Profile cover photo
Profile photo
İslâmî B/ilim Çalışmaları
13 followers -
Metabilgi - Metabilim. Bilimsel İnançların Yapısı. Bilimsel Bilimin Metafiziği. Sebepler, Sebep değildir. Anlamanın Anlamı. Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemli. İslami Bilim Çalışmaları. Sormadığın sorunun cevabını göremezsin.
Metabilgi - Metabilim. Bilimsel İnançların Yapısı. Bilimsel Bilimin Metafiziği. Sebepler, Sebep değildir. Anlamanın Anlamı. Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemli. İslami Bilim Çalışmaları. Sormadığın sorunun cevabını göremezsin.

13 followers
About
Posts

Post has attachment
Bilimsellik'in, fail olmadan; Uzun Zaman + Tesadüf ve Zorunluluklarla, evreni tasvir ve açıklama şekli şöyle: (Yersen!)
Add a comment...

Post has attachment
Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur

Rabbimiz olan “Allah”; sadece Din Dersinin konusu olmayıp, Fizik – Kimya gibi, diğer derslerin de konusudur. Çünkü bu derslerde de, Rabbimiz’in evrende görünen “fiil ve eserleri”; bize “ihsan ve ni’metleri” anlatılmaktadır.

Çünkü: Tıpkı, iki boyutlu harflerle yazılan “Teşriî ve Kelâmî” olan, vahyettiği “Kur’an Kitabındaki” âyetlerin okunması gibi; diğerinde de, üç ve daha çok boyutlu yarattığı “Kâinat Kitabında” yazdığı “Tekvinî ve Kevnî Âyetleri” okunmaktadır. Biri, Teşriî ve Teklifî Şeri’ât ve kuralların yazıldığı “Kurân-ı Kerîm Kitabı;” diğeri ise, Tekvinî Şer’iâtın yazıldığı “Kevnî Kâinat Kitabı.”

Ve zaten Kitabımızda ilk vahyolunan “oku” emriyle de, bu 2 kitabı okumamız emrediliyor ama “Bismillâh”la okumamız; daha doğru ifadeyle: “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” okumamız emrediliyor. Yani: Kâinatı; Rabbimiz’in yarattığı ve her ân/mekân [yok(luk)tan halk ve icad ve var(lık)tan terkip ve inşa suretiyle] yaratmaya devam ettiği; çok boyutlu ve hareketli bir kitap olarak okumamız ve bu kitaptaki harf ve kelimelerin, suret ve özelliklerinden daha çok; taşıdığı ve işaret ettiği anlam ve mesajlara dikkat edilmesi gereken bir kitap olarak okumamız emrediliyor.

Demek ki; evren araştırma ve gözlemlerini, ölçüm ve deney faâliyetlerini; “Bilimsellik”in “seküler ve lâik” paradigmalarıyla; yani bir “ateist” veya “deist”in gözüyle; yani güya “Allah yok(muş); varsa bile, evrendeki işleyişe karışmıyor(muş)!” önvarsayımıyla ve sanki bu önvarsayım doğru ve bilimsel olarakta ispatlanmış tarzında yapamaz bir müslüman!

Eğer varlık ve gerçeği parçalayıp, bölen bir kafayla; yani “bilimsellik” diyerek, “sekülârizm ve lâiklik” diyerek; “Din Dersleri – Fen Dersleri” ayrımlarıyla, farklı gerçeklik alanları üretir ve bunun sonucunda, Rabbimiz’i sadece Din Derslerinde anlatır, diğer derslerde unutur ve atlarsak; sokağa çıktığımızda, evrene bakışımız da “din dışı” (seküler ve lâik); daha doğrusu “ateistçe” olur; bir ateistin gözüyle olur!

Hakikâti parçalayıp, çifte gerçeklik alanları üreten, bu bölmeli seküler anlayışın sonucu olarak; “müslümanlığımız” da, sadece “cami” gibi mekân ve “bayram, namaz” gibi zamanlarda hatırlanan, “parttime müslümanlık”a döner!...
Add a comment...

