Profile cover photo
Profile photo
Erhan Tığlı
618 followers -
Şiir ve öykülerim, mizah yazılarım 50 yıldır çeşitli gazete ve dergilerde çıkmaktadır. 20 kitabım yayınlandı, 10 ödülüm var. Adıma ve eserlerime şair yazar sözlüklerinde, edebiyat ansiklopedilerinde, antoloilerde yer verildi.
Şiir ve öykülerim, mizah yazılarım 50 yıldır çeşitli gazete ve dergilerde çıkmaktadır. 20 kitabım yayınlandı, 10 ödülüm var. Adıma ve eserlerime şair yazar sözlüklerinde, edebiyat ansiklopedilerinde, antoloilerde yer verildi.

618 followers
About
Erhan's posts

Post has attachment
MANYAK OLMAK BEDAVA!
Çoğu kişi, doktor olmadığı halde teşhis koymaya bayılır. Sözgelişi, bir yerimiz ağrısa dudak büker, biraz düşünür, bilgiç bir tavırla, “Sende şu hastalık var” der. Demekle yetinmez, otlu önerilerde bulunur: “Sabah akşam yeşil çay iç. Kekik, keten tohumu da iyi gelir. Hele tarçını hiç ihmal etme. Günde iki bardak rezene çayı içtin miydi hiçbir şeyin kalmaz...”
Dediklerinin hepsini yapmaya kalksan için dışın rezene çayı, tarçın, kekik, keten tohumu olur; yemeğe, su içmeye vakit bulamazsın. Miden bulanır, karnın ağrır...
Canın sıkılsa, moralin bozuk olsa depresyon geçirdiğini ileri sürer. Saçma önerilerine kızıp bağırsan, “sende stres var. Adaçayı ile ıhlamur içersen rahatlar, ferahlarsın” diye akıl verir. Daha buna benzer neler derler neler...
Bu teşhis koyma hastalığı büyüklerden gençlere, hatta çocuklara sıçradı. Günümüzün moda sözcüğü “manyak”! Davranışlarını beğenmedikleri kişilere “manyak” yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hobi bile manyaklık sayılıyor. Ne yapsan manyaklıktan kurtulamıyorsun. Bence herkeste manyaklık aramak da bir çeşit manyaklık!
“Yahu sen ne manyak adamsın be! Para kazanıp köşeye dönmeye çalışacağına, beş para etmeyen yazılar, şiirler yazıp duruyorsun...”
“Kardeşim, sen manyak mısın, yoksa tipin mi öyle gösteriyor? Borç para verilir mi bu devirde? Borcunu veren enayi sayılıyor. Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç.”
“Manyağa bak! Zengin kısmete hayır dedi de, gitti bir çulsuza vardı. Neymiş, seviyormuş. Aşk üç günlüktür. Zenginlik ise ömür boyu rahatlık verir.”
“Ben sana manyak demeyeyim de kime diyeyim? Sanat karın doyurur mu? Ressamlar aç geziyor. Yazarlar da hapse tıkılıyor. Bol paralı meslek seç kendine.”
Geçenlerde bir duvar yazısı okudum. Şöyle diyordu: “Aşk bir göldür; içinde manyaklar yüzer.”
Bir süre önce de bir kabadayı, rakiplerinden birine, “Ulan! Seni mermi manyağı yaparım be!” diye medyan okuyordu...
Komşunun beş yaşında bir çocuğu var. Almanya’da doğduğu, büyüdüğü için pek Türkçe bilmiyor. Memlekete tatil geldiklerinde, oyun oynadığı çocuklardan Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Yeni bir sözcük öğrendiği zaman seviniyor.
Geçenlerse annesinin yanına gelmiş, mutlu bir gülüşle, “Bugün yeni bir sözcük öğrendim anne!” diye bağırmış.
Annesi merakla, “Ne öğrendin oğlum?” diye sormuş.
“Manyak!”
“Niye bana manyak diyorsun bakayım?”
“Ben demiyorum. Arkadaşım dedi.”
“Ne şey arkadaşın var senin öyle. Başka öğretecek söz bulamamış mı?”
“Öğretmedi, bana manyak dedi. Manyak ne demek anne?”
Anne çocuğunu üzmemek için yalan söylemiş:
“Manyak; iyi, güzel demek oğlum.”
Çocuğun hoşuna gitmiş bu manyaklık. İkide birde söylemeye başlamış:
“Yemek çok manyak olmuş anne. Eline sağlık!”
“Bugün manyak biriyle tanıştım.”
“Yeni aldığın gömlek hiç de manyak değil. Beğenmedim.”
İşin tuhafı, bu sözü eve gelen konuklara da söylemiş. Kendisiyle ilgilenip başını okşamışlar, hoşuna gitmiş bizimkinin Coşmuş:
“Bu manyaklar her zaman gelsin evimize!” demiş annesine.

