraberinde getiriyor. Türkiye mevcut sınırlar içinde Kürtlerin de demokratik bir takım haklara sahip olmasını kabul ettiği için demokrat olmanın, demokrasiyi yerleştirmenin gereği olarak farklılıkların özerkliği yaşanmakta, bu da Türkiye ile adına demokratik özerklik denilen bir ilişki ortaya çıkarmaktadır. Yoksa özerklik kavramı var diye, hemen sınır çekileceği ve Türkiye'nin bölüneceği biçimindeki değerlendirmeler yanlıştır, önyargıdır, çarpıtmadır. Nitekim DTP'nin demokratik özerkliği programına almasından sonra bu çarpıtmalar bilinçli bir şekilde yapılmıştır. Kürt Halk Önderi, demokratik özerklik olduğunda üniter yapı ortadan kalkar ya da üniter yapı olursa demokratik özerklik olmaz gibi bir yaklaşımın doğru olmadığını vurguluyor. Gerçeği de budur. Üniter yapı içinde demokratik özerklik kurulabilir. Demokratik özerklik kurulduğunda da üniter yapı ortadan kalkmaz. Bunu bütün siyasetçilerin, devlet adamlarının, demokratlarının, Kürt sorunu ile ilgili bütün çevrelerin bilmesi gerekir.
Demokratik özerkliğin, demokrasiye duyarlı hale gelmiş bir ülkede farklı etnik ve ulusal toplulukların temel demokratik haklarını demokrasi içinde elde etmesi olduğunu vurguladık. Demokratik konfederalizm ise daha farklı bir konudur. Bir toplumun tabandan başlayarak kendini en geniş bir biçimde demokratik örgütlemesidir. Demokratik kurumlarını oluşturmasıdır. Tabandan başlayarak oluşturulan demokratik kurumlaşmaya dayalı bir sistemdir. Mahalle ve köy komünlerinden, mahalle meclislerine ve il meclislerine kadar örgütlenmelerini her alanda geliştirmek ve bunların genel iradesini temsil eden bir halk kongresini kurumlaştırmak, demokratik konfederalizmi oluşturmaktır. Demokratik konfederalizm demokrasiye duyarlı her toplumda halkların özgürlük ve demokrasi anlayışındaki derinleşmeyle bağlantılı olarak, kendini demokratik kurumlaşmada derinleştirmesidir. Bu bir toplum örgütleme sistemidir. Toplumun farklı kesimlerinin söz ve karar gücü olarak kendini irade haline getirdiği demokratik örgütlenmelere kavuşması ve bu örgütlenmelerin de konfederal ilişki çerçevesinde bir araya gelerek bir sistem kurmasına demokratik konfederalizm denilmektedir. Günümüzün kapitalist devletçi, üstten dayatmacı, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemlerine karşı toplumların demokratik iradesinin başat olduğu sosyal, siyasal, ekonomik alternatif bir yaşam modelidir.

Demokratik konfederalizm, herhangi bir devlet ya da federasyon içinde, üniter ya da üniter olmayan kurumlaşmalar içinde toplulukların özgürlük ve demokrasi istekleri ve bu yönlü mücadeleleriyle bağlantılı, alternatif olarak gelişen bir demokratik kurumlaşma modelidir. Devletin tanıyıp tanımamasıyla gerçekleşen bir olgu değildir. Toplumların anlayış ve mücadeleleriyle kendilerinin oluşturduğu sistemdir. Kapitalist devletçi sistemin içinde ve yanında bu sistemi kurarak alternatif sistemini geliştirip hakim kılmaya çalışır. Daha çok da demokratik sosyalist anlayışta olanların, demokratik komünal bir toplum yaşamı arzulayan ideolojik duruşun ve teorik yaklaşımın ön gördüğü bir toplum sistemidir. Demokratik konfederalizmi kısaca, özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin, adaletin en derin ve rafine biçimde sağlandığı toplumsal sistem olarak tanımlamak yerindedir. Buna insanlığın sömürü ve baskı görmediği Neolitik toplumun çağdaş güncelleşmesi de denilebilir. Somut olarak da, tüm sosyal kesimlerin kendi iradeleri ile ortaya çıkardıkları demokratik örgütlenmelerin konfederal bir biçimde sistem haline getirilmesinin modeli olarak tanımlanabilir. Bu temelde kendi özgürlüklerini en kapsamlı biçimde yaşamalarını ifade eder.

Demokratik özerklik ise herhangi bir devletçi yapı içerisinde, farklı toplulukların yaşadıkları bir devlet veya bir ülke içinde bu farklı toplulukların söz konusu devlet veya sistemle hukukunu ifade edebilir. Örneğin irdelediğimiz Kürt sorunu içinde Türk devleti ile Kürtler arasındaki hukuki ifade eder. Kürtlerin haklarının, demokrasiye duyarlı hale gelmiş Türkiye çerçevesinde kabul edilmesi ve bu hakların yaşam bulması önündeki engellerin kaldırılmasını ifade eder. Bu toplumun kendi demokratik örgütlenmesinden ya da yaratacağı örgütleme modelinden ayrı olarak, söz konusu sistemle ilişkisini veya o sistem içinde temel demokratik haklarını kullanmasının önündeki engellerin kaldırılmasını ifade eder. Bu yönüyle demokratik konfederalizm toplumun kendi öz örgütlemesini ifade ederken, demokratik özerklik ise bu topluluğun devletle veya herhangi bir sistemle demokratik ilişki hukukunu ifade eder. Bu yönüyle ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. Demokratik özerklik, eşittir demokratik konfederalizm değildir.

peki demokratik özerklik nedir?
1- Türkiye siyasi ve idari yapısında demokratikleşmeyi sağlamak amacıyla köklü bir reformu öngörür.

2- Sadece devlet sistemini değiştirerek sorunların çözülemeyeceğinden hareketle, toplumun öz yeterliliğini esas alır.

3- Sorunların çözümünde geliştirilecek yöntemler için, yereli güçlendirme, halkı söz ve karar sahibi kılma felsefesiyle hareket eder.

4- Halkın karar süreçlerine dâhil olması için demokratik katılımcılığı savunur ve tüm yerel birimlerde meclis sistemini esas alır.

5- Salt “Etnik” ve “Toprak” temelli özerklik anlayışı yerine kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği bölgesel ve yerel bir yapılanmayı savunur.

6- “Bayrak” ve “Resmi Dil” tüm “Türkiye Ulusu” için geçerli olmakla birlikte her bölge ve özerk birimin kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik öz yönetimini oluşturmasını öngörür.

7- Demokratik özerk yönetim, “bölge meclisi” olarak örgütlenir ve meclislerde görev alan kişiler de “bölge meclis temsilcisi” olarak tanımlanır. Meclis hem meclis başkanını hem de görevli olduğu alandaki işleri yürütecek yürütme kurulu üyelerini ayrı ayrı seçer. Başkan ve yürütme kurulu üyelerinin, meclisin aldığı kararların icrasından sorumlu olmaları öngörülür.

8- Bölgelerin her biri o bölgenin özel adı veya bölge meclisinin yetki sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılacaktır.

9- Demokratik özerklik modelinde il valileri, hem merkezi hükümetin hem de bölge yürütme kurulunun aldığı kararları uygulamakla görevlidir. Bakanlıkların taşra teşkilatları da aynı prosedüre tabi olacaklardır. İl Genel Meclisleri, Belediye ve Muhtarlıklar gibi diğer idari yapılar varlığını korumaya devam edeceklerdir.”

AVRUPA'DA ÖZERK BÖLGELER

Avrupa'da resmi açıdan tanınmış, özerklik dereceleri ve biçimleri birbirinden farklı birçok özerk bölge bulunuyor: Finlandiya'nın Aland Adaları, Danimarka'nın Faroe Adaları, İspanya'da Galiçya, Bask ve Katalunya'nın öne çıktığı ayrı özerklik dereceleri bulunan 17 ayrı bölge, 1707 yılından sonra ilk kez 1999 yılında kendi parlamentosunu seçen İskoçya, İtalya'da özerk konumu bulunan ülkenin vergi gelirleri açısından en zengin bölgesi Güney Tirol, Portekiz'de Azor Adaları ve Madeira, Belçika'da üniter devlet statüsünden federal sisteme geçilmesiyle tanınan ancak Valon ve Flamanlarla eşit statüde olmayan Alman Bölgesi, Moldovya'da Gagavuz bölgesi, Ukrayna'da Kırım.
 ·  Translate
2
Add a comment...
 
BİR EGEMENLİK ARACI OLARAK DİNCİLİK-I
Üzerinde çok fazla tartışma yapılmayan, ama hakkında en çok yazılan konuların başında dinin geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yaklaşım haksız da değildir. Konu önemle ve ciddiyetle ele alınmayı her zaman için gerekli kılmıştır. En basit ele alan yaklaşımlar bile kendilerini dinin etkilerinden kurtaramamışlardır. Dolayısıyla din ister ne olduğuna yönelik olsun, isterse insan yaşamını derinden etkileyen yönüyle olsun, isterse de bir egemenlik aracı olarak egemenler tarafından kullanılması yönüyle olsun, önemle ele alınmayı gerekli kılmaktadır.

Şüphesiz değerlendirmeler yaparken, bir ihtiyaç olarak gelişmesini ve egemenler tarafından bir iktidar aracı olarak kullanılmasını özenle birbirinden ayırmak gerekmektedir. Din değerlendirilirken belki de en fazla düşülen hata da burada yapılmaktadır.

Dinin insan yaşamında yer alması çok uzun bir tarihsel geçmişe dayanmaktadır. Şüphesiz ilk doğa dinleriyle bugünkü gelişmiş, soyut kavram düzeyine indirgenmiş tek tanrılı dinler arasında farklar vardır. Bu farklar inanma boyutundan ziyade, kurallar ve dogmalardadır. Çok tanrılı politeist dinler temelde insanın umut ve korkularının ve bilinmezlikler karşısındaki yaklaşımından kaynaklı olarak gelişmiş ve insanlığın yaşamına anlam katmasını sağlamıştır. Ritüelleri, kuralları son derece basit olan politeistik dinler denilebilir ki, anlam arayışlarına verilen ilk karşılık olmuştur. Bilinmezliklerle dolu olan doğada yaşamın temel dayanağı olarak insan zihniyet yapılanmasında ve hakikat arayışında çok önemli bir rol oynamıştır. Tek tanrılı dinlerin de aynı iz ve yol üzerinden yürüdükleri söylenebilir. Başlangıç itibariyle yaklaşımlarında temelde herhangi bir farklılık yoktur. İbrahim’i dinlerin yol tayininde, umut ve korkuları tanımlamada, evrenin bilinmezlerini kavrama ve tanımada son derece önemli roller oynadığı, zihniyet yapılanmasında bir aşama ve hamle olduğu kesinlikle tartışma götürmezdir. Animizmin doğasal yaklaşımları nispeten aşılsa da, doğaya uygun yaşamak, ama güçsüz ve etkisiz tanrı putlarını da kırıp oradan kaldırmak İbrahim Peygamber’in ve dininin en temel yaklaşımı olmuştur.

Put, insanın kendi elleriyle yaptığı umut ve hayallerini gerçekleştirmenin aracı olarak gördüğü tapınma konusu ve aracı olmuştur. Güçsüzlüğü kadar gücü de inanmayla birlikte kendisinde taşımıştır. Güçsüzlüğü kendi yaptığı bir araç olması, gücü ise inanma ve bağlanmayla bağlantılıdır. İnanmadan ve bağlanmadan ve korkularının, umutlarının nedenlerini kavramadan yaşamak ne bu dönem ne de başka herhangi bir dönem insanı açısından mümkün olmamıştır. İnanmak ve bağlanmak insanı manevi/metafizik bir varlık haline getirmiştir. Felsefe tarihinin uzun ve süregelen ruh madde ayrım ve çelişkisinde bir uçtan diğer uca kaymalar insanın maddi ve aynı zamanda ‘metafizik bir varlık’ olduğunu her zaman göz ardı etmiştir. Ya hep maddi bir varlık, ya da salt ruh olarak değerlendirilmiştir ki, bu da insanı, bağlılıklarını, inanmasını, inançlarını tanımlamaya yetmemiştir. Politeist dinler tanımlanmaları son derece kolay dinlerdir; karmaşıklıkları, karışıklıkları fazla yoktur. Ancak basitliği güçsüzlüğü anlamına da gelmemektedir. Bugün zihniyeti açısından basitliğiyle ele alınabilir, ancak bu gerçeğini göz ardı etmek anlamına gelir. Basitliğiyle de olsa binlerce yıl ve insan zihniyet yapılanmasında son derece önemli bir rol oynamıştır. Bu basit gibi görünen yaklaşım olmasaydı, insanın daha etkili zihniyet yapılanmalarına geçmesi düşünülemezdi. Soyutlamanın, kavramsal din ve tanrı tanımlamasına bu basit zihniyet yapılanması temelinde ulaşıldığı, bir anlamda zihniyet yapılanmasında temel bir rol oynadığı göz ardı edilmemelidir. Bu göz ardı edilirse, insanı ve zihniyet yapılanmasını kavramak, inançlarını doğru tanımlamak mümkün olmaz ve tek tanrılı İbrahim’i dinler de anlamlandırılamaz.

İnsanlığın çok uzun bir tarihsel zamana sahip olduğu açıktır. Toplumsallaşmasının bile on binlerce yıl gerilere gittiği yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. Toplumsallaşma üstyapı kurum ve araçlarının oluştuğu/oluşmaya başladığı zamanı da tanımlar. Din bu üstyapı kurum ve araçlarının başında gelmektedir. Evrimleşmeyi çok daha geniş bir zaman ve mekan içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu uzun tarihsel süreç insanlığın dilden düşünce yapısının gelişmesine kadar geçen zamanı ifade etmektedir. Evrimleşme, bu sürecin hem adıdır, hem de tarihi.



‘Oluş’ hem evrenin hem de insanın merak konusunu oluşturmuştur



Burada insanın gelişim tarihi tek yönlü, tek boyutlu ele alınmamaktadır. Zaten insanın kendisine sorduğu soru da; ne olduğu ve nasıl oluştuğudur. ‘Oluş’ hem evrenin, hem de insanın merak konusunu oluşturmuştur. Bundan dolayıdır ki, insan zihnini kullanmaya başladığı ilk andan itibaren kendisini ve evreni tanımaya çalışmıştır. “Bu evren nasıl oluştu ve nasıl oluyor da olduğu gibi duruyor? Niçin bu alem vardır?” İnsanın evreni tanıma çabaları, özünde bu basit gibi görünen sorularla başlamıştır. Her zihniyet yapısı, dönemi ve zihniyet yaklaşımı çerçevesinde bu sorulara yanıt vermeye çalışmıştır. Evreni tanıyan insan, aynı zamanda kendisini de tanımış olacaktır, ya da tersinden; kendisini tanıyan insan evreni de tanımış olacaktır. ‘Kendini bil’ düsturu bu çift yönlü sorunun yanıtıdır. Bilim, felsefe ve mitoloji kadar din de bu sorulara yanıt vermek üzere gelişmiştir.