Galiba “ene”, yaratılmış birşey değil. Yani: Ruh gibi, kalp gibi ayrı bir cihaz ve mahluk değil. Yani: Mahiyet-i insaniyede yaratılmış olan, diğer cihaz ve sıfatların kesişiminden (yani defacto olarak; mesela 2 üçgenin kesişiminden ortaya çıkan, 3. bir üçgen gibi) varlık rengi kazanan bir sır. Yani “ene”, vücud rengi kazanmış bir “adem.” Adem'e bitişik ve en yakın; yani varlık ve vücudun en zayıf hali olduğu için de, Allahu Teala'ya en yakın olan bir sırdır “ene.” Evet, boş olacaksınki, oraya birşey gelsin! Dolu olan yere, hava dolmaz... Allahu alem...
Add a comment...

Post has attachment
Photo
Add a comment...

Post has attachment
Metabilgi-Metabilim / Sebepler, Sebep değildir.

Olanlar "mümkün" olduğu için olmuyor, olduğu için biz "mümkün(müş)" zannediyoruz.

Eşyayı gözlemler ve çevreyi anlamlandırırken, zihnimizdeki şema ve anlamlandırma ve yapılandırmalarımız; "neden-sonuç, önce-sonra, madde-enerji" bağlam ve kategorilerinde. Halbuki bu patern ve paradigmalar sun'î ve yapaydır ve çıkış/kullanım nedeni: Basitleştirme ve sadeleştirmedir; zihnimize, ögrenmemize kolaylık sağlaması açısından...

Birşeyin diğer şeyin nedeni olduğunu veya birşeyin diğer şeyin sonucu olduğunu nasıl bilir veya karar veririz?

Parça-Bütün İlişkisi hk.: Su; "inşa, terkibin" sonucu değil; "yok'tan yaratılışın" sonucudur; yani su, yok'tan yaratılıyor ve yok'tan yaratılmaya da devam ediyor.
Yani H ve O elementleri; su'yun "varlık sebebi" değil, "inşa sebebidir." Suyun "varlık sebebi", Rabbimiz'in yok'tan yaratmasıdır.
Yani H ve O, "su'yun varlık sebebi nedir?" sorusunun cevabı değil; "su'yun yapıtaşları nedir?" sorusunun cevabıdır...

Sonuç: Bıçağın ekmeği kesmesinde görülen neden-sonuç ilişkisi ve mantık ve rasyonalitesi; 2H+1O=Su'da yok.
Çünkü: Bıçak-ekmek-kesme vakası, mantıklı ve indirgenebilir; fakat patlayıcı/yanıcı olan ve doğada gaz hâlinde olan H ve O'dan, tam tersi özellikte söndürücü ve serin ve sıvı "su" çıkması; mantıklı değil. Yani su'yun özellik ve sıfatları, parçalarına indirgenemez. Parçalarına indirgenemediği için de, mantık tabanına oturtulamaz, aklîleştirilemez...

H+O=Su vakası, rasyonelleştirilemediği için; 2H ve 1O'ninbirleşiminden "su" çıkacağı sonucu, önceden, akıl yürütmeyle çıkarsanamaz; illâ deney-gözlem yapmake gerekiyor ve gerekir. Yani: "Neden"in neye neden olacağı, hangi sonucu doğuracağı veya sonuç doğurup-doğurmayacağı, deney/gözlem/ölçme yapmadan bilinemez.

"Su'yun yaratılış (hiç'ten yaratılışında) mantık ve rasyonalite yoktur" tezinin diğer açıklaması: 2H+1O=Civa olsaydı başlangıçtan beri, bu bize mantıksız veya olağandışı gelmeyecekti. Aynı şey; "elma ağacı-elma" gibi gözlemlerimiz için de geçerli...

Sonuç: Rasyonel (mantıkî) Bilgi (2'ye 2 eklersen 4 eder gibi) ile Ampirik (deneysel) Bilgi (2H+1O=Su gibi) farklı bilgi kategorileridir. Biri için mantık/matematik yürütmek yeterli, diğeri için deney/gözlem şart...