Ancak uzman doktorların teşhis koyduktan sonra söyleyebileceği manyaklık özelliği, çoluk çocuğun diline düşerse böyle olur işte!
Söz aramızda, tıp fakültesinin yanından bile geçmemiş ve de kendi derdine derman olamadığı halde, başkalarına ilaç sunan, akıl veren doktorlar(!) pek çok. Ama toplumumuz gene de hastalıktan kurtulamıyor bir türlü. Hele politika doktorları, halkı tedavi edeceklerini, onları dertten kurtaracaklarını söyleyerek başa geçiyorlar da, hastalıkları azaltacaklarına çoğaltıyorlar büsbütün. Kendileri hastalığın ta kendisi oluyorlar, söz ve davranışlarıyla bizi hasta ediyorlar. Öldürmekten, kan dökmekten zevk alan manyak teröristlere karşı gereken önlemleri almıyorlar, lafla vakit geçiriyorlar, birkaç kınama mesajıyla görevlerini yaptıklarını sanıyorlar! Bu durumda, biz manyak olmayalım da kim olsun?
**
Erhan Tığlı

Photo

Post has shared content

Post has shared content
AŞK İHTİLALİ

Seni gördüm
Baş kaldırdı gönlüm
Aklımın egemenliğine...
İsyan tüm bedenimi sardı
Gözlerim demir attı gözlerine
Seni sevdim
Ellerim kenetlenmek istedi ellerine
Tutsak oldu benliğim
Doyum olmaz güzelliğine...
Tahttan indirdi duygular
Düşüncelerimin krallığını
Yaktı yıktı devirdi aşk ihtilali
Eski köhne yapılarımı
Yeniliğe döndürdü yönümü...
Doğamı şenlendiren
Bahçeli evlerle çiçekler
Güldürdü yüzümü
Erhan Tığlı

Post has shared content

Post has attachment
UMUT IŞIĞI
Hadi dostlar el ele verelim gelin
Yaşamayı edelim gelin
Çıkalım doruğuna
Doğrunun iyinin güzelin
*
Sımsıcak bir sevda soluğuyla
Türküleşti mi dünya
Olamaz artık mutluluk bir rüya
Umudumuz özlemimiz
Sararıp solmamışsa
Korkma, aydınlıktır sonu her tünelin
************
Photo

İNSANLIK NEREDE?
Bir türküde, “İndim dereye, taş bulamadım / Gönlüme göre eş bulamadım” deniliyor.
Eş yerine iş, aş da diyebiliriz. Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bu devirde
Zalime atmak için taş da yok. Lokantalarda, çarşı ve pazarda sağlıklı yiyecek bulmak o kadar zor ki... Yani eş bulmakla bitmiyor iş. İyilik, güzellik azaldı ama çevre kirliliği, gürültü, anarşi, terör bol miktarda var. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz. Üstelik kötülüğe, çirkinliğe alıştık, göz yumarak, aldırmayarak daha da çoğalmaları için var gücümüzle çalıştık...
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? (...) Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. (...) O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” diyen Yakup Kadri ne kadar da haklı. Kendimi bir “Yaban” gibi hissediyorum ve sözde okur-yazar ama kitap okumayan, mektup bile yazmayan kişilerin kirli sokaklarında bir yabancı gibi dolaşıyorum.
Magandalar birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar, yedikleri yiyeceklerin artıklarını yerlere fırlatıyorlar, itişip kakışarak gelip geçenleri rahatsız ediyorlar ama kimse ses çıkar(a)mıyor, üstelik aman başım belaya girmesin, bana bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar, diye oradan hızla uzaklaşıyor herkes. İsmet İnönü’nün, “Namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar” sözü geliyor aklıma. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dersek yüz bulur, astar ister böyleleri. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu tür kişiler çoğalacak, rahat, huzur elden gidecek” diyorum ama kimse oralı olmuyor.
Aklıma bir Bektaşi fıkrası geliyor: Kibar bir gence bir arkadaşı eşek demiş. Şimdiye dek böyle bir hakarete uğramayan genç bunu hazmedememiş, düşüp bayılmış, bir türlü ayıltamamışlar. O sırada oradan geçmekte olan bir Bektaşi durumu öğrenmiş, gencin kulağına eğilip bir şeyler söylemiş. Geç bir süre sonra ayılmış, gülerek çekip gitmiş. Oradakiler bunu nasıl yaptığını sormuşlar. Bektaşi gülerek, “Çok kolay, demiş. Genç daha önce kendisine eşek denilmediği için, bu söz çok ağırına gitmiş ama ben kulağına kırk kere eşek deyince alıştı, hiç yadırgamadı.”
Azalan insancıllığa, çoğalan hayvanlığa bakıyorum da, fıkradaki genç gibi olmak üzereyiz diye düşünüyorum ve Nabi’nin bir beytini değiştirerek şöyle diyorum:
Bende tepki yok, onda insanlıktan zerre
İki yoktan ne çıkar, düşünelim bir kere.