Farklı biçim ve özellikler kazansa da, din, insanın en eski düşünce yapısını oluşturur. Şüphesiz değişmez bir biçim olarak ilk çağlardan günümüze olduğu gibi taşınılmış değildir. Zaman ve insanın kavrayış düzeyi kadar, mekan da dinin farklı yaklaşımlar altında gelişmesinin zeminini hazırlamıştır. İlkçağ dinlerinin günümüz dinlerinden çok farklı olduğunu söylemek doğrudur. İnsanın çocuksu çağlarını ve inancını anlatan animizm, ya da klanların kendi varlıklarının gerekçesi olarak görüp bağlandıkları totemleri vb kendi topluluklarının ve çağlarının dinleridir. Bu dinler fazla gelişmemiş, sistemleşmemiş, bir hukuka ve kurallar bütünlüğüne ulaşmışlardır, ancak toplumu var etmede son derece önemli bir rol de oynamışlardır. Son derece basit ve çocuksu olmasından hareketle hiç kimse ne animist yaklaşımları, ne totemci klanları ya da şaman bağımlı toplumları bu özelliklerinden hareketle, ‘basit yaklaşımların sahibi’ olarak değerlendiremez. ‘Basitlik’ izafidir ve bu toplumların/toplulukların yaklaşımlarının basitlik olarak değerlendirilmesi de günümüz pozitivist yaklaşımlarının ürünüdür.

Bunları, o dönem dinlerinin çok gelişkin oldukları anlamında söylemiyoruz. Dinin gelişim düzeyi düşünce ve aklın algılama düzeyinin gelişimiyle bağlantılıdır. Şayet evreni tam bir bütünlük içerisinde tanımlayan bir yaklaşıma sahip olunsaydı, korkularının kaynağı olan şeyleri, ya da çok rahat tanımlanabilen şeyleri kutsallık sıfatıyla kutsamaz ve tapınç konusu yapmazlardı. Soyut tanrı ve din kavramının, bu tanımlanamaz kavramların ya da varlıkların tanımlanmasıyla birlikte geliştiği açıktır. Örneğin insanların kendi elleriyle yaptıkları putlara tapınmaları, elleriyle yaptıkları putlardan kendilerine ve geleceklerine yönelik beklenti içinde olmaları, umut beslemeleri, onlara adaklar sunmaları başka nasıl izah edilebilir? Soyut tanrı kavramı bu putların güçsüzlüklerinin, insan eliyle yaratılmışlıklarının bilince çıkarılması ve daha ‘yüce, kutsal’ varlıkların olabileceği düşüncesinin şekillenmesiyle birlikte gelişmiştir. Tek tanrılı dinlerin atası sayılan İbrahim peygamberin soyut tanrı fikrine ve bu temelde din kavramına ulaşırken, putlarla yaşadığı hikayesi meşhurdur. Bir efsane olarak anlatılan bu olay, biraz da hikayeyi renklendirir: İddia olur ki; İbrahim peygamberin babası (üvey babası) Azer, Nemrut’un yanında çalışan biridir. Belki de Nemrut’un panteonunun bekçisidir. İbrahim peygamber bir gün eline aldığı baltayla panteona dalar ve büyük put hariç diğer tüm putları kırar. Bu tanrılara ve Nemrut’a karşı büyük bir suç işlemek anlamına gelmektedir. Kovuşturması geciktirilemez, çünkü bağlı olunan tanrıların hoşnutsuz kalacakları düşünülür. Ve İbrahim peygamber yakalanarak Nemrut’un huzuruna çıkarılır. Nemrut İbrahim’e putları neden kırdığını sorar. O da, kendisinin değil, büyük putun kırdığını söyler. Nemrut, “cansız put nasıl kırar” deyince, O da, “put tanrı değil mi” diye yanıt verir. Bu kısa diyalog bile, aslında tapındıkları şeyin basitliğini bildiklerini göstermektedir. Buna rağmen yargıda kusur işlenmez, tanrılara karşı işlediği suçtan dolayı İbrahim peygamber ağır bir cezaya çarptırılmaktan kurtulamaz; dağ gibi yığılan odunların üzerine mancınıkla atılarak yakılma cezasına çarptırılır. Sonrası mucize; odun ateşinin İbrahim peygamberi yakamaması, ateş yakılan alanın bir göle, su birikintisine, odun közlerinden geriye kalanların da balıklara dönüşmesiyle süreç tamamlanmış olur. Kazanan; soyut aklın yolunun açılması ve daha somut olarak da soyut tanrı fikridir.



Ahlakı olmayan toplum

özgürlüğü olmayan toplumdur



Bu dönem itibariyle din, bilmeye değil inanmaya dayanıyordu. Aslında sadece ilk çağlar açısından değil, her dönem din, bilmeye değil inanmaya dayanmıştır. Ama bilmek bir dönemden sonra inançla birlikte yan yana olmuştur. Din dogmalarla yüklü olsa ve aklı dışlasa da, bir dönemden sonra insan bu gerçekliği kabullenmek zorunda kalmıştır veya toplumsal gerçekliklerin gelişim düzeyi onu buna zorlamıştır. Yeniden inşa edilme durumuyla karşı karşıya kalan toplumsal gerçeklikler, dogmatik kalıpların kırılmasını zorlamıştır. Bilmek, bugün ile ilk çağlar açısından farklı karşılıklar, anlamlar ifade etmiştir. Bilmek, insanlığın ilk dönemleri açısından zihni yapısı elvermemek kadar, bir ihtiyaç da değildir. Karmaşık, analitik zekanın yoruma dayanan yapısı fazla öne çıkmamıştır. İlk çağ insanlarının ne karmaşık sorunları vardır, ne karmaşık zeka yapılanmaları ve ne de buna ihtiyaçları. Onlar için önemli olan kendisini tanımlayabilmesi ve toplumu ayakta tutabilmesiydi. Bunu başarması, gerisini sorgulamayı önemli oranda ortadan kaldırıyordu. Bunu sağlayan ise, toplumu ayakta tutan ahlaktı. Dolayısıyla dinden önce topluma çimento vazifesi gören ahlak devreye giriyordu. Yekpare toplum, tam bir birlik, özgür yaşam ve topluluğun her bireyinin buna bağlılığı ahlaki örgüyü oluşturuyordu. Ahlak toplumun özgürlüğüyle bağlantılı bir olaydı ve yazılı olmayan, ama toplumun her bireyinin kendisini bağımlı hissettiği ve onun dışında hareket edemediği kurallardı. “Ahlak anlam olarak toplumun uyulması gereken kural gücüdür. Bu güç zorla değil, toplumsal varlığın sürdürülmesinde hayati rolünden ötürü gönüllüce yürütülmektedir. Dinden farkı, kutsallık yerine dünyevi ihtiyaçtan kaynaklanmasıdır. Din de şüphesiz dünyevidir. Ama kavramların sihirli yanı ve en eski oluşumu onu kutsallığa daha fazla büründürmektedir. Daha soyut ve törenseldir. Ahlak ise daha günlük, dünyevi ve gerekli pratik kurallardır.” (Bir Halkı Savunmak)

Ahlakı olmayan toplum, özgürlüğü olmayan toplumdu. Özgürlükten yoksun bırakılan toplum ise; ahlaki örgüsü dağıtılmış olan toplumdu.

Soyut tanrı fikrine ulaşmayla birlikte, toplumsal bir gerçeklik olarak din, bütün kurallarıyla, yaptırımlarıyla, ritüelleriyle birlikte inşa edilir. Tek tanrılı dinler kadar öncesindeki çoklu tanrı sistemleri ya da doğayı kendisi gibi canlı gören yaklaşımlar da insanın metafizik ihtiyaçlarının bir ürünü olarak inşa edilmişlerdi. Din toplumsal bir gerçeklik olarak bir ihtiyacı karşılamak üzere inşa edilmişti. İlk çağ dinleri bir başlangıç olarak bu tarihsel gelişmede rol oynasa da, değişmesi, ortadan kalması ya da yerini daha gelişmiş başka dinlere bırakması kaçınılmazdı. Her inşanın yerini bir yenisine bırakırken olduğu gibi, oluşum ve yıkılma hep bir arada yürümüştür. Önderlik, toplumsal gerçekliklerin inşa edilme ve yıkılma süreçlerine ilişkin aşağıdaki değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Toplumsal gerçeklerin sıkça inşa edilmiş gerçekler olduğunun ne kadar bilincinde olursak, yıkılmaları ve yeniden inşa edilmelerinin gereğine o ölçüde daha iyi hükmedebiliriz. Yıkılmaz, değişmez toplumsal gerçeklikler yoktur. Hele hele baskıcı ve sömürgen kurumların yıkılmaları, aşındırılmaları özgür yaşamın vazgeçilmez gereğidir. Toplumsal gerçek derken, toplumun tüm ideolojik ve maddi kurumlarını kastetmekteyiz. Dilden dine, mitolojiden bilime, ekonomiden siyasete, hukuktan sanata, ahlaktan felsefeye kadar tüm toplumsal alanlarda uygun zaman ve mekan koşullarında sürekli toplumsal gerçeklikler kurulur, yıkılır, restore edilir ve yenileri oluşturulur.” (Uygarlık)

Anlaşıldığı gibi din de diğer tüm toplumsal olgular gibi aklın ürünü olarak gelişmiştir. Ancak ilk dönem dinleri ile sonraki kutsallıklarla bezenmiş soyut tanrı ve din arasında büyük farklılıklar oluşmuştur. Din insanın metafizik ihtiyacını karşılayan bir araç olarak doğmuş ve gelişmiştir. Ancak hiyerarşik devletçi yapılamaya geçişle veya hiyerarşik devletçi yapılanmada bu doğuş ihtiyaç ve özelliklerinden uzaklaşmıştır. Evreni ve kendisini bilme ikinci planda kalmış, toplumun yönetilmesinde, yönlendirilmesinde temel araçlardan biri haline gelmiştir. Başlangıçta kendisini tanrı gören ve gösteren krallar bu yalanı ve bu yalana dayalı olarak toplumu yönetemeyeceklerini anladıklarında, hem tanrıların, hem tanrı kralların, hem de dinin rolü önemli oranda değişmiştir. Üst toplum dini en etkili bir yönetim aracı olarak kullanırken, alt toplum metafizik ihtiyaçlarının tatmini temelinde yaklaşım göstermiştir. Tanrının varlığı ya da yokluğu, dinin gerçekliği, olması ya da olmaması onlar açısından fazla anlam taşımamıştır. Bu konular alt toplum açısından tartışılması gereken konular olmamıştır. Hiyerarşik devletçi sistemi temsil edenler, tanrılık sıfatından düşseler de tanrılar gibi yaşayan üst toplum, alt toplumun gerçeği düşünmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Üst toplum inşa edilen bir toplumsal gerçeklik olan dinin ya da dinle birlikte anılan tanrının tartışılmasını, gerçeğe ulaşılmasını, yine topluma egemen kıldığı dinin kurallarıyla engellemiştir. Bu tür tartışma konularını dinden çıkma olarak değerlendirmiş, yaptırım olarak da insanların bilincinde yaratılan ve tanrısal kattan gelen sonsuz bir cezalandırma baskıyla tanımlamışlardır. Kendileri gerçeği bilmelerine rağmen, bu gerçeğin toplum tarafından bilinmesini asla istememiş ve de engellemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Baskılı mekanizmanın zihindeki yansıması olarak cehennem alt topluma reva görülürken, cennet üst topluma tahsis edilmiştir. Dahası egemenler inşa etmiş oldukları bu toplumsal gerçeklikle cennete gitmeden, cenneti bu dünyaya getirmiş ve “cennette yaşar gibi” yaşamışlardır. Mitolojik çağlardan günümüze dinin tarihi bu temel yaklaşım üzerinde şekillenmiştir.



Din toplumsal olgunun

ilk ahlaksal yönetim biçimidir



Bu, dinin ütopik ve toplumsal yaklaşımlarının hiç olmadığı, doğuşundan son gününe kadar despotik ve iktidarcı olduğu anlamına gelmez. İlk çağ ‘ilkel’ dinlerinde iktidarcı, hiyerarşik, devletçi bir yaklaşımın olmadığı kesindir. Hatta denilebilir ki, mitolojik çağlarda da, din rolünü gören ve tek tanrılı dinlere de kaynaklık eden mitolojiler tam anlamıyla iktidarcı değillerdir. Toplumun birliğini ve örgütlülüğünü savunmaya mitolojilerde de rastlanmaktadır. Hatta tek tanrılı dinlerde de somut hiyerarşik yapıların savunulmasına rastlanmaz. Bu dinler derinlikli olarak ele alındıklarında başlangıçlarında hiyerarşi karşıtı oldukları da görülür. Örneğin hıristiyanlık, islamiyet buna örnek olarak gösterilebilirler. Hıristiyanlık 300 yıl gibi uzun bir süre savunduğu toplumsal eşitlikçi yaklaşımlardan dolayı kovuşturmalara, takiplere, baskılara, işkencelere, çarmıhlara gerilmelere, arenalarda aslanlara yedirilmelere vb uğramıştır. Ama devlet dini haline geldikten sonra bu toplumsal özelliklerinden uzaklaşmış/uzaklaştırılmış, egemen sınıflar elinde ütopyalarına aykırı olarak toplumu yönetmenin aracı haline gelmiştir. Keza islamiyetin doğuş süreçlerinde de benzer bir durum yaşanmış, Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte islamiyet de bu eşitlikçi ütopyalarından uzaklaşmıştır. Bugün ise, bu dinlerin doğuş dönemindeki özellikleriyle hiçbir bağları kalmamış, toplumsal bir baskı aracına, devlet yönetme araçlarına dönmüşlerdir. Toplum değil, devlet dinin sahibi olmuştur. Bugünden bakıldığında din ve devlet yönetiminin birbirlerinden ayrılmaz ikili haline geldikleri rahatlıkla söylenebilir. Her ne kadar laiklik (sekülerlik) adı altında din ve devlet işleri birbirlerinden ayrıştırıldıkları, dinin bir inanç olayı olarak vicdanlara bırakıldığı söylense ve iddia edilse de, gerçek bunun tam tersini göstermektedir. Dahası din devleti olarak kendisini tanımlayan devletlerin sayısı hiç de az değildir. Vicdan ikinci plandadır veya sadece alt topluma hitap eden bir yaklaşımdır. Üst toplum neyin ne olduğunu, dinin özellik ve rolünü çok iyi bildiğinden, vicdanıyla asla dine yaklaşmaz. Onun için din, çıkarlarını ifade ediyor mu, etmiyor mu, önemli olan budur.