Diğer sonuç: İçine doğup-büyürken alıştığımız ve bize normâl ve olağan, tabiî ve doğal, mümkün ve olası gelen çoğu şey; mantıkî ve rasyonel değil. Aslında, çoğu şey mümkün olduğu için olmuyor, olduğu ve olageldiği ve alıştığımız için (ülfet), biz "mümkün(müş)" zannetmeye başlıyoruz sadece. Halbuki, rutin ve alıştığımız çoğu şey; "mümkün" olduğu için olmuyor, olduğu için biz "mümkün" olduğuna inanmaya başlıyoruz! "Mümkün ki oluyor, oluyor ki mümkün" diyoruz; halbuki olanların olması, bir imkânsızın gerçekleşmeşi de olabilir ve zaten olan da bu! www.metabilgi.org
Add a comment...

Post has attachment
Salt aklî çıkarımlar, felsefî spekülâsyon ve bilimsel bilgi ve keşiflerle; yani “Madde / Manâ-yı ismî” sorularına cevap bulmakla, çözümlenecek veya “benim dinim hak” diye, cevapları önceden ezberletilmiş sorularla, çözümlenecek ve atlanıp – geçiştirilecek sorular değil bunlar. Doğru şıkların bize önceden söylendiği bir imtihanda; “bu soruların cevabını biliyorum” demek; çözümü bilmeden, doğru şıkkı işaretlemeye benzer ki, bunun da kendimizi kandırmaktan fazla bir farkı yok.

İnsanlığın tarih boyunca elde ettiği tüm “fen – felsefe” ve bilgi birikimi ve ulaştığı teknoloik başarı ve keşiflere göre; “vahiy ve nübüvvet”ten gelen bilginin bütün bunlardan çok daha önemli ve öncelikli ve tüm bu bilgilerden daha kıymetli ve değerli olduğunu, bence en iyi şu fıkra anlatıyor:

Bir profesör, nehrin öte tarafına geçmek için kayığa binmiş ve yolun uzunluğundan mütevellid, belki okuma – yazması bile olmayan kayıkçıyla sohbete başlamış. Kayıkçıya sorduğu: “Fizik bilir misin, kimya bilir misin, falan felsefî meseleyi bilir misin?” gibi sorularına hep “hayır” cevabını alıyormuş. Profesör, kayıkçının her “hayır” cevabında; “hayatının 10’da 1’i gitti, 5’te biri gitti; bilmem şu kadarı boşa gitti” diyormuş. Derken, nehirde kopan bir fırtına, kayığı ceviz kabuğu gibi sallamaya başlamış. Kayıkçı bakmış ki, kayık su almaya başlamış, nehre düşmek mukadder! Biraz önce kendisine acıyarak bakan profesöre dönmüş: “Beyim yüzme bilir misin?”, Profesör: “Hayır.”, Kayıkçı: “O zaman senin hayatının tamamı boşa gitti!” demiş.

İşte “vahy”in yolgöstericiliği olmadan ve rehberliğini kabul etmeden; yani sadece “akıl ve bilim ve felsefe”nin yöntem ve imkânlarıyla; yani salt beşerî çabalarla hakikâte ulaşmaya çalışanlarımız, o yüzme bilmeyen profesöre benzer. Ve hepimizin kayığı birgün batacak ve sadece yüzme bilenler kurtulacak!

Evet, “ölüm” geldiğinde, tüm üstünlük veya farklılıklarımızı, zenginlik ve ayrıcalıklarımızı eşitler ve sıfırlar! İsterseniz ölüm döşeğinde olanlara sorun: O zamana kadar okudukları okullar, kazandıkları derece ve unvan, ödüller, yazdıkları kitaplar, makale ve atıf sayıları; şimdi, ne kadar da anlamsız ve saçma, boş ve değersiz geliyor ve gelir! Bütün bunlar, biraz sonra öleceği gerçeği karşısında, hiçbir değer ve anlam ifade etmez; teselli ve mutlulukta vermez!

Elhasıl: Ölüm’ün, hayat’la birlikte tutarlı bir açıklaması yapılmadıktan sonra ve ölümle tutarlı; yani öldükten sonra da işimize yarayacak davranış ve işlerde bulunmadıktan sonra; yaşadığımız her ân, “kendimizi aldatmak” ve “ölüm’ü unutmaktan” başka bir anlam ihtiva etmiyor, etmez!

