Profile

Cover photo
Vural Ağaoğlu
1,397 views
AboutPostsPhotosVideos

Stream

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
                                                    GÜNÜN MODASI UMRE
Kâbe, (Arapça: الكعبة المشرفة) Mekke'de bulunan yaklaşık olarak küp şeklinde bir ibadethanedir. İslâm dininin ilk ve en kutsal mekânı kabul edilir. Bu yapının etrafında “Mescid-i Haram” bulunur. Kuran'da Kâbe'nin İbrahim ve karısı Sara’nın cariyesi Hacer’den doğma oğlu İsmail tarafından inşa edilmiş olduğu belirtilir.
Dünyadaki bütün Müslümanlar, nerede olurlarsa olsunlar, namazlarını Kâbe'ye dönerek kılarlar. Kâbe’nin olduğu yöne kıble denir. İslâm'ın beş temel şartından biri olan Hac sırasında Kâbe; farz olan ziyaret tavafı ve vacip olan veda tavafı ile en az iki kere tavaf edilir. Bunların dışındaki tavaflar ise sünnettir. Tavaf, (yukarıdan bakıldığında) saat yönünün tersine bir yönde Hacerü'l-Esvet köşesinden başlayarak Kâbe'nin etrafında hızlı adımlarla yedi tam tur yürümektir. Tavaf sırasında dönülen her bir tur'a ise şavt denir. Tavaf ayrıca Umre'nin de şartları arasındadır. Hac sırasında yaklaşık 6 milyon hacı toplanarak aynı gün tavaf yaparlar.
Kâbe'nin koordinatları: 21°25′24″N, 39°49′24″E. 
Kâbe'nin geniş duvar yapısı yaklaşık bir küp biçimindedir. Orijinali Al İlah ile evli olan Güneş’in ışıklarının içeriye girmesi için üstü açık olarak yapılmıştır; fakat daha sonra kapatılmıştır.
Kuzeydoğu duvarı: 12,63; kuzeybatı duvarı 11,03; güneybatı duvarı 13,10 metre; güneydoğu duvarı 11,22 metre ve yüksekliği 13 metredir. 145 m² alan üzerine kurulmuştur. (Bütün Güneş tapınakları da geçmişte bu biçimde inşa edilmiştir.)
Duvarlarında kullanılan taşlar Mekke tepelerindeki granit taşlardandır.
Kâbe'nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır.
Kâbe Kapısı: Kâbe'nin doğu duvarında zeminden 2,13 metre yükseklikte bulunmaktadır.
Hacerü'l-Esvet: Doğu köşesinde bulunan cennetten inen kara parlak taştır. 684'te Kâbe'de çıkan bir yangında bu taş sıcaktan çatlayıp 15 parçaya bölünmüştür. Günümüzde taşın parçaları gümüş bir çerçeveyle tutulmaktadır ve görünen kısmı yaklaşık 16,5x20 cm'dir. Arapçada siyah taş demek olan “Hacer-ül Esved”in Âdem’den günümüze kadar gelen bir hatıra olduğu kabul edilir. Hacer-ül Esvet Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Allah onun vasıtasıyla kulları ile tokalaşır… Cebrail, Hacer-ül Esved’i cennetten getirdi ve onu gördüğünüz yere yerleştirdi.
Kâbe, putperestlerin ve paganların putlarının bulunduğu bir yapıydı. Birçok put ile birlikte İbrahim, İsmail, İsa ve Meryem'in figürlerinin de yer aldığı kaydedilmiştir.
Kuran’da İbrahim ve İsmail peygamberler tarafından Kâbe’nin temellerinin yükseltildiği yazar. Bu ayetin meali tartışmalı olmakla birlikte genel olarak İslâm'da Kâbe’nin ilk olarak Âdem tarafından yapıldığına ancak ondan geriye sadece temellerinin ayakta kaldığına inanılır. Kâbe, tarih boyunca birçok değişikliklere maruz kalmıştır. Çeşitli dönemlerde kısmen ya da bütünüyle yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki haline ulaşmıştır. Bugün Kâbe'yi barındıran “Mescid-i Haram”, toplam 361.000 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Kâbe'nin etrafını çeviren ve Kâbe yüksekliğini aşmayan kubbeli yapı (revaklar), Osmanlı padişahı II. Selim zamanında yapılmış, planlarını Mimar Sinan hazırlamıştır.
İslâmiyet’ten önce de Araplar tarafından kutsal sayılan Kâbe’de 360 tane put bulunmaktaydı. Bunların en büyüğü en güçlüsü Al-İlah idi ve Güneş'le evliydi, üç tane de kızları vardı. Al-Uzza, Al-Menat ve Al-Lat. Muhammed ayet olarak bu üç tanrıça için “şeytan ayetleri” denilen övücü sözler söylemiş  "işte bunlar, yüce turnalardır... Şefaatleri de elbette ki umulur." sözlerini ilave etmiştir. Bu ayetlerle Kureyş'in tanrıçalarını onurlandırarak Muhammed’in aradaki düşmanlığı ortadan kaldıracağını düşündüğü de rivayetler arasındadır. Ama Müslümanlardan gelen yoğun tepki üzerine bu tutumundan hemen vazgeçip, Tanrı'dan "Senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah ayetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (K. 22 Hacc 52) ayetinin geldiğini söyleyerek durumu düzeltmiştir. Ayrıca Müslümanlıktan önce en iyi olduğu düşünülen şiirlere mükâfat veriliyor, altın levhalara kazınarak mabet içine asılıyordu. Diğerleri ise deve ve keçi derisine baskı yapılarak mabet dışına asılırdı. Böylece Kâbe yüzlerce yıl en iyi Arap şiirsel düşüncesinin hazinesi olmuştur. Bu gelenek çok eski zamanlardan beri antiktir. Ama Şiirlerden çoğu Mekke’nin fethinde  kaybolmuş ve tahrip olmuştur.