Din ile vicdanın birlikte ve aynı şeymiş gibi ele alınması başka bir yanlış yaklaşıma da kapıyı aralamaktadır. Vicdan insanın ahlak çerçevesinde olay ve olgulara yaklaşmasıdır. Doğru ve yanlışı toplumun değer yargılarıyla kıyaslayarak yapıp yapmamaya karar vermesidir. Vicdan, eğer davranışının toplumsal değerlerle çatışması durumunu ortaya çıkarıyorsa, kişinin istek ve arzularından ziyade toplumun genel çıkarları temelinde hareket etmesini ifade eder. Din ve vicdan özgürlüğü çokça ifade edilen bir değerlendirme olmaktadır. Bu, hiyerarşik sistemin önemli hukuk kurallarından biri haline gelmiştir. Bu yaklaşımdan hareketle din kişisel bir yaklaşıma indirgenmiştir ve bu yaklaşım günümüzde oldukça hakim bir yaklaşım haline getirilmiştir. Önderlik bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu, “dinin kişisel bir mesele” olarak ele alınamayacağını, “kişisel değil, toplumsal olgunun ilk kavramsal, ahlaksal ve yönetim biçimi” olduğunu belirtmektedir. Dinin kişisel bir mesele olarak ele alınıp değerlendirilmesi, iktidarın ideolojik yapısının siyasal teoloji tarafından oluşturulduğunu örtmeye, gizlemeye ve sanki hiyerarşinin, iktidar erkinin dinle bir bağının olmadığını kanıtlamaya yöneliktir. İnanıp inanmamayı toplumsal gerçekliklerden kopartmak ve sadece kişinin kendisine bağlı bir olaymış gibi ele almak bu toplumsal gerçekliği çarpıtmaktır. İnsan nasıl ki toplumsal bir varlık olmanın dışında değerlendirilemezse, din de toplumsal niteliğinden soyutlanarak değerlendirilemez.

Ortaçağ’ın tüm devletleri din devletleriydi. Dinsiz bir devlet yoktu ve devleti dinsiz düşünmek o günün koşullarında mümkün de değildi. Böyle bir devletin yaşama şansı da zaten olmazdı. O koşullarda inancın şahsiliği diye bir kavram ve yaklaşım da yoktu. Kraldan en sıradan tebaaya kadar herkesin bir dini vardı, dine inanmayan da farklı bir yaklaşım gösteremezdi. Bırakalım dine inanmamayı yüksek sesle dile getirmek, egemenliğinde yaşadığı dinin herhangi bir kuralını gerçekleştirmemek, ya da dinsel ideolojik merkezin savunduğu kurallardan birine karşı bir yaklaşım göstermek, tarihten çokça örneklerini bildiğimiz kişinin diri diri yakılmasına neden olabilmiştir. Din ve vicdan özgürlüğü feodal devlete karşı kapitalist devletin bireysel haklar kapsamında yükselttiği bir anlayış olmuştur. Bu ise dini toplumsal olguların kavramsal gerçekliklerinden tümden koparmıştır. Bu yaklaşımla dinin sosyolojik tahlilinin yapılamayacağı açıktır. “Din sosyolojisi toplumsal gerçekliği yansıtmaktan uzaktır. Epistemolojinin (bilme bilimi) toplumsallıkla bağının yetkin kurulması, çözümlenmesi gereken bir sorundur.” (Bir Halkı Savunmak)

Sadece ortaçağ devletleri değil, tüm hiyerarşik devlet yapılanmalarının temelinde dinsel ideoloji vardır. Kapitalizm her ne kadar feodal devlete karşı bireyin özgürlüğünü propaganda kapsamında öne çıkarsa, laiklik bayrağı altında toplumun desteğini arkasına almak istese ve yine bireysel haklarla birlikte anarak din ve vicdan hürriyetini öne çıkarsa da, egemen hale geldikten, iktidarını etkin kıldıktan sonra teolojiyi iktidarın temeli haline getirmiştir. Günümüzün en modern burjuva devletini dahi bu literatürün dışında değerlendirmek mümkün değildir. Siyasal teoloji, hiyerarşik devletçi yapılanmaların tüm yönetim kavramlarının dinsel kökenli olduğunu gösterir.



Din ile devlet ilişkileri

iç içe geçen ilişkilerdir



Din ile devlet, din ile siyaset ilişkileri iç içe geçmiş haldedir. Ne devleti din olmadan değerlendirmek mümkündür, ne de dini devlet olmadan. Yukarıda belirttiklerimizde de görüldüğü gibi bu ilişkileri birbirinden ayrı değerlendirmek imkansızdır. Fransız Devrimi’yle başlayan ulus devlet süreci, her ne kadar devleti din olmadan tanımlamaya kalksa da, bu gerçeği yansıtmaz. Anayasalar, halk iradesine dayanan cumhuriyetlerin tanımını, ya da halkın kendi kendisini yönetmesi anlamında demokrasi olarak devlet biçimini tanımlasa da, bu yaklaşımlar birer örtü olmaktan öte bir anlam ifade etmezler. Çünkü siyaset dilinin temel kavram ve yaklaşımları ne kadar kendilerini uzak tutsalar da, din merkezlidir. Siyaset ile din ilişkisi de, din ile devlet ilişkileri gibi iç içe geçen ilişkilerdir. Hiyerarşik devletçi sistem altında bu ilişkileri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Günümüzün demokratik ya da cumhuriyet olan devlet biçimleri ile ortaçağın teokratik devleti arasındaki fark nispidir ve görüntüden ibarettir. Siyasetin dili de farklı değildir. Siyasetin kavram ve kuralları kaynağını dinden almaktadır. Devletlerin, siyasetin literatürünün teolojik olduğu söylendiğinde, kaynağa atıfta bulunulmaktadır. Günümüzün tüm toplumsal ilişkilerinin kaynağının tarihte gizli olması gibi… Bugünü tarihin başlangıcından, dini mitolojiden ve siyasetin kavramlarını dinden ayrı değerlendirmek mümkün değildir ve ayrı değerlendirilse bile, bu, gerçeğin ifadesi olmayacaktır.

Din, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış ve insanlığın önemli bir sorununa yanıt olmuştur. Din, insanın metafizik, yani akıl, mantık ve duygularıyla kavrayamadığı soru ve sorunlarını kavramada ya da kavramasa da anlam vermede önemli bir rol oynamıştır. Hatta denilebilir ki, ilk insanların özgürleşme serüvenlerinin başlangıcını da oluşturmuştur. Animist yaklaşımlarla kendisini doğanın bir parçası olarak görmüş, totemle klan bilincine ulaşmış, totem çerçevesinde klanın birliğini, bütünlüğünü sağlamış, daha gelişkin dinsel oluşumlarla da kavim, aşiret ve daha geniş anlamda da ümmet ya da evrensel insanlık bilincine ulaşmıştır. Kavim, aşiret, ümmet ve evrensel insanlık bilincinin oluşumunda din, insanın ihtiyaçlarının ürünü olarak ortaya çıkış koşullarının tersine kullanılmıştır, ama ortaçağ din devletlerinden günümüze, modern devletlere doğru gelindiğinde bu kullanım çok daha kapsamlı ve etkili hale gelmiştir. Yani dinin bir ihtiyacı karşılama durumu, yerini toplumu yönlendiren etkin ve temel araçlardan biri olmaya bırakmıştır. Din, dincilikle yer değiştirmiştir. Günümüzde etkin kullanılan ve geçerli olan, dinin çarpıklaştırılmış halidir.

Din sınıflaşmanın gerçekleştirilmesinde de son derece önemli roller oynamıştır. Hiyerarşik devletçi yapılanmanın geliştirilmesi sınıflaşma yaşanmadan mümkün olmazdı. Düzen oturtulmadan, farklılaşma ideolojik olarak topluma benimsetilmeden ve bunun bir tanrı kararı olduğu kabul ettirilmeden, sınıfsal temele dayanacak olan bir hiyerarşi kurulamazdı. Komünal demokratik değerlerin zar gibi sardığı toplum parçalanacaktır ki, hiyerarşi fazla sorun çıkarmadan sürdürülebilsin. Bu da ancak ideolojik alanda sağlanacak başarıyla hayata geçirilebilirdi. İdeolojik alanda tam bir hakimiyet sağlanmadan, salt zorla özgür yaşamış olan bir toplumu/topluluğu baskı ve denetim altına almak mümkün olamazdı. Önderlik ideolojik egemenlik olmadan, zorla “uzun süre hayvanların bile ağılda tutulamayacağını” belirtirken, devletçi hiyerarşik yapılanmanın dayanmış olduğu temel ilke ve yaklaşımları çok veciz bir biçimde dile getirmiştir. Düzen anlayışı bu yaklaşımın ürünü olarak gelişmiştir.

Ziggurat rahipleri bu durumu çok iyi görmüşlerdir. Din ve tanrı inancıyla dolu olan insanların bu temelde kurulacak olan bir düzene karşı çıkmayacaklarını erkenden tespit etmişlerdir. Önemli olan; kurulacak düzenin tanrı adına olduğu ve onların çıkarlarını temsil ettiği benimsetilebilsin. Düzen, sistem o güne kadar topluma anlatılan zemin üzerinden geliştirilecektir. Rahiplerin doğayı tanımlamaları ve topluma benimsettikleri evren anlayışları, kurulmak istenen sistemin ana hatlarını da vermiştir. Evren; yukarıda gökyüzü, insanların yaşadıkları yeryüzü ve de karanlık dünya olarak tanımlanan yer altı. Rahiplerin yapmış oldukları zigguratlar da, bu sistemin somutlaşmış hali, makete indirgenmiş biçimidir.

Mitolojik dönemde tanrı simgesel varlığını korumuştur. Sayıları sınırlansa da, etkinlikleri artmıştır. Etkin ve önemli tanrıların büyük çoğunluğu ya gökyüzüne, ya da yeraltına yerleşmişlerdir. Her iki durumda da, tanrılar insanların hayatlarına girebilmekle beraber, insanlar onlara çok fazla dokunabilme durumunda değillerdir. Tanrılar; güneştir, aydır, yıldızdırlar, ya da görünmeyen ve bilinmeyen, ama korkutuculuklarıyla öne çıkan yeraltının dehşet verici figürleridir, cehennemin korkutucu yaratıklarıdır. Yeraltı ve yerüstü, her iki dünya, her iki sistem birbirini tamamlar. Adeta madalyonun iki yüzü gibidirler. İnsanların zihninde yaratılan en kusursuz sistem; kendilerini var eden ve geleceklerini tayin eden gökyüzündeki sistemdir. En kusurlu olan ise, tanrılardan kopuk olan ve her iki sistemin arasında yer alan yeryüzü sistemidir. O zaman tanrılara ulaşmak için gökyüzü düzenini yere indirmek gerekmektedir. Kusursuz bir sistem, günahsız ve tanrılarla barışık insan, gökyüzü sisteminin bir benzerini yeryüzünde kuran ve buna uygun yaşayan insandır.

Dinde ve mitolojide gökyüzü aşamalardan oluşmuştur. Kutsal kitaplar gökyüzünün yedi kattan oluştuğunu anlatırlar. En üst kat, tanrının oturduğu kat olarak tanımlanır. Yani evren yukarıdan aşağıya doğru bir etkinlik, egemenlik ve hiyerarşik sisteme sahiptir. En üst gözleyen ve yönetenin yeridir, aşağı katlarda yer alanlar ise, etkinliklerine göre sıralanır tek tanrılı sistemlerde tanrı yukarıda diğerleri aşağıdayken, modelin örnek alındığı mitolojide tüm tanrılar yukarıdadırlar. Kendi aralarında kurdukları tanrılar kurulunda (panteon) bir hiyerarşileri vardır: Yaratıcı gücü olan tanrılarla, ikinci derecede etkili olan tanrılar. İşte rahiplerin topluma benimsettiği kusursuz işleyen sistem, bu sistemdir.



‘Tanrının yeryüzündeki

tezahürü olmak!’



Şayet tanrılar kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturmuş, bir tanrı diğer tanrılar içinde ayrıcalıklı ise, gökyüzü katlara bölünmüş ve her kat bir katın altında veya üstünde yer alıyorsa, o zaman farklılık, alt üst olma durumu evrenin bir yasası demektir veya bu anlama gelir. Her şeyin bir altı, bir üstü varsa, o zaman insanların aralarında da bir hiyerarşinin olması evrenin kaçınılamaz yasası gereği demektir. Bundan daha iyi bir düzen ne düşünülebilir, ne de bulunabilir. Tanrıların bile hiyerarşiye tabi oldukları kanıtlandıktan sonra, insanlar buna inanmazlık edemezler. Bu temelde kurulacak düzen en despotik yaklaşımları bile rahatlıkla uygulayabilecektir ve hiç kimse de buna karşı çıkamayacaktır. Çünkü karşı çıkılan sadece uygulana gelen sistem değildir, aynı zamanda tanrının kendisidir. Rahibin uzun yıllar boyunca topluma enjekte ettiği ve en sonunda kabul ettirdiği, üzerinde sistemi oturttuğu bu yaklaşımdır. Bundan sonrası rahip için çocuk oyuncağı gibidir ve arkası çorap söküğü gibi gelecektir.

Rahip, sistemi bu anlayış temelinde kurar. Düzen yukarıdan aşağıya doğru örgütlendirilir. Düzen kendisinin değil, tanrının düzenidir. Kendisi tanrı adına bu düzeni kurmakta ve yönetmektedir. Kendisi salt bir sözcü ve temsilcidir. Bunun dışında farklı bir şey değildir, ama ona yaklaşım tanrının sözcüsüne yaklaşımdır. Ona karşı yapılacak herhangi bir yanlış yaklaşım, aynı zamanda onun şahsında tanrıya yapılmış olacaktır. Düzene karşıt durmak da, sadece kurulu sisteme karşı durmak anlamına gelmeyecek, aynı zamanda yine tanrının düzenine, dolayısıyla da tanrıya karşı durmak anlamına gelecektir. Tanrıya karşı gelmenin cezası ise; sonu belirsiz ve korkulu yeraltı dünyasının cehennem azabıdır. Kurulan düzen tanrı düzenidir ve çağlar sonrasında da “kutsal düzen” anlayışı egemenliğini sürdürmeye devam edecektir. Tüm sınıflı toplumların egemen yapıları kendilerini aynı düzenin temsilcileri olarak tanımlamışlardır. En son modern çağın ulus devleti de kendisini bu kutsallığın ifadesi olarak tanımlayacaktır. Dolayısıyla hiyerarşik devletçi yapı, kendisini tanrının yeryüzündeki tezahürü olarak göstermiştir.

Rahip kutsallıklarla bezenmiştir. Tanrıyla insanlar arasındaki tek köprüdür, tek halkadır. Neolitik dönemin çoklu tanrı sistemlerinde, putlara tapınma biçiminde de olsa insanlar tanrılarıyla direkt ilişki kurabilmekteydiler. Beklentilerini olduğu kadar, af dileklerini de direkt kendi ağızlarından tanrıya yakarışlarıyla dile getirebiliyorlardı. Ama rahibin toplum içinde egemen hale gelmesiyle birlikte insanların tanrılarına direkt tapınma, istem ve beklentilerini dile getirme, af dileme durumları da ortadan kalkar. Tanrı bir anlamda özelleştirilir. Rahip olmadan tanrıya ulaşmak mümkün değildir. Bir tapınma ya da yakarış mı gerçekleştirilecek, ancak rahibe başvurulur ve onun aracılığıyla bu yakarış ya da tapınma olayı gerçekleştirilir. Aracı, tanrıdan sonraki en güçlü ve etkili yaratık haline gelir. Aslında tanrı rahip iç içedir, aynı kişiliktir. Başrahip tanrının görünen, tanrı ise, rahibin görünmeyen yüzüdür.