Post has attachment
Umut ruhun gençliğidir. Kendimizden, gençliğimizden umudu kesmeyelim;el ele, gönül gönüle, kıvançla, güvençle, genç adımlarla, bıkmadan, usanmadan ileriye hep ileriye gidelim. Gençliğimizin şiiri dünyamızı da şiirleştirsin.
Tevfik Fikret bakın ne diyor bizlere:
“Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak
Photo

Gençlik bir şiirdir ama kimi kişiler bu şiirin değerini bilmezler, har vurup harman savururlar, sonra da ah vah edip dururlar. Cahit Sıtkı Tarancı boşa geçmiş gençliğinin acısını şiirlerine dile getirmiş, “Abbas” adlı şiirinde, “Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/ Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan” demiştir. “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde ise, “Delikanlı çağımızdaki cevher/ Yalvarmak yakarmak nafile bugün,/ Gözünün yaşına bakmadan gider” diye uyarıyor bizleri. “Gençlik Böyledir İşte” şiirinde gençliğini iyi değerlendirememenin acısı, gençliğini harcamanın hüznü şöyle anlatılır:
“İçimi titreten bir sestir her gün,
Saat her çalışında tekrar eder:
“Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye.”
*
Ah o kadrini bilmediğimiz günler,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyunu sebil ettiğim çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgâr!
Gel gör ki sular batıya meyleder,
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hatıralar.”
**
Attila İlhan, “İki Yüzlü Melekler” şiirinde, “hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza/ yel üfürdü su götürdü gençliğimizi/elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık” diye yazıyor. Şinasi Özdenoğlu da, “Namütenahi” şiirinde benzer duygular içindedir: “Gitti o gemi...Dönmesi Allaha kaldı/ Gitti gençliğim gitti kıyamete/ Dostlarla helalaşmamız sabaha kaldı.”
Halil Kocagöz o kadar kötümser değildir:
“Gençliğimiz işte o sığındığımız orman
En sessiz yalnızlığımızda kalabalığı soluyan
Denizin dallarla öpüştüğü yerde.
*
Gençliğimizdir üreten, sonsuzlayan türküleri
Gençliğimizdir ak saçlarımız, kırışık alnımızın altında
Yakut gözlerimizde kıvılcım gibi yanan...”
Nazım Hikmet’e göre; “Sevdiğin müddetçe/ Ve sevebildiğin kadar/ Sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe/ Verebildiğin kadar gençsin.” Hülya Gonca, “Gencim Oy” şiirinde gençliğin gür sesiyle şunları söylüyor:
“Size güneş getirdim/ Kuytu karanlıklarınıza/ Tutun tutun/ Gençlik ülkemden sevgi getirdim./ Sabahlara uzanır ellerim/ Dipsiz kuyulardan/ Kaya diplerinden/ Ve asırlık ağaçların/ Yosunlu köklerinden/Okyanus derinliklerindeki maviden/ Uzanır güneşlere/ Ve yanarım bilgi bilinç alevlerinde./ Ellerim, ellerim güvercin kanadı ellerim/ Özgürlük taşır/ Işık susuzluğunda kavrulan ülkelere.
Gencim oy!/ Mayama sevgi katın./ Dünyayı usanmadan sırtımda taşıyabilmenin/ Ve insanlar, bütün insanlar için ölebilmenin/ e insanca yaşamak için yürüyebilmenin/ Hücrelerini dokusun beynim./ Ve ellerim, gözlerim hep güneşlere doğru...
Gencim oy!/ Şu dağlar önümdeki/ Dik ve göğe erişmiş bedenleri/ Ama ne ki, ama ne ki!/ Bir kımıltıyım toprak derinliklerinde/ Deprem heyecanları içim/ Dağların beyninde/ Devirmek için karanlıklarını/ Uykusuz beklerim./ Çalışkan, iyi yürekli insanlarıma/ Dumanlı sabahların gülümseyen ilk pırıltılarında/ Gagasında yağmur bereketleri taşıyan ben/ Ne zincir tutsaklıklarına/ ne bilinmeyendeki kahpe korkuya oğul verir ellerim/ Her zaman ayakta dimdik/ Değişimlerin bestesiyim hey ben gencim.”