         AL İLAH                                                                   AL UZZA                                       







                   AL MENAT
                                                                                                 AL LAT
Bu putların kopyaları, Kâbe’den başka pek çok yerde varmış. Onun için Araplar, “bu putlar Mekke halkına ait değil, onlar hiçbir zaman putlara tapmadılar” diyerek gerçekleri çarpıtmaya çalıyorlar. Fakat gerçek öyle değil. Kâbe, M.Ö. 440 yılı ile M.Ö. 60 yılı arasında Hintliler tarafından inşa edildikten sonra bu putlar diğerleriyle birlikle oraya konulmuşlar. Yoksa Muhammed, "işte bunlar, yüce turnalardır... Şefaatleri de elbette ki umulur" der miydi? Bir düşünün bakalım! Putların Allah’ın evinde ne işi var? Allah, evine putların konulmasına neden müsaade etmiş? Demek ki Kâbe Allah’ın evi olarak değil, putları barındırmak için puta taparlar tarafından yapılmış. Zaten İsa’dan önce 60 senesinde Romalı bir tarihçi olan Diodorus‘un kitaplarında Kâbe’nin bütün Araplar tarafından büyük saygı gören bir “putevi” olduğu da yer alıyor. Müslümanlık ortaya çıkana kadar da yüzyıllar boyunca putevi olarak kullanılmıştır.
 630 yılında Mekke’nin fethinden sonra putlar atılmıştır. Yezid ve İbn-i Zübeyr savaşında Kâbe mancınık atışından isabet alarak yıkılmış ve yanmıştı. İbn-i Zübeyr Kâbe’yi yıkıp yeniden inşa etti. Mervan döneminde ise Kâbe eski haline döndürüldü.
Kanuni tarafından onarılan Kâbe, 5’inci onarımını I. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murat döneminde yine sel baskını sonucu yıkılmış ve hemen onarılmıştır. Kâbe’nin içinde 9 adet oyma, 1 adet altın kabartma ayet, işlemeli tahta bir sandık, oymalı ve içinde tütsü yakılan tarihi bir ocak, metal zemzem testileri ve kandiller bulunuyor.
Kâbe, Müslümanların namaz ibadetleri sırasındaki yöneldikleri kıbledir. Hanefi mezhebine göre Kâbe ve onun üzerinden semaya doğru olan boşluk kıbledir, Şafii mezhebine göre sadece Kâbe'nin bina kısmı kıbledir.
Kâbe’nin de içinde bulunduğu alanı çevreleyen büyük mescide “Mescid-i Haram” (Arapça: المسجد الحرام) denilmektedir. 
Şimdi gelelim rivayetlere ve hurafelere:
Hz. Âdem ile Havva cennetten çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler. Kâbe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada Hz. Âdem, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine ibadet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütunun tekrar kendisine verilmesini diler. İşte o nurdan sütun orada tecelli eder ve Hz. Âdem, onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet eder. Bu nurdan sütun Hz. Şit zamanında kaybolur, yerine bir taş kalır. Bunun üzerine Hz. Şit, onun yerine taştan onun gibi dört köşe bir bina yapar ve o siyah taşı binanın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün “Hacer-ül Esvet” diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh tufanında bina kumlar altında uzunca bir süre gizli kalır.
Bir müddet sonra Hz. İbrahim Allah’ın emri ile Kâbe’nin bulunduğu yere gider. Oğlu İsmail, annesi ile birlikte orada iskân eder. Sonra İsmail ile beraber Kâbe’nin yerini kazar. Hz. Şit tarafından yapılan binanın temellerini bulur ve o temellerin üzerine bugün mevcut olan Kâbe’yi inşa eder. Bununla birlikte, Kâbe’nin Hz. İbrahim’ den çok çok daha eski dönemlere uzanan bir geçmişi olduğu da söyleniyor. Çünkü Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmek için Mekke’ye geldiği sırada, “Kâbe’nin yerini aradığından” söz ediliyor. İnanışa göre Kâbe çok önceleri de vardı. Fakat Nuh Tufanı sırasında yıkılarak kayboldu. İşte Hz. İbrahim de Kâbe’nin özgün yerini bulmak ve onu yeniden inşa etmekle