Profile cover photo
Profile photo
K. Emre Aşkın (ShadowMaker)
123 followers -
Mürekkebi Bitmiş Yalnızlıklar kartezyeniyim..Sonbahar Fakültesinden..Eylül Bulaşığı..
Mürekkebi Bitmiş Yalnızlıklar kartezyeniyim..Sonbahar Fakültesinden..Eylül Bulaşığı..

123 followers
About
K. Emre's posts

Post has attachment
K. Emre Aşkın (ShadowMaker) commented on a post on Blogger.
Cura da senin ustune tanimam Turkiyede Curaya baslayacagim nasipse sifirim ama bu tini bambaska sebat edip ogrenmeye calisacagim Kestane oyma cura alacagim tavsiyelerinizi gizden gecirip daha cok paylasim yapin.lutfen Elleriniz dert gormesin..

Post has attachment
Dungeon Hunter 5

Post has shared content

Nutuk/Düşünülen kurtuluş çareleri


Şimdi, Efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım, bu vaziyet ve şerait karşısında halâs için, nasıl bir karar vâridi hatır olabilirdi?
İzah ettiğim malûmat ve müşahedata göre üç nevi karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek.
İkincisi, Amerika mandasını talep etmek.
Bu iki nevi karar sahipleri, Osmanlı Devletinin bir kül halinde muhafazası nı düşünenlerdir. Osmanlı memalikinin muhtelif devletler beyninde taksiminden ise kül halinde, bir devletin tahtı himayesinde bulundurmayı tercih edenlerdir.
Üçüncü karar: Mahallî halâs çarelerine matuftur. Meselâ; bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden fekkedileceği nazariyesine karşı ondan ayrı lmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar da, Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacağını emrivaki kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç nevi kararın esbabı mucibesi vermiş olduğum izahat meyanında mevcuttur.

Benim kararım;
Mustafa Kemal Atatürk
Efendiler, ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü, bu kararların istinat ettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassız idi. Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükûmet, bunlar hepsi medlûlü kalmamış birtakım bimâna elfazdan ibaretti.
Nenin ve kimin masuniyeti için kimden ve ne muavenet talep olunmak isteniyordu? O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi?
Efendiler, bu vaziyet karşısında, bir, tek karar vardı. O da hakimiyeti millîyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!
İşte, daha, İstanbuldan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsunda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Nutuk/Ya istiklâl ya ölüm;


Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi:
Esas, Türk millîyetinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâli tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyeti mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kespi liyakat edemez.
Ecnebî bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, aczü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların istiyerek başlarına bir ecnebî efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türkün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!
Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!
İşte halâsı hakikî istiyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın tatbikatında ademi muvaffakıyete duçar olunacağını farzedelim! Ne olacaktı? Esaret!
Peki Efendim. Diğer kararlara mutavaat halinde netice bunun aynı değil midi!
Şu fark ile ki, istiklâli için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedekârlığı yapmakla müteselli olur ve bittabi esaret zincirini kendi elile boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir milllete nazaran yâr ve ağyar nazarındaki mevkii farklı olur.
Sonra Osmanlı hanedan ve saltanatının idamesine çalışmak, elbette, Türk milletine karşı, en büyük fenalığı işlemekti. Çünkü millet her türlü fedekârlığı sarfederek istiklâlini temin etse de, saltanat devam ettiği takdirde, bu istiklâle müemmen nazarile bakılamazdı. Artık, vatanla, milletle hiçbir alâkai vicdanîye ve fikrîyesi kalmamış bir sürü mecaninin, devlet ve millet istiklâl ve haysiyetinin muhafızı mevkiinde bulundurulması nasıl tecviz olunabilirdi?
Hilâfet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakikî medeniyet âleminde gülünç telâkki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın tatbikatını temin için henüz milletin ünsiyet etmediği meselelere temas etmek lâzımgeliyordu. Umumca mevzuubahs olmasında azîm mahzurlar tasavvur olunan hususların mevzuubahs olmasında zarureti mutlaka bulunuyordu.
Osmanlı hükûmetine, Osmanlı padişahına ve müslimînin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.

Post has shared content

Nutuk/Düşünülen kurtuluş çareleri


Şimdi, Efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım, bu vaziyet ve şerait karşısında halâs için, nasıl bir karar vâridi hatır olabilirdi?
İzah ettiğim malûmat ve müşahedata göre üç nevi karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek.
İkincisi, Amerika mandasını talep etmek.
Bu iki nevi karar sahipleri, Osmanlı Devletinin bir kül halinde muhafazası nı düşünenlerdir. Osmanlı memalikinin muhtelif devletler beyninde taksiminden ise kül halinde, bir devletin tahtı himayesinde bulundurmayı tercih edenlerdir.
Üçüncü karar: Mahallî halâs çarelerine matuftur. Meselâ; bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden fekkedileceği nazariyesine karşı ondan ayrı lmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar da, Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacağını emrivaki kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç nevi kararın esbabı mucibesi vermiş olduğum izahat meyanında mevcuttur.