Yaşadığımız evrenin dışından, yani “sistem” dışından gelen “bilgi ve haber akışı” olan “nübüvvet ve vahy”in değerini; belki bugün, günlük meşgale ve koşuşturma ve sıkıntıların, zihnimizin band genişliğini doldurmasıyla, farketmiyor ve önemsemiyor olabiliriz. Fakat “vahyin” ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu, ömrümüzün bitimine yakın, yatakta sayılı gün ve dakikalarımız kaldığı zamanlarda, çok daha net anlarız ve anlayacağız. Ömrümüzün bu son demlerinde, “ölüm”ün bu arka fonunda oluşan kontrastta; “hayat” gibi, “vahyin” değeri de, netleşir ve berraklaşır…
Add a comment...

Post has attachment
Modern Bilim'in, "genetik ve beyin" konularında araştırmaları, genel olarak; Cebriyye'nin savunduğu "hür olmayan / zorunlu irade" iddiâsını doğruluyor. Ki bu da, Bilimsel Bilim'in kucağımıza bıraktığı problemlerden sadece birisi. Bu konu, gelecekte karşımıza çıkacak yeni bir İlm-i Kelâm Problemi olarak duruyor.

Diğer problem de: "Quantum Fiziği" ve "beyin - sinirbilim - algı" araştırmalarının sonuçlarından birisi olan: İnsan zihni dışında, "reel ve somut" bir evren olmayıp; herşeyin (renk, koku, ısı, ışık, ses, masa, sandalye vs.) "elektromagnetik dalgalanmaların" belli frekanslarının, beyinde çözülüp - encode edilmesiyle, sadece "algı"da olduğu görüşü; yani bir nevi "vahdet-i vücud" görüşü.

Daha net ifadeyle: Rabbimiz'in haşa hiçbirşey yaratmadığı, evrendeki "şekil - renk - ses - ısı - ışık - madde vs."yi sadece zihinde (algı olarak) inşa edip - yarattığı iddiâsı. Fakat, bu e-postanın konusu: Cüz'î irade mevzuu.

Şimdi; insanın "hür iradesi olup - olmadığı", yani "cüz'î irade" mevzuûna; Cebriyye - Mu'tezile ve Ehl-i Sünnet vel Cemaât'in cevapları ma'lûm.

Geçmişte bu konuya "felsefe" ve "ilm-i kelâm"ın verdiği cevaplara; günümüz "beyin ve sinirbilimi, nörobilim ve psikoloji, genetik ve sosyoloji"nin, hattâ "quantum fizik ve biyolojisi"nin yaptığı araştırmaları da ekleyip; tekrar revize edip, delil - ispat prosedürlerini güncellemek gerekiyor bence.

Bilimsellik Felsefesi'nin "deterministik evren görüşü"nde, insan iradesi'ne yer açmak; hattâ buradan "determinist - indeterminist" şıklarından birini seçmeye mecbur olmadan; "nefis - ruh" kavramı ve "hayır-şerri yaratan Allah; kesbedip - seçen veya hak edip - ihsan edilen ise insan" düsturu ve "adalet - ihsan" ayrımını da ekleyerek; yeni bir açılım ve cevap üretmek mümkün bence.

Belki, böylece; Quantum Fiziki'nin "gözlemci - görünen etkileşimi" ve "mikroevrendeki indeterminist faâliyetler" ve "belirsizlik prensibi" gibi kavram ve problemler; hattâ "relâtivite ve quantum"un birleştirilememesi problemi ve bunlara çözüm olarak üretilen "holografik evren" ve "paralel evren" gibi görüşlere; tasavvuf literatüründe geçen "âlem-i misâl" gibi kavram ve âlemlerle bağlantılı olarak, "İslâmî B/ilim"e ait bir alt teori inşa edilebilir.

"İnsan istediğini yapmakta hürdür, fakat ne isteyeceğini öngörmek insanın elinde değildir; irade'nin burada fonksiyonu, sadece, iradesi dışında içinde doğan bu his ve düşünce, niyet ve kararları veto edip-etmemesiyle sınırlıdır" gibi iddiâların, doğru olup - olmadığı veya eksik - yanlış kısımlarıyla ilgili sorular uyandıran hoş (güzel demiyorum) bir Yazı: https://salihcenap.wordpress.com/2016/08/20/hur-irade-bir-illuzyon-mu/
Hür İrade Bir İllüzyon mu?
Hür İrade Bir İllüzyon mu?
salihcenap.wordpress.com
Add a comment...