“Rahip zigguratın en üst katını tanrılara (sayıları giderek azalır) verirken, bu katı son derece gizli tutar. Kendisi (başrahip) dışında kimsenin bu kata çıkmamasını kayıt altına alır. Bu taktik yeni dinsel gelişme için önemlidir. Böylece hem insanların saygısını ve merakını, hem de bağımlılığını geliştirir. Başrahip burada tanrıyla buluştuğunu, konuştuğunu sürekli topluma yayar. Tanrının sözünü duymak isteyen, başrahibin ‘sözüne’ bakmalıdır. Çünkü o, tanrının tek yetkili sözcüsüdür. Bu gelenek olduğu gibi İbrahimi dinlere de geçmiştir. Hz. Musa Sina-Tur dağında tanrıyla konuşup ‘On Emri’ almıştır. Hz. İsa’nın diğer adı ‘tanrı sözcüsü’dür. Birçok defa o da tanrıyla konuşma denemesine girmiş, ancak şeytan bu girişimi boşa çıkarmıştır. Fakat sonunda başaracaktır. Hz. Muhammed’in miraca çıkışı, aynı geleneğin islamla devam ettiğini gösterir.”(Kapitalist modernitenin aşılma sorunları ve demokratikleşme) Önderlik rahibin ziggurat sistemini ve bu temelde düzeni nasıl kurduğunu böyle anlatıyor. Tek tanrılı din ve temsilcilerinin de aynı rahibin yolundan yürüdükleri, oluşturulan kutsallığa halel getirmediklerini de bu değerlendirmede görüyoruz. Önderlik devamla da şunları belirtiyor:

“Başrahip tanrı katında, evinde düşünce yoğunluğunu başaran kişidir. Yeni toplumun düzenlenmesinin etkili olması için, bu düzenlemenin tanrıyla diyalogunda geçen sözlere göre olması son derece önemlidir. Tanrı temsilleri için ilk defa bazı heykeller de bu kata yerleştirilmektedir. Bu buluş insan merakını daha da artırır. Kavramsal tanrının simgesel putları, figürleri gerekli görülür. Zaten dönemin insan belleği bu tip soyut kavramlarla düşünmekten çok, figürlerle zihni tasarıya hepten yatkındır. Figürsel olmayan düşüncenin, yani sözel, soyut düşüncenin anlaşılması çok güçtür.

“Demek ki zigguratın üst katının ilk tanrı evi, panteon, kilise, havra, cami, cemaa (üniversite) örneği olması son derece öğreticidir. Zincirlemesine birbirine bağlı bu tarihsel oluşumlar toplumun kutsal hafızası, kimliği anlamına da gelmektedir. İlahiyat, diğer adıyla teoloji bu hafızayı felsefeleştirerek öğretmektedir: İlk örneğinden kopuk ve soyut olarak. Tarihteki en büyük çarpıtmalar ilahiyat teoloji alanında yapılmaktadır. Şüphesiz bilim ve felsefenin gelişmesinde ilahiyatın rolü yadsınamaz. Ama tanrısallığın toplumsal kaynağını belirlemeyerek, soyutun soyutuna, putun putuna sığınarak bunu yürüttükleri için, inşa ettikleri toplumsallıkla genelde uygarlığın, özelde bugünkü uygarlığın oluşumundaki baş sorumlu sınıf konumundadırlar.” (Uygarlık)



Din olmadan ne köleci ne de

günümüz devleti düşünülemez



Kutsal düzen anlayışı olmadan toplumun hiyerarşik olarak parçalanması, devletçi topluma geçiş yaptırılması mümkün olamazdı. Toplumun aleyhine gelişen hemen her şeye kutsallık giysileri giydirilmiş, tanrı düzeninin ifadesi olarak toplum değerlendirilmiştir. Kutsal tanrı düzeni, topluluğu aldatmanın ve kendi yaşamına aykırı bir sistemin içinde tutulabilmenin en mükemmel aracı olmuştur. İnsanları kulluğa ve köleliğe koşturan da bu yaklaşımdır. Farklılaşan toplum, kendi köleliği, kulluğu pahasına da olsa en yabancısı olduğu devletle, sınıflarla böylece tanışmış olacaktır. Hiçbir insan ya da topluluğun kulluğa, köleliğe gönüllüce koştuğunu kimse iddia edemez. Kutsal tanrı düzeninin onu oraya götürdüğünün çok farkında olduğu da söylenemez.

Düzen en yetkin temsiline devletle ulaşır. Yetkin ve karmaşık devlet yapılanmasını gerçekleştirmenin yolu da düzen anlayışının topluma benimsetilmesi, sistemleştirilmesi ve uygulanması temelinde gerçekleşmiştir. Düzen fikri topluma benimsetilmeden, ruhunun kaynağı olan özgürlüğüne aykırı olarak köleleşme insana kabul ettirilemezdi. Gökyüzünün kusursuz işleyen düzeninin yere indirilmesi, ete kemiğe büründürülmesi neticesinde egemenlikçi, hiyerarşik devletçi, sınıfçı sistem topluma benimsetilebilinmiş, insanlık ruhunun kaynağından uzaklaştırılabilinmiştir. Bu da din ile devlet ilişkilerinin iç içe geçmesine neden olmuş, hatta din devletin kaynağı rolünü de oynamıştır. Din olmadan ne köleci ne de günümüz devleti düşünülemez.

Düzen anlayışının oturtulması, sınıfsal egemenliklerin uygulanması için uygun zemini yaratmıştır. O zamana kadar bir bütün olan, egemenlik ve sömürü ilişkilerini bilmeyen, tam bir bütün ve eşitliği oluşturan toplum, yarattığı etki, uyandırdığı bilinç ve zihniyet yapısıyla farklılığa ve egemenlik ilişkilerine dayanan sınıflaşmayı, dinin ve tanrının cevaz verdiği bir yaklaşım olarak ele almıştır. Tanrı nasıl her şeyin üstündeyse, panteonda nasıl ki bir tanrı diğer tüm tanrılara üstün bir konumdaysa, o zaman insanlar arasında da benzer bir farklılaşmanın olması, bazılarının diğerlerine üstün olması kaçınılmaz olacağı düşüncesi din aracılığıyla topluma egemen kılınmıştır. Yani hiyerarşik devletçi yapılanma ve kölecilik kaynağını bu kutsal tanrısal düzenden alacaktır. Din ve tanrı sınıflaşmayı kolaylaştıran temel araçlar olmuştur ve bu sadece sınıflaşmanın, hiyerarşik devlet yapılanmasının doğduğu zamanlar için değil, tüm zamanlar için geçerli bir yaklaşım olagelmiştir.

İnsanların on binlerce yıl özgür yaşamalarına aykırı olarak köleleştirilmeleri kolay kabul edilmemiştir. Kadının köleleştirilmesi ve erkeğin metası haline getirilmesi de kolay kabul edilmemiştir. Bu kölelik ilişkisini kadınlara, erkeklere kabul ettirmek bir çırpıda ve kolay gerçekleşmemiştir. Zor yalnız başına böyle bir şeyi gerçekleştirebilme gücünden yoksundur. Bunu ancak bir inanç, bir ideolojik sistem geliştirebilirdi. Din ve tanrı inancı, kutsal düzen fikri insanları binlerce yıllık özgür yaşam alışkanlıklarından kopartabilir, bir hayvan, bir mal, bir iş aleti haline getirebilir, alınıp satılması karşısında sessiz kalmasını sağlayabilirdi. Rahibin din ve tanrı icat etme düşünce ve eylemi burada devreye girer ve anlamını da burada bulur:

“Avcılık ve savaş kültürünün varacağı durak askeri örgütlenmedir. Askeri örgütlenme doğal, etnik toplumun dağılması oranında gelişir. Kadın ana etrafındaki örgütlenme soy, gen, akraba ön ilişkisini geliştirirken, askeri örgütlenme bu ilişkiden kopmuş güçlü erkekleri esas alır. Artık bu gücün karşısında hiçbir doğal toplum biçiminin karşı duramayacağı açıktır. Toplumsal ilişkilere toplumsal zor –buna medeni ilişki de denilmektedir– girmiştir. Belirleyen güç zorun sahipleridir. Böylelikle özel mülkiyetin de yolu açılmaktadır. Mülkiyetin temelinde zorun yatması anlaşılır bir husustur. Zorla ve kanla ele geçirme benlik duygusunu aşırı güçlendirir. İlişkilere hükmetme olmadan, zor aracı geliştirilip uygulanamaz. Hükmetme ise sahip olmayla bağlantılıdır. Hükmetmenin içeriğinde sahip olma bir diyalektik ilişkidir. Sahiplik de tüm mülk düzenlerinin öznesidir. Artık topluluğa, kadına, çocuğa, gençlere, verimli av ve toplayıcılık alanlarına mülk gözüyle bakma dönemi açılmaktadır. Güçlü erkek bütün ihtişamıyla ilk çıkışını yapmaktadır. Tanrı kral olmaya az kalmıştır. Şaman rahip artık bu yeni sürecin mitolojisini oluşturmak için iş başındadır. Yapılması gereken iş, bu yeni oluşumu muhteşem bir gelişme olarak hükmedilen insanın zihnine yerleştirmektir. Meşruiyet savaşı en az çıplak zor kadar hünerli çaba gerektirmektedir. İnsanın zihnine öyle bir inanç yerleştirilmeli ki, mutlak bir kanun değerinde olsun. Bütün sosyolojik veriler ‘hükmeden tanrı’ kavramına bu süreçte erişildiğini göstermektedir.” (Bir Halkı Savunmak)



‘Kişinin tanrılaşması’

‘topluluğun karıncalaşması’dır



Sınıflaşma, devletleşme, erkek egemenlikçi topluma geçiş zamansal olarak aynı olmasalar da, aynı zihniyet yapılanmasına, aynı anlayışa dayanırlar. Zihniyet, üretimin toplumsal niteliğine aykırı olarak, toplumsal üretim fazlalılığına bireysel el koymadır. Azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğidir, ‘kişinin tanrılaşması’, ‘topluluğun karıncalaşması’dır. Doğal toplumu oluşturan temel yaklaşım olan yaş ve cinsiyet gözetmeyen ortak üretim ve ortak tüketimdir. Üretime toplum adına kişinin el koyması toplumsal ilişkilerde büyük bir değişimdir ve bu insanın binlerce yıl devam eden özgür, hiyerarşisiz, egemensiz yaşamından sonra gerçekleşmiştir. İnsana rağmen, insana karşıt bir yaklaşım, yine insan eliyle sağlanmıştır. Elbette bunun, toplumun en kurnazlarının hile ve zoru yoluyla başarıldığı söylenebilir ve bu büyük çoğunlukla da doğru bir tespit de olur, ama gerçeğin hepsini ifade etmez. Çünkü sadece zor, Önderliğin de belirttiği gibi; “yalnız başına uzun süre hayvanları bile ağılda tutamaz.”

O zaman yapılan iş bir meşruiyet aracına ihtiyaç duyar veya devreye giren meşruiyet araçlarıyla bu kendisine karşıt yaklaşım tüm topluma benimsetilir. Meşruiyet araçlarının en etkilisinin kutsal din, tanrı ve düzen anlayışı olduğu tartışma götürmezdir. Bundan dolayıdır ki, tüm sınıfçı, egemenlikçi sistemler dini meşruiyet aracı olarak kullanmaktan asla vazgeçmemişlerdir. Kadının köleleştirilmesi, eski ana tanrıça özelliklerinden uzaklaştırılması, erkeğin hizmetinde bir mal durumuna düşürülmesi, kölenin kölesi bir konuma getirilmesi de bu meşruiyet aracıyla sağlanmıştır. Tek tanrılı dinler, tanrının insanları kendi suretinde yarattıklarını söyleseler de, yaratılışın temel kaynağı mitolojiye baktığımızda, insanın tanrı tarafından yaratımının aşağılanma içerdiği rahatlıkla görülebilir. İnsanları dışkılarından, “bir adım daha ileride” çamurdan yaratan tanrılar, bu yaklaşımlarıyla ne kadar aşağıladıklarını gösterirler. Kadın ise bu yaratımda unutulmuş gibidir. Kadın ne tanrıdan bir parçadır, ne de tanrının suretinden yaratılmıştır. Kadın çamurdan bile yaratılmamıştır. Tanrı erkeği çamurdan, kadını da çamurdan yarattığı erkeğin ‘kaburga kemiğinden’, hem de ‘eğri’ kaburga kemiğinden yaratmıştır. Mitolojinin mitos dili başta kadın olmak üzere yaratım olayını öyle fazla sağa sola çekmeden ve dolaylı yöntemlere de başvurmadan, dosdoğru anlatır. Anlatım çok nettir; mitoloji, giderek dinin kadın yaratımına ilişkin bu yaklaşımı, kadına biçilen toplumsal kölelik statüsünün din aracılığıyla meşruiyet zeminine oturtulmasıdır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması, aslında kul köle olarak yaratılan erkeğe ikincil bir ek yapılmaktadır: Kadın, kölenin kölesi olarak tanımlanmış ve meşru kılınmıştır.



Kölecilik kadın aleyhine ilk cinsel

kırılmayla sistem haline gelebilmiştir



“Tanrısal bağlılıkta güçlü bir inanç ve ibadet bütünlüğü vardır. Rahip geleneğinde tanrı kral olarak devlet bağlılığı o kadar büyük bir deha ile işlenmiştir ki, köleler kullar ordusu karıncalaşarak yük taşıyacak denli küçültülmüş ve hizmetçi kılınmıştır. Sümer mitolojisinde insan, tanrıların dışkısından veya bir adım daha ileride topraktan (çamur) yaratılmış gibi gösterilir. Tanrıların en aşağı tarzda insan yaratması inceleşerek günümüze kadar gelir. Kadın, tanrıdan yaratılamayacak kadar unutulmuştur. Ona biçilen paye erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olmasıdır. Bu anlatımlar devlet tabakasının ilk doğuşundaki büyük ideolojik düzeni göstermesi bakımından önemlidir. İnsanların bölünmesi o denli işlenmiştir ki, nesiller boyu toplumun ezici çoğunluğu devlet tabakasının tanrısallığını sadece onaylamıyor, ibadet ediyor ve en ağırından çalışmayı bir tanrı emri olarak algılıyor. İdeolojik derinlik bu kadar gelişmiş oluyor. Aslında temeli zorbalık ve yalan olan bir kurumsal özellik, en yüce, tapınılan ve uğruna her tür çaba gösterilen bir metafizik, soyut fetiş –tapınılan şey– haline getiriliyor.”(Bir Halkı Savunmak)

Kölecilik bu yaklaşımın meşru kılınmasından sonra gelişebilmiştir. Artık sadece kadın değil, erkek de köle olarak mal haline getirilecek, beş para değerle alınıp satılabilecek ve bu da kutsal din ve tanrıya dayandırılacaktır. Kutsallık maskesiyle meşruiyet zeminine taşındıktan sonra kim buna karşı çıkabilir, etkisiz duruma getirebilir ki? Düzen ve düzen hükmü tanrısal kaynaktan çıkmıştır, o zaman buna itirazsız uymak gerekir ki, tanrılar kızmasın, kişi kutsallıktan koparılmasın ve tanrısal cezalandırmalar gündeme gelmesin! Hikaye eski, basit, ama son derece etkili. Acı çekmeden yaşamak, acı çektiğini bile tanrılara hissettirmemek. Tanrı adına hükmeden kralların insanların acı çekmelerine inanmamaları, bilmemeleri, kölelerin cansız ve acısız yaşayan varlıklar olarak bilinmeleri… Eyüp Peygamber’in acı çektiğini, kendi şahsında insanların acı çektiklerini tanrı krala kabul ettirmesinin başarısı burada yatmaktadır.