görevlendirilmişti. İslâm bilginleri arasındaki yaygın inanca göre, “Allah gökleri ve yeri yaratmadan 40 yıl önce, Kâbe su üzerinde bir köpük halinde bulunuyordu.” Yeryüzü o köpükten döşenmiştir. Dolayısıyla Kâbe, kâinatın mayasını oluşturmaktadır. Bir başka söylentiye göre de Allah yeryüzüne ait hiçbir şey yaratmadan 1000 yıl önce Kâbe’nin yerini yaratmıştı. Aynı inanışa göre Kâbe’nin temelleri yerin yedi kat altına kadar uzanır. Yine bir diğer İslam inancına göre, Âdem, cennetten yeryüzüne indirildiğinde, Allah onu teselli etmek için melekler aracılığıyla yeryüzüne bir beyt “ev” indirmişti. Melekler yeryüzüne inip Kâbe için yedinci kata kadar varan bir temel kazdılar. Temele ancak otuz kişinin kaldırabileceği büyüklükte taşlar yerleştirdiler. Âdem de bu sağlam temelin üzerine cennetten indirilen beyti “evi” yerleştirdi. Ve onun çevresinde ilk tavaf eden kişi oldu.
Bilimsel gerçekler ise şöyle:
Kuran-ı kerim’de yer alan Kâbe ve İbrahim’le ilgili anlatımlar büyük bir tarihi hatadır. Çünkü Kâbe’nin tarihi olarak İbrahim peygamber tarafından yapılmış olması imkânsızdır.
Tevrat’ta tek bir yerde bile “Kâbe”den söz edilmemektedir. Bilinen diğer isimlerine de rastlanmamıştır.
Neden?
Kuran’ın anlatımına göre, Mekke’de bulunan Kâbe, peygamber İbrahim tarafından yapılmıştır.
Kendisi ve oğlu İsmail Arabistan’a gelmiş o binayı inşa etmişler. Bu öğretişle Arapların tapınma merkezi olan Mekke bugüne kadar önemini devam ettiriyor.
Acaba İbrahim gerçekten o binayı yaptı mı? 
Bir kere, Kuran’daki bu anlatım İbrahim’in biyografisine uymuyor. İbrahim’in hayatını adım adım Tevrat’ın Tekvin kitabında okuyoruz: Bugünkü Irak’ta bulunan Ur kasabasında doğdu (Hindistan’da doğduğu ve oradan kovulan bir rahip olduğu da söyleniyor) sonra Türkiye’deki Harran kasabasında yaşadı. Bir zaman için Mısır’a kaçtığını, orada öldürülmekten korktuğu için güzeller güzeli karısı Sara’yı firavuna “kardeşi” olarak tanıttığını, bir müddet sonra Tanrı’nın İbrahim’e acıyıp Sara’yı firavunun elinden kurtardığını da okuyoruz. Hayatının geri kalan günlerini de Filistin’de geçirdi. Ama hiç bir yerde Arabistan’a ayak bastığını okumuyoruz. Öyle olsaydı, Tevrat onu yazmayacak mıydı? Müslümanlar bunun gibi çıkmaz durumlara düşerken “Ama Tevrat değiştirildi” lafını ortaya atıyorlar. Tabii ki, öyle bir şey mümkün ama Tevrat’ı değiştirip Kâbe’nin İbrahim tarafından yapıldığını anlatan bölümlerin çıkartılması kimin ne işine yarayacaktır? Bunun mantıklı tarafı da yoktur. Elimizdeki Eski Ahit el yazmaları Muhammed’in zamanından 600 yıldan daha eskidir. Ve onlarda İbrahim’in Mekke’ye ya da Arabistan’a gittiğini okumuyoruz. Muhammed’den önce kimse “İbrahim Arabistan’a gelip, Kâbe’yi kurdu” teorisini ortaya atmamıştı. Muhammed’den 600 sene önce kişilerin daha Arapların peygamberinin ortaya çıkacağından haberleri bile yoktu. Nasıl o zaman kendi kutsal saydıkları kitaplarını değiştirmeye ihtiyaç duysunlar? Öyleyse bu, Arapların boş hayallerinden doğan bir iddia veya öğretidir. Zira İsmail soyunun Arapları oluşturduğu farz edilir, Tevrat’a göre vaat edilmiş çocuk aslında İshak’tır ve İbrahim’in gerçek eşi Sara’dan olmadır, hâlbuki İsmail Sara’nın hizmetçisi Hacer’den olmadır ve kuvvetle muhtemel Araplar bir şekilde bu durumdan bir hayıflanma gösterdiklerinden Kâbe yapıcıları olarak İbrahim ve İsmail’i öne çıkartmaya çalışmışlardır.
Tarihe bakarsak, Mekke’deki Kâbe ilk olarak İsa’dan önce 60 senesinde Romalı bir tarihçi olan Diodorus‘un kitaplarında geçiyor. Onu bütün Araplar tarafından büyük saygı gören bir “putevi” olarak anlatıyor.