Post has attachment
Bilimsellik Felsefesi'nin, evrendeki olayları “yatay deterministik neden – sonuç şablonlarıyla” tasvir edip – açıklaması; yani faile gerek yokmuş gibi ve failden hiç bahsetmeden, “şu şu, şu sebepten oluyor” demesi; “bu işi Allah yapmıyor” demekten, çok daha te’sirli ve ikna edicidir! “Evrendeki işleyişe Allah karışmıyor” demekten çok daha aldatıcıdır!

Bilimsellik Felsefesine göre dizayn edilmiş Bilimsellik Kriterlerinin ürün ve sonucu olan “Bilimsel Bilgi / Bilim”in, altmesaj olarak bize empoze ettiği bu “ateistik varlık ve evren ve bilgi anlayışı”; şuurumuza direkt, inkâr ve şirkin reklâm ve progagandasını yapmaktan çok daha etkili ve ikna edicidir! Çünkü mesajlar, şuurumuza farkettirilmeden, direkt şuuraltımıza ilka ve şırınga edildiğinden; biz de herhangi bir tepki ve itiraz, savunma ve cevap verme ihtiyacı uyandırmaz.

Sonuç olarak: Neredeyse dünyaya gözümüzü açtığımız günden beri; evde, okulda, sokakta, medyada ve okuduğumuz kitaplarda; sık sık ve tekrar tekrar maruz kaldığımız bu “Bilimsellik Sihri” ve programlamasının etkisinden kurtulmak çok çok zordur! Üstelik; Bilim’in bu “Gizli Ateist Subliminâl Mesaj”, bu virüslü bilgi ve kodlarının farkında bile değiliz! Bir şekilde farkında olsakta; bu kirli ve frekansı parazitli mesajlara karşı geliştirdiğimiz, hazır bir “antivirüs programımız” bile yok!
Add a comment...

Post has attachment
Bir kitabı yazan kim ise, içindeki cümleleri yazan da aynı kişi olmalı. Cümleleri yazan kim ise, cümlelerin kelimelerini yazan da aynı kişi olmalı. Kelimelerini yazan kim ise, o kelimenin teşkilinde kullanılan harfleri yazan da aynı kişi olmalı… Demek evrende, birşey, herşeye ve herşey de birşeye bağlı ve bağımlı ve muhtaç. Yani “birşey herşeysiz ve herşey de birşeysiz olmuyor.”

Demek: Kâinat Kitabını kim yazmış ve kim fail ve sebep olmuşsa; içindeki Dünya Formasını da aynı Zât yazmış olmalı. Ve Dünyayı kim yazmışsa; içindeki yaz – kış sayfaları ve gece – gündüz satırlarındaki cümle ve kelimeleri de aynı zât yazmış olmalı…

O hâlde, “Bilim/sellik Paradigma ve Felsefesi“nden artık vazgeçip; bundan sonra; “ağaç elma veremez, verdirilir; bulut yağmur veremez, verdirilir; yağmur yağamaz, yağdırılır; dünya dönemez, döndürülür; ağaç rızkını elde edemez, kendisine gönderilir” ve “arı bal yapamaz, yaptırılır; inek süt veremez, gönderilip – verdirilir” gibi; gerçek ve olgusal, doğru ve yalın ifadeler; yani bir müslüman gibi, “İslâmî” ifadeler kullanmalı...
Add a comment...

Cevabı bulunamayan veya cevabı ontolojik olarak bulunamayacak sorular, kurulan felsefî sistemin ürettiği ve gidilen yolda kucagimiza bıraktığı sorular. Yani başka bir felsefî sistem/ekolde, o soru(n) belki hiç çıkmayacak karşımıza.

Elhasil: Genel olarak tüm felsefî ekollerin, yaşadığı soru ve problemler, "sistem" kaynaklı bence...

Galiba en temel ve başlangıç noktası olarak; Felsefe'nin bakış açısı ile Nübüvvet/Vahyi/Din'in bakış açısı arasında, temelde şöyle bir fark var. Bu farka göre de, ulaştıkları netice ve soru-cevaplari farklı oluyor.

Başlangıç aksiyom ve onvarsayim ve farkları şu: Felsefe, mevcudata "mana-yı ismî"yle bakıyor; yani, esya "gösteren" değil, manası kendinde ve bizatihî kaim.