Köleciliğin bir sistem olarak gelişmesi kadın aleyhine ilk cinsel kırılmanın gerçekleşmesinden sonra mümkün olabilmiştir. Bir kez geliştikten sonra da tüm insanları köleleştirmeyi hedeflemiştir. Kadın, çocuk, genç sistem açısından fark etmemiştir. Önemli olan yaşları ve cinsiyetleri değildir, önemli olan; sömürünün gerçekleşmesinde katkı paylarının ne olacağıdır. Sonraki bazı dinler köleciliğin bu egemenlikçi yaklaşımlarına karşı çıkmış, eşitlik ve özgürlüğü savunabilmişlerdir. Hıristiyanlık ve islamiyet buna örnek gösterilebilir. Ancak bu dinlerin de her zaman aynı yaklaşımlara sahip oldukları ve insan emeği üzerindeki baskı ve sömürüye karşı çıktıkları anlamında değildir. Hıristiyanlık sömürüye karşı özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaklaşımı savunduğu dönemlerde Roma İmparatorluğu’nun kovuşturmalarına uğrarken farklı, ama Roma İmparatorluğu tarafından devlet dini olarak kabul ve ilan edildikten sonra farklı bir yaklaşımın sahibi olmuştur.

İktidarla bütünleşmek dinin özünde vardır. Kutsal tanrı düzenini yeryüzüne indirirken, dinin temel aldığı ilkeler egemenlikçi yaklaşımları bağrında taşımıştır. Tanrı ve kul, tanrının temsilcisi rahip ile insan, azınlıktaki yönetici ile çoğunluktaki yönetilen tanrı buyrukları olarak dinin esaslarını oluşturmuşlardır. Din kendisini iktidardan ayrı ve uzak görmemesi kadar, iktidar da kendisini dinden uzak görmemiştir. İkisi birbirini her zaman tamamlamışlardır. Roma İmparatorluğu’nun hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul ve ilan etmesi, dinin iktidarla olan bu bağından hareketledir. Bundan dolayı Önderlik, hangi sınıfsal temelde olursa olsun, iktidar bağlantılı tüm kavramların din kökenli olduğunu söyler. Siyasal teoloji yüzüne örtü çekilen iktidarın kavramlarının dinsel kökenini anlatır. Roma İmparatorluğu’nun yüzyıllarca kendisine karşı mücadele eden hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul etmesinin altında yatan gerçek, hıristiyanlığın çok geniş çevreler üzerinde yaratmış olduğu etki kadar, bu dinin bağrında taşımış olduğu iktidar bağlantılı temel yaklaşımlarını görmüş olmasından dolayıdır. Bunun paganizm ya da hıristiyanlık tarafından yürütülmüş olması ya da herhangi başka bir yaklaşım tarafından sürdürülmüş olması sistem açısından önemli değildir. Önemli olan sistemin teklemeden, tökezlemeden sürmüş olmasıdır. Ölümsüzleşen tanrı krallarla, ölümlü insanlar, ‘karınca misali çalışan’ ölümlü insanlar, devletin sürekliliğinin ifadesi olmuştur. Ölümsüz tanrı krallar ile karıncalaşan insanların Ortadoğu egemenlik zihniyetini oluşturduğunu belirten Önderlik, bu konuda aşağıdaki değerlendirmeyi yapar:

“Firavun ve Nemrut deyimleri Ortadoğu kültüründe tam da tanrı kralları ifade eder. Tanrı kral bir Ortadoğu yaratımıdır. Bir şahıs olmanın ötesinde bir kültür, bir kurumdur. Toplumun tüm üyelerinin tanrı kral kişiliği karşısındaki yerleri erzak taşıyan karınca misalidir. Tanrı kral ve öteleşen toplum arasındaki fark o denli abartılı ve tersyüz edilmiştir ki, sonunda iki soy belirmiştir: Ölümsüzler olarak tanrı krallar ve ölümlüler olarak insanlar. Mitolojik kurnazlık veya yetkinlik, devletleşen tabakayı insandan saymamaya özen göstermiştir. Kurum olarak devletin hakimlerin yaşamı için arz ettiği süreklilik, sanırım bu ‘ölümsüzler’ sıfatının oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Tanrı fikrindeki ‘ölümsüzlük’ kavramının devlet kurumundaki süreklilikle bağı çok açıktır. Devletleşmeden önceki tanrılar için de ölüm düşünülürdü. Neolitik dönem tanrılarında ve onu temsil ifadelerinde her yıl tanrı doğuş ve ölümleri için özel günler vardır. Yaygın söylence ve ritüellerle –ibadetler– kutlama ve yas törenleri düzenlenirdi. Ne zaman ki devlet kurumu süreklilik –şahıslar geçici, devlet kalıcı– kazandı, o zaman tanrılar da ölümsüz kılındı. Burada tanrı kralların soy ve hanedanlarını ayrıcalıklı kılmanın rolü de önemlidir. İnsandan sayılmama ve ölümsüzlük, olağanüstü bir büyüklük ve farklılık sağlar. Devletliler sınıfı böylece tanrılaşarak ölümsüz bir soy haline getirilince, öteki insanlara –diğer tüm toplum insanları– düşen de ona kulluk etmektir.” (Bir Halkı Savunmak)



Toplumsal kulluk sadece sınıfsal bir olgu değildir



Hıristiyanlığın Roma karşısındaki mücadelesi uzun sürmüştür. Hıristiyanlık bu mücadele süreci boyunca kölecilik karşıtı ve özgürlükçü düşünceleri savunmuştur. 300 yıl süren bu mücadele sonrasında iktidarla buluşmuş, devlet dini haline gelmiştir. İktidarla buluştuğu an özgürlükçü ütopyalarını da, Lenin’in burjuvazi için söylediği gibi, ‘geminin bordasından denize atmış’, kölecilik karşıtı yaklaşımlarını unutmuştur. Üretim araçlarının gelişimine bağlı olarak kölecilikte zayıflama yaşansa da, hıristiyanlığın egemenliği altında da varlığını devam ettirmiştir. Krallara taç giydiren din, özgürlük ütopyalarının sahibi olmaktan çıkmıştır. İslamiyet ise bu özgürlükçü düşünceleri çok daha erkenden yitirmiştir. İslam dini, daha Hz. Muhammed yaşarken bir imparatorluk haline gelecek kadar iktidarla iç içedir. İktidar kavgaları peygamberin cenazesi daha yerdeyken başlamış, Muaviye’yle birlikte saltanatın Emeviler’e geçmesi sonrasında da islam dininin ilerici ve özgürlükçü hiçbir yanı kalmamıştır. Hıristiyanlıkta olduğu gibi, burada da iktidarla tam bir bütünleşme gerçekleşmiştir. Bu olumsuz gidişatı kişilerle açıklamak mümkün değildir. Yani Muaviye olmasaydı da bu din de hıristiyanlık gibi iktidarla tam bir bütünlük oluşturacak, gerçek rengiyle arz-ı endam edecekti. Tencere kapak misali iktidarla din birbirlerini tamamlayan iki müthiş figür olmuşlardır. Üretim tarzlarının değişmesinde rolleri olsa da, temel özellik ve yaklaşımları bu olmuştur.

Kapitalizm olarak tanımlanan finans-kapitalin egemen olduğu burjuva düzeni, gelişmeye başladığı ilk dönemlerde din karşıtı bir yaklaşım sergilemiştir. Laisizm adı altında din ile devlet ilişkilerini birbirinden ayırdığını söylemiş, kilisenin etkinlik alanlarını sınırlamış, mülklerine el koymuştur. Ancak iktidarda tam bir hakimiyet sağladıktan sonra, din olmadan sistemi sürdürmenin mümkün olmadığını görmüştür. Toplumu kutsallık yüklenen metafizik kavramlarla en fazla sistemin yönetimine hazırlayanın din olduğunu, temel kavramlarının da buradan ödünç alındığını görmüştür. Gelişen toplumsal muhalefeti din olmadan etkisiz duruma getirmeyeceğini anlayınca da, laisizmi bir kavram olarak korusa da, gizliden gizliye dine de yeniden başköşeyi vermiş, etkin hale gelmesini sağlamıştır. Denilebilir ki, dinin iktidar organları tarafından en çok kullanıldığı, toplumun en fazla kul haline getirildiği, sistemin yedeği ve ‘uysal eşeği’ haline getirildiği, en çok din karşıtı olduğunu söyleyen kapitalist modernist sistem tarafında gerçekleştirilmiştir. Bu da şaşırtıcı değildir. Çünkü hiyerarşik sistem olarak tanımlayabileceğimiz hem din, hem de iktidar aynı kaynaktan doğmuşlardır. Dinin vaaz ettiği mutlak düzen fikri, tüm iktidar sistemlerinin de uygulamak istedikleri şeydir. Bu da ancak toplum kullaştırılarak gerçekleştirilebilir.

“Toplumsal kulluk sadece sınıfsal bir olgu değildir. Despot dışında –o da sistemin tutsağıdır– herkes, tüm toplumsal sınıf ve tabakalar bağlanmıştır. Köleci sistemden daha derinlikli gizlenmiş bir boyun eğdirmecilik düzeni vardır. Yumuşatma, sistemin derinleşmesi anlamına da gelmektedir. Toplumun temel paradigması, öncesi ve sonrası olmayan bir kulluk sistemidir. Ezelden ebede –bu iki kavram daha çok olgunluk dönemi devletine aittir– kadar düzen olduğu gibi sürecektir. İmtihan ve değişme yeri öte dünyaya ilişkindir. Sisteme sadece fiili kalkışma biçiminde değil, ruhen ve fikren karşı olmak bile en büyük günahtır. En iyi kulluk mutlak itaat etmesini bilen için erdemin, yetkinliğin ta kendisidir.” (Bir Halkı Savunmak)

Kölecilik açık bir baskı rejimidir. Köle sahibiyle köle arasındaki ilişkiler ve uygulanan sömürü açıktır, herhangi bir gizliliğe ihtiyaç duymaz. Meşruiyet zeminini din aracını kullanarak gerçekleştirir. Aynı şey feodalizmde de mevcut olmakla birlikte nispeten daha gizlidir. İnsan yine üretim aracıdır, ama toprak da önemli bir üretim aracı haline gelmiştir ve insan toprağa bağımlı hale gelmiş, getirilmiştir. Toprağa bağımlı hale getirilen insan, artık bir hayvan gibi pazarda alınıp satılmamakta, masa başlarında toprakla birlikte alınıp-satılmaktadır. Feodalizmin meşruiyet ihtiyacını da din karşılar. Kapitalist sistem bu sömürü düzeninin üzerine bir perde örtmüştür. Bu perde emeğini satma özgürlüğüdür. Bununla sömürü ve baskı yokmuş gibi gösterilir. Zorla işe koşturulan ve pazarlarda alınıp satılan kölenin, ya da toprakla birlikte alınıp satılan serfin yerini, emeğini özgürce satma hakkına sahip proleter almıştır. Gelenekten ve ahlaktan kopan bu sistemin nazarında insanın hayvanlar kadar bile değeri yoktur. Emeğini satma özgürlüğü, işsizlik ve açlıktan ölmeme özgürlüğüdür. Bu sistemin de meşruiyet ihtiyacı vardır ve bu ihtiyacı da din karşılar. Dikkatle izlenip değerlendirildiğinde, dinin bir baskı ve egemenlik aracı olarak tüm karşıtlığına rağmen, en fazla kapitalist modernizm tarafından kullanıldığı görülür.

Dinin devletle iç içe olan ilişkilerini öğrenmek için herhangi bir devlete bakmak yeterlidir. Türkiye buna iyi bir örnektir. Türkiye gibi kendisini laik sayan kimi devletlerde ise, en büyük bütçeli, yüz binlerce kadrolu dini kurumlar, sistemler oluşturulmuştur. Bu ülkelerde dini devlet eliyle geliştiren ve yayan eğitim kurumları bir ağ gibi toplumu sarmışlardır. Tüm toplumsal mücadelelerde, emekçi sınıfların hak arayışlarında panzehir olarak başvurulan araç hep din olmuştur. Sistemin egemenlikçi, sınıfçı, devletçi hiyerarşik yaklaşımlarını uygulamanın en temel aracı din, geçmişten günümüze, ilk hiyerarşik yapılanmadan en gelişmiş devlet yapılanmasına kadar her zaman başvurulan ve uygulanan temel araç olmuştur. Tüm sınıflı toplumların yönetim kavramlarının kaynağı hiç şüphe yok ki, din olmuştur.
1
Add a comment...
 