İbrahim gerçekten yaşadıysa, İsa’dan 2000 sene önce yaşadı. Bütün bu zaman içinde bir kere olsun, tarihçiler Mekke’deki Kâbe’yi anlatmıyorlar. Mesela, tarihçilerin babası olan Yunanlı Herodot İsa’dan 440 sene önce İran’ı ve de Arabistan’ı anlatırken, Arapların adetleri ve inançlarından da söz ediyor. Kuran’da da adı geçen Al ilah putundan bahsediyor. Fakat Kâbe’den hiç söz etmiyor.
Çok ilginç…
Demek ki Kâbe, Herodot’un zamanı (İsa’dan önce 440 senesi) ile Diodorus’un (İsa’dan önce 60 senesi) zamanı arasında yapılmış olmalı.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Kâbe İbrahim’den çok sonra yapılmış.
Son olarak, Müslüman kaynaklarında yer alan ve birbirlerine ters düşen iki bilgiye de yer verelim. Yukarıda gördüğümüz gibi, Muhammed de Arapların “Kâbemiz İbrahim tarafından kuruldu” masalını Kuran’ın içine aldı. Bunun mümkün olmadığını da gördük. Ama aynı zamanda en büyük Hadis koleksiyonu olan ve Kuran’dan sonra ikinci önemli kitap olarak anılan Buhari’nin hadislerinde Muhammed’in şu sözünü okuyoruz: Abu Dar şöyle rivayet etti: Ben dedim: “Ey Resulullah! Yeryüzünde yapılan ilk camii hangisi idi?” O da dedi: “(Mekke’deki) Mescidi Haram.” Ve ben sordum: “Ya ondan sonra hangisi yapıldı?”. O da cevap verdi: “(Yeruşalim’deki) Mescidi Aksa”. Ben gene sordum: “Onların yapılmasının arasında ne kadar zaman geçti?” O da, “Kırk sene” diye cevap verdi… (Bkz. Sahih Buhari, cilt 4, kitap 55, hadis 636) Mekke’deki Kâbe’nin ne zaman yapıldığı bilinmiyor; oysa Kudüs’teki Mescidi Aksa hakkında kesin tarih bilgilerimiz var. Onu Kral Süleyman İsa’dan önce 953 senesinde tamamladı. Bu hesaba göre, Kâbe ondan 40 yıl önce, yani M.Ö. 993 senesinde yapılmış olmalı. O da İbrahim’in hayatından 1100 sene sonradır. Bu durumda birisi yanlış söylüyor ya Kuran, ya da Buhari’nin hadisi. İkisi aynı anda doğru olamaz.
Peki, şimdi Kâbe’yi İbrahim peygamber ve oğlu İsmail yapmadı ise, kim yaptı? Düşünün ki Güneşle evli Al İlah putunun ismi bir tarihi kaynakta geçiyor ama Kâbe aynı tarihi kaynakta yok… Neden? “Çünkü böyle bir yapı o zaman yoktu” demeden önce, bu sorunun cevabını bulmak için Kâbe’nin mimarisine bir göz atacak olursak, gözümüze çarpacak ilk şey Kâbe’nin güneydoğu kenarında bulunan Hacer ül Esvet taşı olur. Kâbe’nin köşesindeki bu kara taş, Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilir ve Hacerül Esvet diye adlandırılır. Bu, Sanskritçe bir kelime olan “Sanghey Ashweta” dan gelir ve “beyaz olmayan taş” anlamındadır. “Shiva Lingam” (Hinduizm’de kutsal olan ve yaratıcının) enerjisini simgeleyen taşın adı da “Sanghey Ashweta”dır. Kâbe’de bulunan bu taş, Hindu kutsallarıyla büyük benzerlik gösterir. Hacer-ül Esvet’in büyük bir enerji yaydığına inanılır. Hintlilerin Saivagama ve Veda Kutsal Kitaplarında bütün Shiva tapınakları, Shivalinga (Shiva’nın sembolü) Güneşe saygı nedeniyle doğu yönüne bakacak şekilde inşa edilirler. Güneş doğarken insanlar namazda olduğu gibi tekrarlayarak Güneş’e rükû ve secde ederler. Dünyadaki bütün Hindu tapınaklarda bu gözlemlenir. Tapınağın giriş kapısı her zaman doğu veya kuzeydoğu yönüne bakar. Vaastu’ya göre (bir mekânı fiziksel ve metafiziksel güçlerle uyum içinde olacak şekilde düzenlemek, tasarlamak), ibadet bölümü her zaman evin kuzey doğusunda olmalıdır ve tanrı-tanrıça simgeleri de doğuya bakmalıdır. Evin giriş kapısı doğuya ya da kuzey doğuya bakmalıdır. Bu durum, Kâbe’nin girişi ve Hacerül Esved’in yerleştirildiği yerde de aynı şekilde görülebilir. 
İslâm ortaya çıkmadan çok önce de, Kâbe bir hac yeriydi. İnsanlar putlarını ziyaret etmek için Mekke’ye geliyorlar, hem de orada ticaret yapıyorlardı. Kâbe kelimesi olasılıkla yaklaşık MÖ 1700’ lerde, Tamil dilinden gelme bir kelimedir. Tamil’de Nadu Kabaalishwaran tapınağı Tanrı Shiva’nın tapınağıdır ve Kabaall, Tanrı Shiva’yı temsil eder.