Nübüvvet'in verdiği ve tavsiye edip, gösterdiği bakış açısı/nazar: "Mana-yı Harfî." Yani "mevcudat"; anlam ve mesaj taşıyan ve gösteren, harf ve işaret ve göstergeler nevindendir.

Bu 2 bakış açısı ve niyet/amaca göre; Felsefe ve Nübüvvet'in ulaştığı neticeler de farklı oluyor. Mesela; Felsefe ve Bilim, kâinata bakar, "ne güzel" der.

Salt akıl ve b/ilimle gitmeyip; üzerine Kur'ân'in veri/bilgilerini de ekleyen "Nübüvvet" ise "ne güzel yapılmış" der.

Evren ve işleyiş ve mahiyetlerine, Mana-yı İsmî'yle bakan Felsefe ve Bilim; mesela, "Güneş'in büyüklüğü şu kadar, uzaklığı bu kadar, isi ve sıcaklığı şöyle" gibi ifadelerle, Güneş'in zâtindan ve mahiyetinden bahseder; yani Güneş'e Mana-yı İsmî'yle bakarak; Güneş'i, kendi başına, itme-cekme kuvvetleriyle kaim ve daim ve manası kendinde olup, bir harf ve gösteren olmadığıni söyler. Bu bakış açısı ve aksiyomla, Güneş'i ta'rif ve tasvir eder.

Nübüvvet'in kainata Mana-yı Harfiyle bakan; yani "eşya", gösteren (harf gibi işaret ve ayet) olup, başkasının mesaj ve anlamlarıni tasidigini söyleyen ve gösteren bakış açısı; Güneş'in zât ve mahiyetinden, ikinci derecede ve tebeî olarak bahseder. Fakat, Cenabı Hakk'ı gösteren ve tanıtan ve mesajlarını anlatan "harfî" yönünden, asıl olarak bahseder.

Meselâ; Kur'ân-ı Kerîm'de, "güneş" için, "döner bir lâmbadır" meâlinde der. Zaten asıl olan, güneşin taşıdığı veya gösterdiği anlam ve mesajdır. Yoksa, güneşin sıcaklık ve büyüklüğünü, mahiyet ve hüviyetini bilmenin, pratik bir faydası yoktur. Ruh-u kalbî ve vicdani beseriyeye de, bir kemâl ve heyecan vermez. Bu Mana-yı İsmî güneş tasvir, ölçümü; insan eylem ve amelini de arttırmaz. Yani, Güneş'e, Mana-yı İsmî'yle bakarsak, ameli arttırır ve derinlik katabiliriz ancak. Öbür türlü; sadece Güneş'e yolculuk yapacak bilimadami ve uzman ve filozoflara faydası olabilir.

Elhasil, Güneş'e Mana-yi İsmî'yle bakıp, Güneş'in zât ve mahiyetinden bahseden; "Harfî" olarak, Güneş'in anlam ve mesajını görmeyen; yani Güneş'e sebepler ve tabiât adıyla bakıp, "Besmele"yle (yani Allah'ın adı, namı ve ismiyle bakmayan) Felsefe ve Bilim; Rabbimiz'in "İkra, oku; yaratan Rabbinin adıyla oku" yöntemini gözden kaçırmaktadir.

Sonuç olarak: Mevcudatı, Mana-yı İsmî'yle, yani sebepler ve tabiât adına okuyan ve başka manaları gösteren ve taşıyan olarak bakmayan; yani Kâinat Kitabının yazımında kullanılan 3-4 boyutlu nesne ve âyetleri gormeyen; yani manası kendinde/ismî olarak okuyan; bu sebepten mesaisini hep esyanin zâtı, mahiyet ve hüviyetine ayıran Felsefe ve Bilim; Arabî okumayı ve anlamını bilmeyen bir kişi gibi; evrenin nesne/harflerinin nakış-münasebet-iliskisi ve zâtî özellik-mahiyet ve sıfatlarında çok veri ve bilgi toplamış; fakat "anlamı" konusunda cahil kalmış; hatta "varlık ve işleyişinin anlamı yok, anlamı biz yüklüyoruz" demişlerdir. Vesselâm.
Add a comment...
Wait while more posts are being loaded