Edebiyatımız, sanatımız gençlerle hayat bulur, gelişir, ilerler, yenileşir. Bunu bilen
edebiyatçılarımız çoğu eserlerinde gençlere seslenmişler, genç düşünce ve duygularla coşmuşlar, topluma heyecan, ruh vermişlerdir. Namık Kemal şiirlerinden başka, İntibah romanında, Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk gibi tiyatro eserlerinde gençlere vatan, millet sevgisi aşılamak, gerçekleri göstermek, onları uyarmak ister, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit gibi zamanının genç şair ve yazarlarını destekler,yüreklendirir. Aynı şeyi Recaizade Ekrem de yapmış, Edebiyat-ı Cedide gençliğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu topluluğun şairi Tevfik Fikret, gençlere gereken önemi vermiş, Promete, Sabah olursa adlı şiirlerinde gençlere seslenmiş, gençler için yazdığı şiirleri “Halukun Defteri” dlı bir kitapta toplamıştır. Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntemle birlikte “Genç Kalemler” dergisini çıkarmış, Ziya Gökalp, Mehmet EminYurdakul gibi gençleri bir çatı altında toplamıştır.
Fecr-i Ati topluluğu da bir gençlik hareketidir. Nurullah Ataç ,Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ı karalayanlara karşı çıkmasaydı “Garip” adlı şiir akımı ortaya çıkamazdı. İkinci Yeni de eski, yaşlı şiire tepkiden doğmuştur.
Atatürk bu yurdu gençlere emanet etmiş, “Gençlere Hitabe”sinde bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi sonsuza dek korumak ve kollamanın gençlerin ilk görevi olduğunu vurgulamıştır. Genç derken de belli yaştakileri değil genç fikirlileri kastettiğini söylemiş, “Asıl genç yaşta değil başta genç olandır” demiştir.
General Mac. Arthur bu konuda şöyle diyor:
“Gençlik yaşamın belirli bir kesiti demek değildir, o, bir ruhsal halini istenç gücünün, imgeleme yeteneğinin, heyecanın, ürkeklik üzerine yürekliliğin ve rahata düşkünlük üzerine girişkenlik zevkinin utkusunun anlatımıdır.
Çok sayıda yılların arkada bırakılmış olmasıyla yaşlanılmış olunmaz, ama inançların yitirilmesiyle gerçekten ihtiyarlanır. Yıllar teni buruşturur ama inançların yitirilmesi ruhu eskitir. Üzüntüler, kuşkular ve umutsuzluklar bizleri yavaş yavaş toprağa doğru iten ve ölmeden önce toz haline getiren sinsi düşmanlarımızdır.
Duygulanabilen ve heyecanlanan kişi gençtir ancak; o, doymasını bilmeyen küçük bir çocuk gibi sürekli bir şeyler ister, hareketli yaşar ve bundan büyük bir zevk duyar.
Siz de bir şeye inandığınız sürece genç, kuşkulu olduğunuz sürece de yaşlısınızdır. Kendine güveninizi, umudunuzu koruduğunuz sürece genç ve umutsuzluğa düşmeniz halinde de kocamışsınızdır.
Güzelden, iyiden ve büyükten algıladığınız, doğanın, insanın ve sonsuzluğun iletişimlerine duyarlı olduğunuz sürece genç kalırsınız.” (Çeviren Hüseyin Pekin)
Umut ruhun gençliğidir. Kendimizden, gençliğimizden umudu kesmeyelim;el ele, gönül gönüle, kıvançla, güvençle, genç adımlarla, bıkmadan, usanmadan ileriye hep ileriye gidelim. Gençliğimizin şiiri dünyamızı da şiirleştirsin.
Tevfik Fikret bakın ne diyor bizlere:
“Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!”