                                                           TANRI SHİVA









                        KÂBE GİBİ KARE TABANLI BİR HİNDU TAPINAĞI
 Müslüman hacılar, Kâbe’nin etrafını yedi kere dönerler. Hindular da tanrı ve tanrıçalarını tavaf (paradakshina) ederler. Bu, Kâbe kutsallığının İslâm öncesi dönemden gelen bir geleneğidir. Müslüman hacıların, aynen Hinduların kendi kutsalları etrafında tavaf yapmaları gibi, Kâbe’yi tavaf etmeleri, söylenenin aksine, İslâm’da taşların kutsal olmadığı iddiasının doğru olmadığını gösterir. Görüldüğü üzere Kâbe’nin mimarisinde Hinduizm’in etkisi büyük. Haliyle Hinduizm’in ve bölgedeki diğer dinlerin de İslâmiyet üzerinde etkisi büyük olacaktır. Lakin Kâbe’nin bir Hindu mabedi olduğuna dair asıl kanıt: 
M.Ö. birinci yüzyılda yaşamış on büyük kral arasında ilk büyük Hindu Kralı Vikramaditya yazıtının, kutsal Kâbe’de asılı duran altın bir kabın üzerinde bulunmuş olmasıdır ki buradan da Kâbe’nin o yıllarda Hintliler tarafından inşa edildiği anlamı çıkarılabilir Bu, hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın, Arap yarımadasının tarihteki Hindistan imparatorluğunun bir parçası olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar şu demek oluyor: Müslümanlar Hacca gidip Kâbe’yi tavaf ederken ve Hacer-ül Esvet taşına dokunup onu öperken aslında Tanrı Shiva’ya yapılan bir ibadeti gerçekleştiriyor ve Shankara taşına dokunabilmek için birbirini çiğniyorlar.
Aslında daha önce yapmış olduğumuz tespitlerde de belirttiğimiz üzere İslâmiyet çevresindeki daha eski dinlerden etkilenmiş ve bu dinlerin ritüellerini birer farz haline getirerek yeni bir dinmişçesine lanse edilmiştir. İşte bu etkileşimlerden (daha doğrusu çalıntılardan) biri de İslâm’ın şartlarından biri olan Hac ibadeti ve tavaftır. Bugün hacıların Kâbe denilen yerde yaptıkları ibadetlerin, Hindular tarafından Garbha (Kâbe’ye ne kadar da benziyor!) denilen tapınaklarda binlerce yıldır yaptıklarıyla tesadüf olabilir mi? Hadi diyelim ki bu bir tesadüf. Peki, ya bu Garbha tapınaklarının güneydoğu köşesinde Shankara taşlarının konulması, bu taşlara insanların ellerini, yüzlerini sürüp temenniler yapması da mı tesadüf?
Kuran’da Hac kavramı geçmiyor mu peki? Elbette geçiyor… ama gidin Hindu tapınağının etrafında 7 kez tavaf edin denilmiyor… aslında 7 defa tavaf ritüeli var, fakat 7 kez tavaf edilecek bina veya yer Kâbe değil…  Neresi olduğu da ne Kuran’da ne de hadislerde açıklanıyor! Muhammed, evine dönerken, Hintliler gibi Kâbe’yi tavaf edermiş. Belki de örnek olarak bu alınıyor. O da bu tavafı Hintlilerden öğrenmiş olmalı veya Arap’lara aktarılmış olan bu geleneği yerine getirmekle Kureyşlileri kazanmak istemiştir!
Bu gerçekleri bilmeyen, beyin yıkama metodu ve mahalle baskısıyla cahilleştirilmiş, metafiziğin esiri olmuş ve de 4+4+4 sistemiyle cahilleştirilmeleri devam eden insanlarımız, binlerce yıllık hurafelere, efsanelere, masallara ve mitolojik hikâyelere inanıp, Erbakan’ın dediği gibi “günahlarından arınmak için” kucak dolusu para harcayıp Mekke’ye Umre’ye koşuyorlar. Daha doğrusu modaya uymaya çalışıyorlar. Ne diyelim? Allah günahlarını af etsin…
Vural Ağaoğlu
 ·  Translate
1
Add a comment...

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
NAMAZ

Ateşin Tanrı’nın ışığı olduğuna inanan İran’daki Zerdüştlerin "ateş önünde eğilmek" anlamına gelen نماز “Namaz” kelimesi “Salât” kelimesi yerine kullanılmaktadır. Fakat “Namaz” kelimesi Farsçada eylem olup eğilmek suretiyle saygı sunmaktır. “Salât” ise kendi başına genel anlamda duadır. “İkametü's-Salât” ise namaz kılmaktır.

Hinduizm Zerdüştlükten de eski, bilinen en eski din. Farklı farklı mezhepleri var, bu mezhepler farklı zamanlarda gelişmişler. O yüzden Hinduizm Zerdüştlükten etkilenmiş olabilir, tabi Zerdüştlük de Hinduizm’den etkilenmiş olabilir. Sadece, Hinduizm’in tarihinin daha eski olması Zerdüştlükten etkilenmeyeceği anlamına gelmez. İbrahimî dinlerin gelişimi nasıl olduysa (parçalı ve peş peşe), bu din de Hindistan'da öyle gelişmiş.

Hinduizm’de “namaza” çok benzeyen ibadet şekilleri var. Zaten namaz kelimesinin Farsça bir kelime olduğunu da biliyoruz, “eğilerek saygı göstermek” anlamına geliyor. Hinduizm’de de namaz; ''Namaskara''dır, Namaskara selamlama anlamına geliyormuş, “Surya Namaskara” da Güneşi selamlamak anlamını taşıyor. 