KOMÜNALLİK; İNSAN EMEĞİNİN VE YARATICILIĞININ ÖZÜDÜR
İnsan yaşamında komünal olmayan hiçbir çalışma yoktur. İnsan, zihniyetlere yerleştirilmiş bireyciliğe rağmen komünal bir varlıktır. Bireycilik komünal var oluşu kemirir.
Yeryüzünde sürekli yeni şeyler var ederek değişim yaratan ve değiştiren tek canlı insandır. İnsan bu özelliğini kendisine has pratik ve çok zengin üretim biçimleriyle ürünlere dönüştürür. İnsan değişik üretim alanlarında yaratımlarıyla değişimi yaratırken her alanda yapılan üretim o alanın kendisine ait kaide ve kuralları ile yerine getirilir. Bu özellikler insanın dünya üzerinde kendi bilinç ve emeği ile ikinci bir dünya şekillendirmesine yol açmıştır. İnsan yaratımı bu dünyaya kültürel değerler dünyası denir.
İnsanı yeryüzünde ikinci bir dünya yaratmaya sevk eden şey güçlülüğü değil zayıflığı olmuştur. Bu gerçeklik insanın, değişim gücü olmadan, yeni şeyler yaratmadan yaşayamayacağını gösterir. İnsanın ancak dünyaya yeni şeyler ekleyerek yaşayabileceği gerçeği aynı zamanda insanın kendi kendisini yapmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü insanlaşmayı ifade eden üretkenlik biçiminin bir benzerini doğada bulmak mümkün değildir. Doğayı işleyip ikinci bir dünya yaratan insanın bu iş için kendisi ile doğa arasına araç koyması yaratıcılığını daha da geliştirirken bu aynı zamanda insanlığın “garip işler” geliştirmesine de vesile olmuştur.
Biyolojik yapısı itibarıyla zayıf olan insanın bu zayıflığına rağmen “dünya krallığına” oynaması toplumsallaşmasının ona verdiği güçle olmaktadır. Dünyanın fiziki koşulları ve diğer canlıların var oluş kanunlarının dışına çıkarak var olabileceğini anlayan insanın, ‘insan’ olarak yaşmaya devam etmesi toplum kanunlarına riayet etmesiyle mümkün olur. Zayıflığını toplumsallaşarak aşmış insanın toplumsallığını değişen koşullara göre düzenlemesi, ilerletmesi onu yeryüzünün en güçlü varlığı yapmıştır. Toplumsallaşmaya başlayan insanın, türünün devamını sağlaması için bulduğu çok zengin yöntemler vardır. Açlık sorununu gidermek için yer kazarak tarla ekmeyi, korunmak için barınaklar yapmayı geliştirmiştir. Toplumsal yaşam devamlı olsun diye örgütlenmiş tecrübelerini bir birine aktarmıştır. Toplumsal sorunların çözümü için siyaset denilen mekanizmayla işlerini yürütmeyi öğrenmiştir. Kendisinden dünya güzelliklerine güzellikler katmak için sanatsal yaratıcılığını geliştirmiş sanat yapmayı öğrenmiştir. Bu liste bu biçimde uzatıla bilir.
İnsani yaratımların ortaya çıktığı değişik alanlar olmasına ve her alanın kendisine ait yaratım özelliklerine rağmen insanın yaptığı tüm işlerinde ortak olan ilkeler vardır. Bunlar hiçbir yerde ve zamanda değişmezler. Dil, din ve ırk ayrımı da gözetmeyen bu temel ilkeler insan olmanın üzerinde döşendiği temellerdir. Bu ilkelerin ilki insan üretkenliğinin olduğu her alanda güç ortaklığı, kolektif katılım ve paylaşım ilkesi ile üretimin sağlanmasıdır. Yine insanın yaptığı her işte değişmez bir ilke olarak var olan diğer bir şey yapılanın başkaları için yapılıyor olması gerçeğidir. Bu insani işlerin temel karakteridir. Başka birilerinin olmaması yapılan işte ortaya çıkan ürünleri anlamsız kılar. İnsan emeği sonucunda ortaya çıkan her şey insani bir üretim veya ürün olduğunu ancak toplumun diğer üyeleri ondan yararlanınca ortaya çıkar. Hiçbir kaygı gütmeden ortak çalışma ve ortak paylaşım ve bunun ahlakiliği toplumsallıktır başka bir ifade ile komünalliktir. Böylelikle insanın emek harcarken yaptığı işlerinde değişmez dediğimiz ilkeler komünalliğin insanın var oluşunda kök bir özellik olduğunu ortaya çıkarır. İnsanın her hangi bir şeyi kendim için yapıyorum dediği durumlarda da başka insanlar belirleyici dış etken olarak hep yanı başlarındadırlar. İnsani emek ve üretim öylesine derin ve köklü komünal bir ilkeye sahiptir ki insan emeğinden sayılacaksa eğer, kötülük olarak kabul edilen işleri bile insan başkalarına zarar vermek için yapar.
İnsanın emek sonucunda insanlaştığı kabul edilen bir tespittir. Emek nihayetinde iş yapmak, çalışmak, yenilik yaratmaya yönelmek demektir. İnsani bir özellik olarak emeğin ortaya çıkardığı ürünler ile insanlaşma aynı zamanda insanın kendi kendisini toplum içinde bir birey olarak ifade etmesidir. Toplum üyesi ancak bu biçimde kimlik ve kişiliğini netleştirebilir. Bu da iş yapmanın doğasında olan toplumsallık-komünallik ile doğrudan bağlantılı bir durumdur. İnsan bir işe koyulunca o işin neden yapıldığı ve yapılması gerektiği konusunda kendisini tekrar tekrar ikna etme gereği duymaz. Büyük ya da küçük insani bir ihtiyaç giderdiği için iş vardır. Dikkat edilirse her insanın kabul ettiği temel ilkelerden biride çalışmaktır. Her kes bir şekilde çalışmak emek harcamak ister. Kısacası insan çalışmadan edemez. Bu ilke insan işlerinin içinde derin bir toplumsal ahlakın varlığına işarettir. İnsanın emekle insanlaşması çalışma ahlakındaki toplumsallığın varlığından kaynağını alır. İnsanın insanlaşması sadece çalışıyor olmasından kaynaklanmaz. İnsan bilinçli emek harcadığından harcanan emek maddi ve manevi ürünlere dönüşür. Bu ürünler yeni olduklarında insan yaşamına yeni değerler katar. Bu diyalektik hep böyle devam eder. Ve sonuçta bu ürünler toplum dediğimiz olgu içinde kültürel dünya olarak gözümüzün önünde şekillenirler. Sadece iş yapmak veya çalışmak ile insanlaşma yani toplumsallaşma gerçekleşseydi, karıncaların insan derken kast ettiğimiz özellikleri insandan daha erken ve daha fazla kazanması gerekirdi. İnsan emeğinin özündeki komünallik insan çalışıp emek harcarken diğer canlılardan farklılaşmasını getirmiştir.
İnsan emeğindeki komünal özelliği yanında insanın ve onun toplumsal var oluşunun ifadesi olan diğer ayrıt edici özellik her insan işinde bir biçimde kedisini dışa vuran sanatsal yandır. İnsanın yaptığı her işte mutlak suretle bir sanatsallık da vardır. Sanat denilen yaratım biçimi, insanın emek verirken kendisini bire bir gerçekleştirmesi ve ürününde kendisini dışa vurum biçimidir. Her hangi bir üründe güzel olarak dışa yansıyan şey aslında insanın kendisidir. Sanat veya sanatsallığı ifade eden yaratım biçimi dışında kalan diğer insan faaliyetlerinde bir noktaya kadar doğayı veya diğer canlıları taklit etme, onlardan esinlenme vardır. Dış bir etken olarak doğa ve diğer canlılar dünyası değil sanat toplumsallığın gelişim süreci içinde gelişen bir dışa vurum biçimi olduğundan, tümüyle insani özelliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yemek yemek, barınmak, korunmak, üreyerek çoğalmak için gerekli olan etkinlikler toplumsallaşma olmadan da var olan özelliklerdir. Toplumsallaşma bu ihtiyaçların insan tarafından kendi var oluşu gereği komünalca yerine getirmesine yol açmıştır. Demek ki insanın özelliklede biyolojik-güdüsel ihtiyaçlarını karşılamak nedeniyle içine girdiği mücadelede toplumsallık hayvani de olsa var olan mücadelenin karakterini değiştirmiştir. Bu değişiklik insan işlerinin karakterini meydana getiren komünalliğini ortaya çıkarmıştır. Fakat sanatsallık biyolojik ihtiyaçların giderilmesi biçiminde değil toplumsallaşma bir aşama kaydettikten sonra toplumun ihtiyaçları sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu insanın bilinçlenmesinde yeni bir aşama kaydetmesi demek olduğundan insanlaşma açısından önemli bir gelişmedir.
İnsanın doğada gerçekleşen diğer tüm değişimlerden farkını ürünü ortaya çıkarırken verilen emeğin veriliş tarzı yanında yaratılan ürünün biçiminde de gözlemek mümkündür. İnsanın bir ağacın kovuğundan yada bir mağaradan çıkıp kendi eliyle barınak yapmaya başlamasında gerçekleşen iki temel olgu vardır. Birincisi bu iş için bir araya gelme ve ortak çalışmaya sevk eden düşünce, ikincisi yaptıkları barınağın biçimidir. Bu her iki özelliği de doğada başka canlılarda bulmak mümkün değildir. Bu gerçekleşme insanlaşmada aşama kaydetmektir. Özelliklede biçim için gerekli olan tasarı gücü insanlaşmanın ne kadar geliştiğinin ölçüsü olmuştur. Toplumsallıkta güç birliği komünalliği, biçim sanatsallığı ifade eder. Her insan işinde görülen şey pratikten önce o işin bir tasarısının insan kafasında oluşuyor olmasıdır. Buradan şu sonuca varmak mümkündür; sadece çalışmak değil komünal çalışmak ve komünal çalışınca da ortaya çıkan ürünün birebir bir benzerinin doğada olmaması insanın emekleri sonucunda gerçekleşen yaratım dünyasının temel özelliğidir. Bu anlamda insan emeğinde gerçekleşen sanatsallık insan bilincinin hangi düzeyde pratikleşebileceğinin habercisidir. Sanatsal yaratım komünal çalışma bilincinin veya hissinin ortaya çıkmasıyla beraber ortaya çıkmış ve insan bilincinde gelişme devam ettikçe de insan eliyle müthiş güzelliklerin dünya güzelliğine eklenmesini sağlamıştır. Komünal çalışmanın en sonuç alıcı aşaması sanatsallığın belirginleştiği aşma ile başlar. Sanatın kaynağı insan emeğinin tümüyle komünalca işlediği, ahlaki düzeyde karşılıklı paylaşımın olduğu yaratım dönemidir.
İş’teki sanatsallığın toplumsal karakterinin diğer yanı sanatsallığı ifade eden yaratımın tasarı kuracak kadar somutlaşmasıdır dedik. Kendi kafasında yaptığı işin tasarısını kuracak kadar ilerleme kaydetmiş insan bizzat kendisi olarak topluma bilinç ve iradesiyle katılma düzeyine gelmiş insan demektir. Toplumsal yaşam bireylerden-toplumsal guruplardan oluşur. En gelişkin toplum tüm üyelerinin veya guruplarının bilinçle katılım yaptığı toplumdur. İnsanın topluma bilinçle katılması demek, algıladığı kadar değişim gücünü pratikleştirmesi demektir. İnsanda düşünce gücü soyutlama yapacak kadar ilerlemiş ise bir işi yaparken kendinden de bir takım şeyleri ürününe katıyorsa bu her işte olan sanatsal yaratıcılığı ifade eder. Dolayısıyla bir insan yaptığı her hangi bir işte ben kendimden buna ne katabilirim biçiminde bir anlayış ile yaklaşma gereği duyuyor ise bunun nedeni insandaki sanatsal yanın olmasıdır. Bu noktada da hemen şunu belirtmek gerekir ki sanat bir disiplin olarak sadece sanatçıların yaptıklarıyla sınırlı bir yaratım alanı değildir. Böyle anlaşılması sanatsal yaratıcılığı daraltır. Çünkü sanat insanın emek verdiği her yerdedir. Sanatçıların yaptığı en rafine sanattır denebilir. Sanat ürünü tüm malzemesiyle toplumsal yaşamın içinde olduğu için insanların daha güzele ulaşma istemi ki bu da bir değişim yaratma özelliliğidir onu duyulur ve görünür kılar. Sanatçı bu malzemeyi tüm detaylarıyla gören, hisseden ve işleyerek rafine edendir. Fakat sanatın hem toplumsal bir iş olması hem de güzelliği arama isteminin değişim yaratan bir olgu olması bu rafine etme işinin kendisini en üst düzeyde yoğunlaşma ve yetenek gerektiren bir emek alanı yapar. Bu günümüzde sanat yaparken de geçerli olan bir ilkedir. Gerçek sanatçıların en güçlü bireyler olması yanında sanat ürünlerinde geri toplumsal değerleri aşma ve güzelliğe vesile olan toplumsal değerlere değer katma ilkesi sanatın bu özelliğinden dolayıdır. İnsanın ikinci bir dünya yaratması anlamındaki kültür yaratma işi için harika ürünlerin sanat alanından gelmesi sanatın belirtilen bu özgünlüğünden kaynağını alır.
Toplumsal gelişme kendisiyle beraber değişik ihtiyaçların oluşmasına yol açmıştır. Toplumsal ihtiyaçlar olmasaydı değişik üretim alanları da olmazdı. Toplumsal ihtiyaçlar iş alanlarını ortaya çıkarır. Örneğin siyaset toplumsallaşmanın çok sonrası bir aşamasında ortaya çıkmıştır. Fakat sanat böyle değildir. Sanat toplumsal bilincin geliştiği başlangıç dönemlerinde insanlığın kullandığı ilk dil olarak ortaya çıkmıştır. İnsanın kendi emeğinin sonucunda ortaya çıkan ürünler karşısında duyduğu hoşnutluğu bir başkasına anlatmak için başvurduğu yöntemlerin hepsine bugün sanat denilmektedir. Resmin, müziğin, dans ve tiyatronun kökleri ilk insanların kendilerini, ürünlerini ve çevresinde olup bitenleri başkalarına anlata bilme ihtiyacından doğan arayışlarından kaynağını almıştır. Toplumsal gelişme ile sanatsal yaratım iç içe gelişmiştir. Toplumsallaşarak harikalar yaratan insanlık özünde sanatsallığı yakalamış insanlıktır. Bu karşılıklı diyalektikten ötürü sanatsal yaratıcılığın sırı toplumsal yaşamın ilkelerinde gizlidir demek doğru bir tespit olmaktadır. Şu da çok bariz bir şekilde ortaya çıkmıştır ki sanata konu olan her maddi ve manevi değer hata sanata güç veren hayaller bile toplumsallık içinde yaratılır. Bu ilkeden dolayı rahatlıkla belirtile bilir ki sanat ürünlerindeki öz toplumsallık içinde değişip dönüşen insanın ve emeklerinin kendisidir. İnsan emeği sonucunda ortaya çıkan ürünlerin başkaları için yapılıyor olması ilkesinin sanattaki ifadesinden dolayı bir sanat ürünü ister birey ve toplumu geliştirme ve iradeli kılma amaçlı yapılmış olsun ister bireyi ve toplumu yozlaştırma tarzında yapılmış olsun her dönem sanat ürünlerinin insanları etkisi altına almasına neden olmuştur. Bu özellik sanatsallık yada sanat ürünü dediğimiz emeğin toplumsal ahlak ile ne kadar köklü bir bağ içinde yaratılıp geliştiğinin ispatıdır.
İnsanın kendi oluşum diyalektiği ile çalışırken yaptığı işlerde olan komünallik –başkalarıyla başkaları için- ve sanatsallığı –toplum için yeniden yaratımı kendisinden gerçekleştirme- olgularını tarihin her döneminde izlemek mümkündür. Tarih sınıflaşma öncesi toplumsal yaşamın komünal olduğunu tespit etmiştir. İnsanlaşmayı başaran aşamanın tarihin bu evresi olduğu da tespitlidir. Emeğin komünal gerçekleşmesi ve emekte sanatsallığı ifade eden yaratıcılık burada şekillenmiştir. Toplumsal yaşamın karakter değişikliği olarak sınıflaşma veya toplumsallığın devletleştirilmesi özünde insanlığın komünallik ve sanatsallık yanından mahrum edilip bilinç saptırmasına uğratılarak kötürüm yapılmasıdır. Yaratıcılığını kayıp etmiş insan köleleştirilmiş insan demektir. Toplumun devletleştirilmesi insan yaratıcılığının baskı altına alınıp hapsedilmesidir. Yaratıcılığın sınırlandırılarak birinin veya birilerinin hizmetine alınmasıdır. Bu birileri toplumun herhangi bir üyesi veya tümü değil bir avuç kadar olan egemenlerdir. Bunun için devletli toplumda ne kadar çok çalışılmış ve yeni ürünler ortaya çıkmış ise egemenlerde o kadar güçlenmiştir. Çünkü egemenler kendilerini tüm toplumun yerine koyduklarından tüm insan yaratımlarının zorla sahibi olmuşlardır.
Toplumun devletleştirilmesi genelde toplumun var ettiği tüm maddi manevi ürünlerinin özelleştirilmesi ile başlatılır. Buna özel mülkiyetin ortaya çıkması denir. Fakat burada görülmesi gereken çok ince bir ayrımdan söz etmek gerekir. Özel mülkiyet egemenlerin her hangi bir toplumsal ürüne ‘bu bizimdir’ demeden önce ‘bizim için çalışın’ demesiyle başlayan bir sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. Toplumun komünal aşamasında iş de üründe komünalcadır. Ürün iş yapıldıktan sonra ortaya çıkacağından ürünün mülkleşmesi için toplumsal hafıza gereği önce iş ahlakının yani emek sarf etme tarzının bir değişikliğe uğratılması gerekir. İnsan emekleri sonucunda ortaya çıkmış ürününü ‘gönül rahatlığı’ ile topluma değil de toplum adına bir avuç egemene vermeye başlamış ise burada güçlü bir ikna etme işinin devreye girdiğini gösterir. Tarihi belgelerden ve kalıntılardan öğrendiklerimiz bu ikna etme işinin de her hangi bir yöntemle değil tümüyle sanatkârane yapıldığıdır. İlk devletçi toplum olan köleciliğin kendi sistemini kurarken geliştirdiği şehirlerde yeni bir şehir planlaması ve mimari yapıyla ortaya çıktığı bunu da özsellikle devletin ‘döl yatağı’ olan tapınaklarda derinleştirdiğini biliyoruz. Toplumun devletleştirilmesi işinde kullanılan dilin şiirselliği bugün bile insanları etkileyebilecek güçtedir. Yine devletin ilk oluşumunda bugün aydın ve sanatçı denilen o günün kişilerinin de tapınaklara direkt bağlı çalıştıkları ilk tarihi belgelerde yazılıdır. Resim, heykel, müzik ve danslar başta olmak üzere sanat denilen yaratıcılığın o dönem toplumunu tapınaklar yani devlet etrafında bir araya getirmeye ikna etmek ve oraya bağlamak için dini törenler adı altında kullanıldıkları tespitlidir. Kısacası toplum sanatsal yaratıcılık ile önce rahibe, krala ve giderek tanrılara çalışması gerektiğine inandırılarak devletleşmeye bağlanmıştır. Toplumsal var oluşun bu köklü karakter değişikliğine uğratılması pratiğinde bir kez daha insanın komünal emek ahlakı ve sanatsal yaratıcılığının gücünü görebilmekteyiz. Fakat bu kez tersinden işletilerek bunun yapıldığı ispatlıdır.