Erhan Tığlı erhantigli@mynet.com

Otomatik alternatif metin yok.
Yorumlar
Erhan Tığlı
Erhan Tığlı Gençlik haftamız kutlu olsun GENÇLER
Beğen · Yanıtla · 18 Mayıs 2015, 18:57
Erhan Tığlı

Yorum yaz...
Dosya Seç
BeğenYorum YapPaylaş
Yorumlar
Erhan Tığlı

Yorum yaz...
Dosya Seç


Post has shared content
BEKİR COŞKUN: Haysiyetimi yitirdim…

​“Ne iş yaparsın?..”
“Köfteci…”

Bak bu daha “onurlu” durdu…
Sokağın köşesinde, üç tekerlekli, teneke borulu mangallı tezgahla, her gece insanların karnını doyurursun, bir yerde itibarın vardır…
Gelir karnı aç bir insan der ki:
“Yarım ekmek, soğanlı…”
Gözleri elindedir, bilir ki o el karnını doyuracak bir çaba içinde gidip gelir… Koca bıçağı ile ekmeği ortasından kesip mangalın üzerinde dumanları tutan köftelerin üzerine bastırdı mı, seni önemsiyordur ve o maydanozlar gerçektir…

Korku ile yalakalık duyguları arasında zavallıca çırpınıp, sahtekarlığını gerçek diye yedirmeye kalkmazsın insanlara…
Bitmiş, tükenmiş, refüze edilmiş, aşağılanmış bir mesleğin kullanılanları olarak şöyle demezsin eline bakanlara:
“Gazeteciyim…”

“Salhane”nin koyunlarıyız…
Çoban sopasını salladığında bir o yana, bir bu yana koşuyoruz, kasap ağılının çaresizleri gibi…
Ve sabah karanlıklarında gelip birisini götürüyorlar aramızdan, ayıp olmasın diye bir-iki satırla geçiştiriyoruz…
Bu istila karşısında; generallerden, yargıçlardan, işçilerden, patronlardan, profesörlerden önce, ilk teslim olanlar kimdi biliyor musunuz?…
Biz…
Gazeteciler…

Ele geçirilmiş, dizayn edilmiş, teslim alınmış gazeteleri-televizyonları saymıyorum bile… Sadece şu anda 150'ye yakın gazeteci, suçları bilinmeden hapistedir…
Hücrelerinde gece oldu mu, bebeğini, eşini, sevgilisini, annesini, hasta babasını, evini, yuvasını özleyip de elinin tersi ile yanağını silen meslektaşlarımız bize; acı, tepki, direnme, isyan vermiyor…
Korku veriyor…
Tepkimiz yok…
Yalakalığın, iki yüzlülüğün, dönekliğin pis kokuları yayılıyor tezgahlarımızdan…

Kendi özgürlüğünü savunamayan bir medya, ülkenin geleceğini nasıl savunabilir?..

Hapishanelerdeki meslektaşlarıma:
Siz özgürlüğünüzü yitirdiniz, daha iyisiniz…
Biz haysiyetsiz kaldık…
Photo

Post has attachment
GÜNEŞ DOĞACAK
İçimdeki yıldızları kara bulutlar çalıyor
Çoktandır rengini unuttuğum karanlık
Gök ekinimi biçiyor
Gönlümdeki meltemi fırtınalar içiyor
Acının ordusu cebren ve hile ile
Mutluluğumun kalelerini zaptediyor
Söküyor çiçeklerimi
Dallarımı kırıyor...

Özlem ülkesine gitmek istiyorum
Otobüslerde yer bulamıyorum
Uçaklar dolu trenler rötarlı...
Gitsem hüznün hüküm sürmediği
İnsanın insanı söndürmediği bir yere
Ama yollar geçit vermiyor
Dalgalar azmış
Umut kaptan yakamoz meyhanesinde sızmış
Tayfalar dört bir yana dağılmış...
Çaresizliğin çivisiyle çakılıyorum
Cellat yalnızlığın hain ellerine...

Biliyorum seziyorum duyuyorum
Bir yerlerde sabah oluyor
O sabah buralarda da olacak
Yakın hem de çok yakın
Başlayacak aydınlığa doludizgin bir akın
Ve de yepyeni bir güneş doğacak!
Photo
Wait while more posts are being loaded