Akılcı düşünmek gerekirse (Bu tarihi veriler ışığında), namaz önce Hindistan’dan çıkmıştır, Namaskara İran’a geçince burada namaza dönüşmüştür. (Farsça bir kelime=namaz). Sırat köprüsü, Miraç olayı, suda yürüyen ve bakireden doğan peygamber nasıl İbrahimî dinlere geçti ise (Zerdüştlükte de hepsi vardı), namazda böyle geçmiştir. Yani namaz İbrahimî dinlerle ortaya çıkmamıştır.

Tarihi kaynaklar Budistlerin namazından da bahsediyor. Burada ki namaz şekli de aynen Namaskara'ya benziyor. Onların yaptıkları şey, Muhammed'in mezarı başında dua eden veya Kâbe’yi tavaf edip Hacerül Esved'e değer veren Müslümanların yaptığı şeylerle aynı.

Hint illerinde, günde 2 veya 3 kez olmak üzere, “Surya Namaskara = Güneşi selamlamak” binlerce yıldır uygulanmaktadır. İran'da genellikle günde 5 vakit yerine 3 vakit namaz kılınmasının sebebi de budur. Persler kültürel açıdan tarihleri boyunca Hintlilerle çok yakın ilişkiler içinde bulunmuş, kökeni Hindistan olan pek çok kültürel öğenin mirasçıları olmuşlardır. “Surya Namaskara” da bunlardan biridir.

Bu gibi bilimsel yazılara ateş püsküren, beyni yıkanmış o kadar çok cahil cühela var ki, insan internetten bunların saldırılarını okuyunca dehşete düşüyor ve gerçekten de korkuyor. Çünkü önümüzde Turan Dursun’un katli misali var. Bunlar hiçbir eleştiriye açık değiller. Münakaşa ve münazarayı da bilmiyorlar. Sonuçta kaba kuvvetle karşılarındaki yok etmeye, Allah’ın vermiş olduğu canı almaya kadar işi götürüyorlar ama “Müslüman’ın elhamdülillah”  sözünü de ağızlarından düşürmüyorlar. Allah bunların şerrinden hepimizi korusun.

Vural Ağaoğlu
 ·  Translate
1
Add a comment...

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
                                                                       ORUÇ