Bu ilke toplumun tek tanrılı dinler döneminde de bu biçimde işletilmektedir. Tevrat’taki şiirsellik ve öykülerin çarpıcılığı, İncil’in dil akıcılığı ve Kuran-ı kerim’deki edebi yanın büyüklüğü inkar edilemez. İbadet yerlerinin ihtişamlı mimarisi, dini ilahilerin insanları etkisi altına alan musiki havaları bir kez daha sanatsallığın toplumu nasıl etkisi altına alabileceğinin güçlü işaretleridir. Köleci ve feodal devletçi toplumun belirtilen tersinden yaklaşımlarında da değişim ve yeniyi yaratmanın en temel insan özelliği olduğunu, insanın bu özelliklerini sanatsallığı ile konuşturabileceği ve bu dille topluma yeni ölçüler dayatacağını bir kez daha çok net bir şekilde bu değişimlerden anlıyoruz.
Sanatsal yaratımdaki toplumsallığın, toplumsal değişim ve dönüşümde oynadığı rolün ne kadar etkili olduğunu gösteren en çarpıcı gelişme Avrupa kıtasında başlayan Rönesans’tır. Avrupa Ortaçağ karınlığının ilk defa sanat ürünleriyle yırtılmış olması ne tesadüf ne de bir tercihtir. Bu toplumsal değişimde olması gereken bir zorunluluktur. Burada toplumsal değişim toplumsal ilişkilerin tümüne kökenlik eden yerden başlatılmıştır. Toplumsal ilişkiler toplumsal üretimin özünde olan temeller üzerinde kurulmuştur. Toplumsal üretimin özünün komünallik olduğu ve sanatsal yaratım ile bunun derinleştiğinin vurgusu yapıldı. Toplumsallığın bu aşamasında yeni üretimin ilişki biçiminin kurulmasından önce sanatsallıkla yeni toplumsal ilişki biçiminin dilendirilmesi daha önce belirtildiği gibi toplumu yeni yaşama ikna etme bu yaşam biçimine hazır hale getirme diyalektiğinin bir gereğidir. Sanatçı sanatıyla yeni toplumsal sistemin üzerinde kurulacağı zihniyetti adeta nakşetmektedir. Her sanat ürününde mutlak suretle bir yenilik işlenmektedir. Yeni kültürleşmenin böyle geliştiği ortadır. Sanatsal yaratımın toplumsal karakterinin büyüklüğü Rönesans dönemi sanat ürünlerinin özgürlük arayışı güçlü bireylerce geliştirilmesi ve bireysel yaratımın çarpıcılığında da rahatlıkla görülebilmektedir. Bu dönem sanatına hiç kimse modern veya postmodern diyemez. Bu dönem sanatı dini gericiliğe, toplumsal çürümeye meydan okuyan devrimci bir sanattır. Dönem sanatının özünün bu olduğuna şüphe yoktur. Birçok sanat ekolünün bu toplumsal değişim döneminde ortaya çıkması bir çoğununda buradan köken alması boşuna değildir.
Rönesans sürecinde sanatta başlayan yeni zihniyettin giderek derinleşmesi, bilimselliğin kökleşip derinlik kazanmasının imkânlarını daha da artırmıştır. Bilimsel düşünceye dayalı kurulacak yeni toplumsal yaşamın maneviyatını ve biçimini sanat ürünleri göstermektedir. Bilim insanın kendisi ile doğa arasına araç koymasından doğmuştur. Bundan dolayı da bilimsel düşüncenin özellikle de üretim alanında yeni üretim araçlarının icadıyla somutluk kazanması doğal bir sonuç olarak gelişecektir. Köleci ve feodal devletçi toplumun baskısı altında soluksuz bırakılmış insanlık tarihin bu aşamasında toplumsal yaratımın özü olan sanatsallığıyla yeniden yaratıcılığını sahneye koymaya başlamıştır. Bu yaratıcılığın kaynağı insanın tarihsel gelişme düzeyidir. Bu bilimsel düşüncenin yolunu sonuna kadar açarak yeni bir insanlık düzeyinin ortaya çıkmasına imkân doğurmuştur. Tarihin bu aşamasında başlayan yeni arayışlar insanda sadece doğanın fiziki koşullarına ve diğer canlı türlerinin var oluş kanunları karşısında yaşadığı zayıflığını giderme amaçlı mücadelesinde yeni bir aşama değildir. Bu arayışlar aynı zamanda kölecikle başlayan devletçi toplumun insanı bittiren ve zayıf düşüren yaptırımlarına karşı da bir çıkışı ifade etmiştir. Rönesans döneminde bireysel yaratıcılığın ileri derecede olması, sanatsallığın harika yaratımlar biçimimde somutluk kazanması, bu dönem dilinin ve imkân buldukça yaşamaya güç getiren yeni toplumsal ilişkilerinin özgürlükçü ve demokratik olması bundan dolayıdır. Yüzlerce yıl önce yaşayan sanatçıların yarattıklarının halen günümüz sanatının gelişmesine değişik biçimlerde kaynaklık etmesi boşuna değildir.
Toplum içinde yaşanan bu değişim ve gelişmeler her alanında kökleştikçe kendisini dayatan sorun; toplumsal yaşamın insanın hangi emek verme biçimi ve ahlakı ile kurulacağı gerçeğine bağlanmış olur. Toplum ya insan emeğinin ve işinin özünde olan komünallikle yeniden komünal toplumu kuracak bir üretkenlik içinde yoluna devam edecektir ya da kölecikle başlayan ve toplumu egemenler için hizmete sevk eden devletçi ahlak ile çalışmaya bir kez daha zorla ikna edilecekti. Rönesans’la başlayan yeniliklerin süreçle izlediği rota ve bu rotada yaşanan çelişki ve çatışmalar sonrasında yeni toplumsal kuruluşun bir avuç egemen için çalışması biçiminde sonuçlandığı, bu sistemin de kapitalizm olduğu bilinmektedir.
Tarihin bu aşamasında yaşanan gelişme sonrasında insanın yaptığı her işin özünde olan komünallik veya toplum için üretme ilkesi daha derin bir darbe alır. İnsanlık tarihinde yaşanan gelişmelerin toplamı olan bilimsel düşünce toplum bireyinin sanatsal yaratıcılığını her türlü emek alanında zirveye çıkarmasına olanak tanımıştır. Bu gelişme toplumun komünal özünün üst düzeyde sistemleşmesine ramak kaldığının da habercisidir. Toplumsallığın özünde olan emeğin komünal gerçekleşmesi insan üretkenliğinin temeli olduğundan devletçi toplumun kuruluşuna kadar da emeğin komünal gerçekleşmesi kendi doğal gelişim seyrini doğru yolda ilerlemiştir. Fakat sanatsallık insanın zihinsel gelişimine paralel gelişecek bir yeniden yaratım olduğundan toplumsal gelişmeye daha çok da akılın ve duyguların büyümesine direkt bağlı gelişir. Dolayısıyla sanatsal yaratıcılık emeğin komünal gerçekleşmesi kadar hızlı bir gelişmeyi yaşmamıştır. Bundan dolayı aklın ve duyguların bilimsel gelişeme imkanlarını ortaya çıkarması ve bundan güç alarak büyümesi komünal toplumun daha güçlü ve derinlikli sistemleşmesinin fırsatını beraberinde doğurmuştur. Ancak bilimsel düşünce ve sanatsal yaratıcılığın yakaladığı imkanların kapitalist biçimde ele alınarak insanlığın sermaye sınıfının hizmetinde üretime zorlanması tarihin tanıdığı en büyük komünallik karşıtlığının kapitalizm adında kurulmasına sebep oldu. Kapitalizmin en büyük komünallik karşıtı biçiminde işlemesi kapitalizmin üzerinden geliştiği gelişmelerin toplumun komünalliği kurmasının imkânlarına da sahip olmasındandır.
Komünal üretim ve ahlak karşıtlığının Kapitalizmde vardığı boyut bu sistemin daha derin bir kölelik sistemi olmasına da nedendir. Hiçbir devletçi toplum dayatması kapitalizmin yaptığı kadar insanın tüm yaratımlarının özü olan komünalliği tahrip etmesi üzerinden kendini var etmemiştir. Hiçbir tarihi süreçte insanlık bu kadar toplumun tümü olmayan egemenler için çalıştırılmamıştır. Toplumsal tarih içinde insanlık hiçbir dönem bu düzeyde zenginlik içinde yoksul yaşamamıştır. Tarih boyunca hep güzeli arama amacı taşımış insan kapitalizm döneminde ‘çirkin olana’ yönelmiştir. Bununla bağlantılı olarak değişim ve dönüşüm için güzeli ortaya çıkarma adına gerçekten güzel olan değerler hiç bu kadar derinliğine ve genişliğine tüketilen ve yok edilen biçimde ele alınmamıştır. Bilimsel düşünceye bağlı gelişen olanaklar büyük zenginlik ve refaha yol açmaya imkân tanırken milyonlarca insanın açlık ve yoksulluk içinde yaşaması kapitalist üretim tarzından dolayıdır. Teknik imkânlar her insanın bir biçimde üretime katılması olasılığını doğurmuşken büyük işsizler ordusunun var olmasının nedeni üretimin sermaye sınıfı için yapılıyor olmasıdır. Bilimsel gelişmeye bağlı insanın aklını ve duygularını kullanmasında gelişme kaydetmesi ve güdülerini terbiye etme kabiliyetini yakalamasına rağmen sanatın bugün toplumu ve bireyi komünallikten uzaklaştırıp yozlaştırmasının nedeni sanatın da tıpkı üretim gibi egemenler için yapılıyor olmasıdır. Buna sanatsal yaratıcılığın devletleştirilmiş toplumun zihniyet yapısına göre yapılıyor olması sebep olmaktadır. Demek ki işsizlik, açlık ve yoksulluk yine sanatın toplumu ve bireyi en çok yozlaştıran temelde ele alınmasının nedeni kapitalizmin kendisidir. Çünkü toplumun komünal özünün ilk ve esaslı olan bu iki üretkenlik alanı sistem sahiplerini büyütmenin ahlakıyla dönmektedir. Toplumsallığın mahiyetine göre bu tümüyle ahlaksızlıktır.
Toplumun devletleştirilip iktidarlar eliyle yürütülüyor olması tüm toplumsal sorunların kaynağıdır. Tarihsel gelişmelerden öğrendiklerimiz hem emeğin komünal işleyişine hem insandaki sanatsal yaratıcılığın gelişim diyalektiğine zıt devletçi sistemin oluşması toplumsal mücadelelerin temelini oluşturmuştur. Devletçi toplum ve iktidar insani değerlere karşı her anlamda yürütülen mücadele demektir. Toplum devletleştirildikten sonra insani arayış ve yenilik yaratma istemi hep bu sistemi aşmak amaçlı gerçekleşmek zorunda kalmıştır. Binlerce yıldır özgürlük, eşitlik ve adalet gibi erdemlerin insanların dilinden düşmemesi bu gerçeklikten kaynağını almaktadır. Devlet ve iktidar kültürüne karşı insanlığın en kutsal değerlerini koruma ve özgür olmak için verdiği çabalarını en iyi bu kültür oluştuktan sonra gelişen sanat ürünlerinde izlemek mümkündür. Her ne kadar egemenler de toplumu korku ve şiddetle kendilerine bağlam için ihtişamlı sanat ürünlerini yapma emrini vermiş ise de sanatın özü olan komünallikten ötürü o eserler ancak ibret almayı ifade etmiştir. Egemenlerin sanat üslubunda özgürlük, eşitlik ve adalet gibi erdemlerin yansıması görülmez. Onlarda yansıyan, egemenlerin güç, ihtişam ve zorbalığıdır. Sanat ürünleri açısından bir dönüm noktası olan köleci dönemde yapılan sanat eserlerinde insanların nasıl köleleştirildiği ve hizmete koşturuldukları etkileyici bir biçimde verilmektedir. Kapitalist dönem açısından insanın bitirilişi sanat eliyle bin bir biçimde verilmektedir. Bu konuda olup biteni anlamak için sanatın kendisiyle kısa bir bakış ile etrafa bakmak yeterlidir. Kapitalizm günümüzde iktidarını sanatla korumaya alacak kadar sanatla ilgilenmektedir. Bunun nedeni sanatsal yaratımdaki büyük ikna gücüdür.
Devletli toplumun oluşmasından sonra sanatsal yaratıcılığın mecrası bu toplum kültürüne alternatif yaratıcılığa yönelmek biçiminde gelişmiştir. Toplumun tüm kalıcı değerleri bu mecrada yaratılmıştır. Egemenin zulmüne karşı komünal sanat halkların direnişini, despotun uygulamalarına karşı halk kahramanlarının mücadelesi komünal sanatın temasını meydana getirmiştir. Egemen sistemin kölecileştiren kültürüne karşı komünal sanat özgürlüğü bayrak yapmıştır. Devletleşmiş toplumun uygulamaları sonucu yaratıcılığını kaybeden ve çürüyen insanlık gerçeğine karşı sanat özgür ve eşit bir yaşama yönelmenin hayallerini her zaman ürünlerinde maddi bir gerçeğe dönüştürmüştür. Sanatın var olana razı olmayacağı ve hep eleştiri yaparak mevcut toplumsal gerçeklikle arasına mesafe koyacağı ilkesi temelini buradan almaktadır. Sanatsal var oluşun özü komünalliğin iktidar karşıtı olması gerçeği, sanatsal yaratıcılığın sanat ürününe dönüşmesi için devletçi toplum kültür ve kişiliğini reddetmesini şart kılar. Sanatın kabul etmediği ve edemeyeceği ilke devletçi toplumun bin bir hilesidir.
Güçsüzlüğünü komünal yaşam ile bir araya gelerek aşmış insanlık günümüzde insanlığın özünden uzaklaşmak olan bireycilik biçiminde bir kültür ve kişilik dayatması altındadır. Bu dayatmadan dolayı muazzam imkânlara rağmen insanlığın ezici bir çoğunluğu yaşamın her alanında çaresizliğe mahkûm edilmiştir. Öyle bir çark kurulmuştur ki çalışıldıkça açlık ve yoksulluk bir türlü sorun olmaktan çıkarılamamaktadır. Onca teknik imkâna ve ihtiyaçların varlığına rağmen işsizlik bir türlü giderilmemektedir. Oysaki her insanın çalışma zorunluluğu vardır ilkesi komünalliğin insan işlerindeki yansıması ve ahlakiliği gereğidir. Bunun yanında sanatsal yaratıcılık adına onca şeyin üretilmesine rağmen insanlık bir türlü var olan duruma ikna edilememekte ve ruhsal doygunluğu yaşayamamaktadır. Bundan daha kötüsü çalışma yaşamına katılım, emek sarf etme ve sanatsallığın rafine hali dediğimiz üretkenlik alanlarının bireyciliğin en çok yaşandığı alanlar olması ve bunu körüklemesidir. Günümüzde insan toplumun bir üyesi olduğu bilincini güçlü yaşadığından değil de daha çok kazanmak için çalışır duruma getirildiğinden iş ve ürün yaratma ahlakı da bozulmuştur. Ürün başkaları için ve satmak amaçlı üretildiğinden insan yaptıklarına hep bir yabancılık içinde yaşamak durumda bırakılmıştır. Fakat toplumsallığın tümden yok edilemez gerçeği özelliklede sanatsal yaratıcılığın bozulan komünal özünden dolayı sanat alanında tam bir kaosa neden olmuştur. Çok rahatlıkla görüleceği gibi içinde bulunduğumuz zaman diliminde kendi kendisini en çok tüketen ve kendisine ters işleyen alan sanattır.
Toplumsallaşma insanlığın yaşadığı zayıflığına bulduğu yegâne çare ise toplumsallaşmanın ilerlemesi sürecinde sorunların ve sorunlara neden olan çelişkilerin giderek azalması gerekirdi. Çünkü hiçbir varlık voruluşunu sağlayan temel ilkelerine ters bir işleyişe giremez. Yani hiç bir şey kendi kendini yok etmek için varolamaz. Voroluş, varolmayı engelleyen etkenler ne ise onları aşarak gerçekleşir. Toplumsallığın komünal biçimde gerçekleşmesi insanlığın bir varlığa dönüşmesini sağlamış ise bu insanın ancak komünal bir duruş ile yaşamını devam ettirebileceğini gösterir. Fakat günümüzde zirveye çıkmış insanlık sorunları insanın kendi kendisini bitişe götürebileceğinin sinyallerini vermektedir. Doymak, korunmak ve doğal olmayan ölümleri ortadan kaldırmak için bir araya gelmiş insan bugün bu sorunları bizzat kendi eliyle yaratmaktadır. Toplumsallığın ilk çıkışında insanlık varolmayı doğaya karşı başarmıştı. Bilim ve teknik alanda yaşanan gelişmeler doğa koşullarını artık insanlık için ciddi bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Fakat belirtilen sorunlar artarak devam ettiğine göre yanlış olan bir takım şeylerin olduğu ortaya çıkar. Bu sorunların temel nedeninin artık insanın kendisi olduğu netleşmiştir. İnsan toplumsal bir varlık olduğundan varolan tüm sorunların nedenlerini toplumsal yapının içinde aramayı gerektirir. Toplumsallığın kendisi değil toplumsal biçim sorunların kaynağıdır. Sorun üreten devletleştirilmiş toplumsal gerçekliktir. Bunun için devletçi toplum sisteminde istenildiği kadar çalışılsın açlık, işsizlik, barınak ve güvenlik sorunları ortadan kaldırılamaz. Kaldırılamadığı için de bugün her kes toplumsal kaostan bahsetmektedir. Bir avuç egemen insana çalışıldıkça bu sorunlar hep var olacaktır. Bir zihniyette dönüşmüş bu gerçeklik içinde topluma çalışıyorum denerek de işin içinden çıkılamaz. Önemli olan çalışırken ve ürün ortaya çıkarırken bunun hangi düşünce ve duygu ile yapıldığıdır. İnsan emeği ile insandır, emeğin gerçekleşme ilkesi komünaldır yaklaşımı mı yoksa yaptıklarım sadece beni ilgilendirir önemli olan emeğim ile zenginleşmeliyim mi denilerek emek sarf edilmektedir. Tümü zihniyetle ilgili olan bu yaklaşımlar doğru ve sonuç alıcı çalışmanın olup olmaması için önemli hususlardır.
İnsan yaşamında komünal olmayan hiçbir çalışma yoktur. İnsan, zihniyetlere yerleştirilmiş bireyciliğe rağmen komünal bir varlıktır. Bireycilik komünal var oluşu kemirir. Kemirme komünal var oluşu güçten düşürmüş bazı alanlarda kurumaya yol açmıştır. Fakat tümüyle yok edememiştir. Çünkü komünalliğin yok olması insanlığın bir bütün yok olmasıdır. Bu kemirme egemenlikli toplumun işi olduğundan yaşanan toplumsal sorunların nedeni de egemenlikli toplumun kendisidir. Toplumsallığın komünal tarzı büyük yaratıcılığı getirmiştir. Sanat toplumsal yaratıcılığın odaklaştığı bir üretim alanıdır. Yaratıcılık sorunları çözmek, toplumsal ihtiyaçları gidermektir. Bunun için toplumsal sorumluluk içinde olmak özellikle sanatsallık gibi mükemmel yaratıcılığı bu alanın varoluş kurallarına göre ele almak insan olmanın temel şartıdır. Bu gerçeklikten dolayı sanat kendi yaratıcılığını konuşturmak durumundadır. Aksi durumda yapılanlar bir avuç egemenin gönül eğlendirme kültürünü aşamaz ki buda sanat karşıtlığıdır, kendi kendisini ve toplumu yozlaştırmaktır.
1
Add a comment...
 