Benim kararım;
Mustafa Kemal Atatürk
Efendiler, ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü, bu kararların istinat ettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassız idi. Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükûmet, bunlar hepsi medlûlü kalmamış birtakım bimâna elfazdan ibaretti.
Nenin ve kimin masuniyeti için kimden ve ne muavenet talep olunmak isteniyordu? O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi?
Efendiler, bu vaziyet karşısında, bir, tek karar vardı. O da hakimiyeti millîyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!
İşte, daha, İstanbuldan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsunda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Nutuk/Ya istiklâl ya ölüm;


Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi:
Esas, Türk millîyetinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâli tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyeti mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kespi liyakat edemez.
Ecnebî bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, aczü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların istiyerek başlarına bir ecnebî efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türkün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!
Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!
İşte halâsı hakikî istiyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın tatbikatında ademi muvaffakıyete duçar olunacağını farzedelim! Ne olacaktı? Esaret!
Peki Efendim. Diğer kararlara mutavaat halinde netice bunun aynı değil midi!
Şu fark ile ki, istiklâli için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedekârlığı yapmakla müteselli olur ve bittabi esaret zincirini kendi elile boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir milllete nazaran yâr ve ağyar nazarındaki mevkii farklı olur.
Sonra Osmanlı hanedan ve saltanatının idamesine çalışmak, elbette, Türk milletine karşı, en büyük fenalığı işlemekti. Çünkü millet her türlü fedekârlığı sarfederek istiklâlini temin etse de, saltanat devam ettiği takdirde, bu istiklâle müemmen nazarile bakılamazdı. Artık, vatanla, milletle hiçbir alâkai vicdanîye ve fikrîyesi kalmamış bir sürü mecaninin, devlet ve millet istiklâl ve haysiyetinin muhafızı mevkiinde bulundurulması nasıl tecviz olunabilirdi?
Hilâfet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakikî medeniyet âleminde gülünç telâkki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın tatbikatını temin için henüz milletin ünsiyet etmediği meselelere temas etmek lâzımgeliyordu. Umumca mevzuubahs olmasında azîm mahzurlar tasavvur olunan hususların mevzuubahs olmasında zarureti mutlaka bulunuyordu.
Osmanlı hükûmetine, Osmanlı padişahına ve müslimînin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.

Post has shared content

Nutuk/Düşünülen kurtuluş çareleri


Şimdi, Efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım, bu vaziyet ve şerait karşısında halâs için, nasıl bir karar vâridi hatır olabilirdi?
İzah ettiğim malûmat ve müşahedata göre üç nevi karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek.
İkincisi, Amerika mandasını talep etmek.
Bu iki nevi karar sahipleri, Osmanlı Devletinin bir kül halinde muhafazası nı düşünenlerdir. Osmanlı memalikinin muhtelif devletler beyninde taksiminden ise kül halinde, bir devletin tahtı himayesinde bulundurmayı tercih edenlerdir.
Üçüncü karar: Mahallî halâs çarelerine matuftur. Meselâ; bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden fekkedileceği nazariyesine karşı ondan ayrı lmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar da, Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacağını emrivaki kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç nevi kararın esbabı mucibesi vermiş olduğum izahat meyanında mevcuttur.

Benim kararım;
Mustafa Kemal Atatürk
Efendiler, ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü, bu kararların istinat ettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassız idi. Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükûmet, bunlar hepsi medlûlü kalmamış birtakım bimâna elfazdan ibaretti.
Nenin ve kimin masuniyeti için kimden ve ne muavenet talep olunmak isteniyordu? O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi?
Efendiler, bu vaziyet karşısında, bir, tek karar vardı. O da hakimiyeti millîyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!
İşte, daha, İstanbuldan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsunda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Nutuk/Ya istiklâl ya ölüm;


Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi:
Esas, Türk millîyetinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâli tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyeti mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kespi liyakat edemez.
Ecnebî bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, aczü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların istiyerek başlarına bir ecnebî efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Halbuki Türkün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!
Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!
İşte halâsı hakikî istiyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın tatbikatında ademi muvaffakıyete duçar olunacağını farzedelim! Ne olacaktı? Esaret!
Peki Efendim. Diğer kararlara mutavaat halinde netice bunun aynı değil midi!
Şu fark ile ki, istiklâli için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedekârlığı yapmakla müteselli olur ve bittabi esaret zincirini kendi elile boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir milllete nazaran yâr ve ağyar nazarındaki mevkii farklı olur.
Sonra Osmanlı hanedan ve saltanatının idamesine çalışmak, elbette, Türk milletine karşı, en büyük fenalığı işlemekti. Çünkü millet her türlü fedekârlığı sarfederek istiklâlini temin etse de, saltanat devam ettiği takdirde, bu istiklâle müemmen nazarile bakılamazdı. Artık, vatanla, milletle hiçbir alâkai vicdanîye ve fikrîyesi kalmamış bir sürü mecaninin, devlet ve millet istiklâl ve haysiyetinin muhafızı mevkiinde bulundurulması nasıl tecviz olunabilirdi?
Hilâfet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakikî medeniyet âleminde gülünç telâkki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın tatbikatını temin için henüz milletin ünsiyet etmediği meselelere temas etmek lâzımgeliyordu. Umumca mevzuubahs olmasında azîm mahzurlar tasavvur olunan hususların mevzuubahs olmasında zarureti mutlaka bulunuyordu.
Osmanlı hükûmetine, Osmanlı padişahına ve müslimînin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.

Post has attachment
PhotoPhotoPhotoPhotoPhoto
OLRIC
9 Photos - View album

Post has attachment

Post has shared content

Post has attachment
PhotoPhotoPhotoPhotoPhoto
27.05.2016
11 Photos - View album

Post has attachment
PhotoPhotoPhotoPhotoPhoto
27.05.2016
16 Photos - View album
Wait while more posts are being loaded