Oruç, birçok dinde yer alan ve farklı biçimlerde yapılan bir ibadet türüdür. Farklı dinlerdeki oruç ibadetlerinin ortak noktası yemek, içmek veya cinsel ilişki gibi dünyevi hazlardan uzak durmak “nefsi terbiye etmektir.”
"Oruç" sözcüğü tıpkı "namaz" sözcüğü gibi Selçuklularca Farsçadan alınmış روجك “rôcik” sözcüğünün Türkçedeki söylenişidir. Kuran’da صوم “savm” ve صيام “sıyam” olarak geçmektedir.
Sabiiler, Ortadoğu ve Islam kaynaklarına göre yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş geliyordu. Fahruddin Razi gibi ünlü Kura’n yorumcuları ve Ibn Hazm, Şehrestani, Fadullah el Ümeri gibi yazarlar bu görüşü benimserler. 
Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kâbe’nin kutsallığı gibi inancıların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik'te var. 
Evet, Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik'ten geliyor.
Ibn Hazm ise, "El Fasl" adlı eserinde Sabii'leri şöyle anlatıyor: "Yedi yıldıza  ve 12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların suretlerini (resimlerini, heykellerini) tapınaklarında bulundururlar... Ramazan ayında da oruç tutarlar. Namazlarında, Kâbe’ye, El Beyt'ül Haram'a dönerler. Mekke'ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler." Demek ki Sabiiler, Hintliler tarafından M.Ö. 100-200 yıllarında bir Güneş Tapınağı ve put evi olarak inşa edilen Kâbe’ye saygı gösterdiklerine, namaz kıldıklarına göre, Hinduizm’in ve Hint kültürünün etkisi altında kalmışlar. (Not: İslâm’ın kurucusu Muhammed de, vahiy aldığını söylemeden önce Sabii olarak tanınıyordu.) İslâm’ın yalnız inanç ve ibadetleri değil, bu inanç ve ibadetlerde kullanılan sözcüklerin de çoğu gene Sabiilik dininin temel dili olan Süryanca'dan, Aramca'dan gelir. Allah, Rahman, Kura’n, Furkan, kitab, melek, insan, Âdem, Havva, nebi, salât, âlem hep Süryanca'dır. Ve “Savm”, yani “oruç” sözcüğü de Süryanca'dır. Yani Kuran’ın Muhammed’e Kureyşçe vahiy edildiği doğru değildir. Muhammed, Sabii inanç ve ibadetlerini İslâmiyet’e taşırken, pek çok sözcüğü de Süryanca’dan ve Aramca’dan aynen alıp kullanmıştır.
Bilindiği gibi, Kâbe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı. 956 yılında ölen ünlü Islam hadisçisi Mes'udi "Mürucu'z Zehep" adlı eserinde, 7 yıldız adına yapılan, Dünya’nın en büyük tapınaklarını sayarken, Kâbe’nin de adını anar: "El Beyt'ül Haram (Kâbe), gecen cağlar boyu hep saygı görmüştür, çünkü o Zühal (Satürn) evidir" der. Ne var ki, yine Mes'udi'nin verdiği bilgiye göre, Güneş tapınakları dörtgen olduğuna göre, Kâbe’nin de Zühal yıldızı için değil, Güneş için yapılan bir tapınak olması gerekir. 
İslâm öncesinin Mekke'sinde, "putataparlar" diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında "oruç" da vardı. Bunu, Buhari'nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: Aişe anlatıyor: “İslâm öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı…" (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu's Savm / 1.) 
Burada sorulması gereken şu: "Putlara taptıkları" söylenen insanlar, "oruç" 
tutarlarken "hangi Tanrı" için tutuyorlardı? Hiç kuşkusuz, yıldızlar için, en başta da "Güneş Tanrı" için. Yıldızları ve Güneşi simgeleyen ve sonraları "put" diye nitelenen simgeler önünde. "Tanrıya yaklaşmak" için o zaman da aracılar vardı; İslâm’da da vardır. İslâm’da olduğu gibi, o zaman da, "ibadet"ler, en son hedef olarak Tanrı için yapılırdı. Oruç tutulurken de hedef, "Güneş Tanrı”ydı. Namaz gibi oruç da "Güneş"e ayarlı. "Güneş'in dünyayı ışınlarıyla aydınlatmak üzere olduğu tanyerinin ağarmasıyla başlıyor, battığı zamana değin sürdürülüyor.” Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış. O cağlarda, Arabistan'daki coğrafya bilgisiyle bu hesap nasıl yapılabilirdi ki? Yani insanlar aç kalmaya, “nefsimi terbiye ediyorum” diyerek metabolizmanın dengesini bozmaya şu bizi ısıtan Güneş için katlanmışlar ve hâlâ da katlanıyorlar.
Müslümanlar tarafından oruç, ilahi bir emir olarak kabul edilmektedir. Oysa Meksika'dan Çin'e kadar tek tanrılı dinlerin öncesinde de Güneş'e tapanlar, gün doğumundan batımına kadar oruç tutuyorlardı. O zaman bu ibadet nasıl açıklanıyor? Gene ilahi bir emirle mi? 
Aslında oruç, tarihsel bir gelenektir ve Tanrı ile de hiçbir ilgisi yoktur. Oruç tutanlar, ilahi emri yerine getirdiklerini zannederek mutlu ve huzurlu olabilirler, ama bunun metafiziksel bir kavram olan cennete gitmek için hiçbir faydası yoktur. Çünkü partiküllerine ayrılmış ölü bir bedenin ne hazzı, ne de mutluluğu hissetmesi ve yaşaması mümkün değildir. Onun için cennet ile avutulan, cehennem ile korkutulan insanların, bugün bilim çağında artık kalıntılardan beyinlerini arındırıp kendilerinin efendileri olmaları için metafiziğe değil, bilime yönelmeleri gerekir ki din simsarları tarafından kullanılmaları sona ersin.
Vural Ağaoğlu 
 ·  Translate
1
Add a comment...