Uygarlık Tarihi Hakikatlerin Çarpıtılma Tarihidir

Hakikati başka yerlerde aramaya gerek yok. Onu toplumsallığın geliştiği yani toplumların doğal gelişimi içinde yarattığı anlam gücünde aramak gerekir
Her uygarlık kendisini mutlak hakikat olarak tanımlar. Kendisini mutlak hakikatmiş gibi göstermesinin altında yatan gerçeklik. Toplumun yaratılan ve bu kurgulanmış yaşam dışında bir seçeneğinin olmadığının ve bunun bir kader gibi dayatılmasıdır. Toplumların gözlerine bir perde gibi çektiği hakikatiyle gerçeğin görülmesi hem engellenmiş olur hem de gerçek çarpıtılmış olur. Yaşadığı gerçekliği algılayamayan toplumlar en derin kölelikle sisteme bağlanmaktan kurtulamazlar. Toplum üzerinde sömürüsünü derinleştirmek için kendine belirlediği yöntem, kendini toplumun tüm gözeneklerine sızdırarak örgütlenmedir. Kendini hakim kılmadığı toplumsal alan kalmaz. Bunu yaparken toplumu sürekli parçalara ayırır. Toplumsal dokunun parçalanması demek hakikatin parçalanması demektir.
Bunun nedeni çok açıktır. Hakikat kendini toplumsallıkla var kılmıştır. Toplumsallık yaşamın amacıdır. Evrende yaşamın ortaya çıkışı ile bu yaşam sürekli kendini bir ifadeye kavuşturmak ister. İşte evrendeki bu oluşum ilk insan topluluklarının oluşumuyla ve bu oluşumun sürekli gelişerek kendini ifadeye kavuşturması ile bir hakikate kavuşur. Bu hakikat kendini Ana kadın etrafında bir ifadeye kavuşturur. Anacıl karakter bu toplumun etrafında şekil aldığı, yaşamını oluşturduğu, kendini bir dile, söyleme, sanata, şiire ve yaşamın tüm kutsallıkları ile biçim almış bir hakikate ulaştırır. İnsan toplumunun yarattığı bu gelişme kendinden sonraki tüm toplumsal gelişmelerin ana damarını temsil eder. Burada ki hakikat Ana Kadın etrafında oluşan toplumun anlam gücüdür.
O zaman hakikati başka yerlerde aramaya gerek yok. Onu toplumsallığın geliştiği yani toplumların doğal gelişimi içinde yarattığı anlam gücünde aramak gerekir. Doğal toplumun kendisi gibi tüm evreni canlı gören tüm renklerin bir uyum içinde yaşadığı ve yaşamın her anını kutsayan kutsallıklarla dolu bu yaşamın özünü kavrayabilmek ve yaşamı yaşanılmaktan çıkaran bu lanetinden kurtarıp kendi özümüzle, kendi hakikatimizle yeniden buluşmamız gerekir.
Bugün yaşadığımız tüm toplumsal sorunların temelinde kendi öz değerlerimizden uzaklaştırılmamız yatar. Bu uzaklaştırmayla birlikte beşbin yıllık uygarlık tarihinin hastalıklı hakikatinin topluma yayılma süreci başlar. Bu gün yaşanan baskı, şiddetin bu hastalığın tüm toplumu sarmalamasıdır. Uygarlığın bu hastalıklı hali kapitalizm ile birlikte bir zirveyi yaşar. Kendi liberal ideolojisi ile çarpıtmadığı gerçeklik kalmamıştır. Geliştirdiği bireyciliği ile ahlaksızlığı tüm topluma yayar. Ahlaki-politik işlevini yitiren toplum kendi adına neyin çirkin, neyin köleleştiren, neyin özgürleştiren olduğunu seçebilecek bilinçten kopartılır.
Aslında insanın yaşadığı bu çarpıtmayı en iyi eski bir öyküde görebiliriz.
“ Yaşamını normal bir şekilde sürdüren bir adam bir gün ağacın altında uyurken ağzından içeri bir yaratık girer. Bu yaratık tüm kötülükleri temsil eden bir yaratıktır. Adam uyandığında her gün yaptığı işlerini yapmak ister. Ve bir anda fark eder ki içinde ona ait olmayan bir şey var. Yaratık kendi gücünü kullanarak adama üzerinde hakimiyet kurmak ister. Adam yaratığa karşı direnmeye çalışsa da yaratığın korkunç baskısı ve ölüm tehdidi karşısında dayanamaz ve yaratığa teslim olur. Bundan sonra her gün yaratık adama ne yapması gerektiğini söyler. Onun buyrukları dışında adam adım bile atamaz hale gelir. Adamın tüm yaşamını eline geçirmiştir. Uzun yıllar adam bu şekilde yaratığın korkunç ve kötü buyruğu altında yaşamını sürdürür. Artık adam geçmişini anımsayamaz bile, çevresindeki kimse artık onu tanıyamaz her kesin kendini ondan uzak tuttuğu biri haline gelir. Ve yine günlerden bir gün adam yatarken yaratık adamın ağzından çıkar ve gider. Adam kalktığında ne yapacağını bilmeden öylece yaratığın emirlerini bekler. Bir türlü adama ne yapması gerektiği söylenmez. Adam için artık ne geçmişi kalmıştır ne de benliği yaratık giderken geçmişini ve benliğini de yanında görür. İçi boş bir bedenden başka bir şey kalmamıştır.”
Belki bir öykü olabilir ama toplum üzerinde her gün yürütülen operasyonlarla toplum kendi gerçeğinden tamamıyla kopartılır. İşte kapitalizmin bugün sürdürülemezlik aşamasına gelen kriz ve bunalımından çıkış için geliştirdiği ideolojik araçlarla toplumları kendi öz benliklerinden kopartarak milliyetçilik, cinsiyetçilik, bilimcilik ve dincilik sarmalında toplumu tek tipleştirerek yarattığı homojen toplumla kendi sistemini ebedileştirerek sürdürmeye çalışıyor. Kendini tarihin sonu olarak adlandırmasının altında yatan gerçeklik onun hakikatinde gizlidir. Ahlaktan, değerden kopmuş insanlık, tarihinden kopartılan insanlıktır. Sadece O ana mahkum kılınmış insanlıktır. Geçmişinden geleceğinden kopuk yaşadığı anda her şeyi kemiren bir insanlık gerçeğidir, dayandığı gerçekliktir. Tarihin sonu işte bu gerçeklikte köklerinden kopuşla bağlantılıdır. Köklerden kopuş insanlığı sadece tarihin değil yaşamın sonuna götürecektir.
Bunun karşısında kendi hakikatimize ulaşabilmemiz için; öncelikle onun yarattığı gerçeklikten kopmak gerekir. Şimdiye kadar hep uygarlığın gözüyle baktık. Gördüklerimiz, bize gösterilenler hep onların görmemizi istedikleriydi. Duyduklarımız, kulağımıza gelen sesler onların anlattıkları ve söyledikleriydi. Söylediklerimizi kullandığımız kelimeler onların ezberlettiklerinden başka bir şey değildir. Bu yaşamda bir anlam, bir seçim ve farklılık yoktu.
Bize dair bırakılanlar gerçeğimizle yüzleşmenin korkusundan başka bir şey değildir. O yüzden bizim diye girdiğimiz birçok yol. Bizi kendi hakikatimiz yerine onların hakikatine götürdü. Yanlış sorulara doğru cevaplar aradık, sorular yanlış olunca cevaplar bizi en derin tutsaklıklara düşürdü. Bu tutsaklıktan kurtulup hakikatin yolunda yürümemiz için Önder APO bize tüm araçları ve yöntemini verdi. Bize kalan bu yoldan şaşmadan yürüyebilme cesaretini ve iradesini göstermektir.
“İşte nasıl yaşamalı ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilecek ilk ortak cevap sistemin içinden ve sisteme karşıtlık temelinde başlamalıdır. Fakat sistemin içinden sisteme karşıtlık eski bilgiler düzeyinde her an ölüm pahasına, hakikat savaşçılığı gerektirir. Nasıl yaşamalı ve nereden başlamalıyla iç içe olacak şekilde modernitenin bir zırh gibi giydirdiği deli gömleğini çıkarır misali nefret ederek bu yaşamdan vazgeçeceksin. Gerektiğinde her an kusarak mideni, beynini ve bedenini bu içindeki yaşamdan arındıracaksın. Sana dünya güzeli gibi kendini sunsa bile, içini kusarak yanıt vereceksin. Ne yapmalı sorusuna diğer iki soruyla iç içe olarak sisteme karşı hep eylemlilik biçiminde bir yanıtla karşılı vereceksin. Ne yapmalının cevabı bilinçli ve örgütlü pratiktir.
 ·  Translate
1
Add a comment...
People
Have them in circles
2 people
Erkan Kurt's profile photo
Hüseyin Şaşmaz's profile photo
Story
Tagline
HAKİKAT NEDİR?