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
KURBAN
Özel mülkiyetle ortaya çıkan “egoyu” geçmişte tatmin etmek için hep insan aklından çıkma dinler kullanılmıştır. Eski çağlarda algılamaları kısıtlı, dolayısıyla düşünce, fikir ve kavram üretme yetenekleri zayıf, doğayı anlayamamış, ondan korkmuş ilkel insanlar, doğa güçlerinin kötülüklerinden korunmak, bereketi arttırmak için kutsal saydıkları varlıklara, ruhlara, ilahlara kurban vererek onları yönlendirebileceklerine inanırlardı. Bunun için canlı hayvanları kurban ettikleri gibi, insanları da kurban etme yoluna gitmişlerdir. İnsan kurban etme anlayışı Keltler’de korkunç boyutta görülüyor. Kuzey Avrupalıların bereket Tanrısı “Freyr” için yaptıkları törenler arasında insan kurban etmek de vardır. Sağlam bir temele dayandırılmadan, sadece bir köken bulmuş olmak için “Hint-Avrupa” adı verilen halklardan “Sogdlar” da insan kurban etmek için kabileler arasında yarışırlardı. Eski Yunan mitolojisinde “toprak ana Gaiga’nın” kendi çocuklarını öldürüp yemesi, Zeus’un oğlu “Dionyus”un, Titanlar tarafından öldürülüp yenmesi, Zeus’un da onun yüreğini yiyerek yeni bir Dionyus yaratması, insan kurban etme geleneğinin izleri sayılabilir. Ayrıca Truva Savaşları sırasında İphigenia ile Orestes’in tanrılara kurban olarak sunulduğu görülüyor. İran’da Maniciliğin (Maniheizm) evren görüşünde “yaşam anası” adı verilen ilk insanın, karanlık devler tarafından öldürülüp yutulması için de aynı şey söylenebilir. Eski Hindu dininde pek çok çocuk doğurup, sonra onları öldürerek yiyen Tanrıça “Kali” de bunun gibi bir örnek teşkil edebilir. Kurban geleneğinin 10. yüzyıla kadar Slavlar arasında yaygınlaşarak sürdüğü, İbn Fadlan’ın kadınların kurban edilmeleriyle ilgili açıklamalarından anlaşılmaktadır. İnsan kurban etme, Yahudilerin ataları sayılan Sami toplulukları arasında büyük önem taşırdı. Kenaan ülkesinde (İsrail) bereketle ilgili olarak, doğanın çevirimini yöneten ilahlara insan kurban edilmiştir. Kenaan’ın üstün bilge insanları ve cahiliye döneminde Araplar da Tanrı’nın öfkesini yatıştırmak için en değerli evlat olarak erkek çocuğunu Tanrı’ya kurban etmişlerdir. İnsan kurban etme geleneğinin izleri, Sami kökenli göksel “semavi” addedilen dinlerde de görülmüştür. Örneğin; İslâmiyet’te “Allah için ölmek, öldürmek” gibi… 
Tanrılara kurban sunma geleneği çoğunlukla tarım kültüründe yer alır. Çünkü toprak ve bereket, tanrılara bağlanmıştır. Önceleri ilkel insan, kabile önderi ne derse onu yapardı ve halk yapılana boyun eğerdi. Heredot’a göre Antik Mısır'da domuzun kötü kokması, hasatlara saldırması nedeniyle ne domuzlar ne de domuz çobanları sevilirdi. Nitekim Antik Mısır'da domuz da kurban edilen hayvanlar arasındaydı. Antik Mısır'da en göze çarpan kurban etme eylemlerinden biri de insanların kurban edilmesiydi. Öyle ki, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere insanlar kurban edilmekteydi. Nil Nehri'ne bırakılan insanlarda aranan ortak özellik masumluktu; bu nedenle özellikle kadın ve çocuklar Nil Nehri'ne bırakılarak kurban edilirdi. Kurban edilecekler arasında bakirelik bir öncelik olarak sayılıyordu. Bakireliğin, saflık ve masumluk anlamı taşıması, kurban olarak özellikle bakirelerin seçilmesine önemli bir etkendi. Ölen kişinin eşyalarının yanı sıra eşi ve köleleri de kurban edilir ve onlarla birlikte gömülürdü. Antik Yunanistan'da ölülerin mezarlarında hâlâ yaşadıklarına inanılır ve onlara düzenli olarak sunu takdim edilirdi. Örneğin; bir kap içinde kan sunulurdu. Kan, hayat demek olduğu için ruhun kanı içince geçici bir canlılığa kavuşacağı fikri hâkim idi. Eğer bu ihmal edilir ise, ölülerin çevreye ölüm ve çeşitli hastalıklar salarak intikam alacağı düşünülürdü.
Euripides'in “İphigenia Tauriste” adlı tragedyasında rahibe, kralın kurban etmek istediği iki yabancının kanla lekeli olduklarını ve arınmaları gerektiğini söyler. “Çeşme suyundan mı, yoksa okyanus dalgalarından mı?” Diye sorar kral. "Tuzlu deniz" diye cevap verir; rahibe, bütün pislikleri temizler. Sadece kurban olunanın değil, kurban edenin de temizlenmesi gerekir. Eğer yakarıcı, tanrıdan bir şey elde etmek istiyorsa yere kapanarak ya da ellerini göğe doğru kaldırarak ona, törelere uygun biçimde yakarır, belli kelimeler kullanırdı; çünkü büyüden pek az farkı olan duanın, büyülü bir gücü vardı. Genel olarak büyüyle birlikte adak adanırdı; çünkü her şeye rağmen insan olan tanrıların gönülleri armağanlarla alınabilirdi. Zeus İlyada'da "Hektor bana, çok kıvrımlı İda tepelerinde ve büyük kentte birçok yanık öküz armağan etti; bu yüzden yüreğim ona acıyor" diyerek, Hektor'u yaklaşmakta olan ölümden kurtarmayı düşünür. Dolayısıyla, karşılaştığında lütuflar elde etmeyi uman insanlar tanrılara yiyecek ve içecek ya da kurbanın hoş kokusunu sunmak durumundaydılar.
Eski Mezopotamya'da kurban ritüelinin sıklıkla yapıldığı bilinmektedir. İnsanların, başlarına bir uğursuzluk gelme ihtimaline karşı tedbir olarak hayvanları adak olarak adadıkları bilinmektedir. Kimi zamansa kestikleri kurban sayesinde günahlarının temizleneceğine dair olan inanışları sebebiyle çeşitli hayvanları kurban etmişlerdir. Mezopotamya'da gerek tanrının azabından korkma, gerekse hayvanların tanrının birer besini olarak algılanması dolayısıyla, tanrıyı doyurmak amaçlı kurban kesilmiştir. Bu ve benzeri korkular Mezopotamya'daki kurban kesme ritüelinin daha ciddi bir hâl almasına neden olmuştur. Sümerlerde günümüze benzer bir şekilde kurban kesiminden hemen önce kesilecek hayvanın kulağına doğru yaklaşılıp dua okunurdu. Uruk'taki Anu tapınağında bir tabletteki kayıtlar, Sümerlerde bazı hayvanların bazı tanrıların sofrasında yer almasının yasak olduğunu göstermektedir.
Hititlerde de insanlar tanrılara kurban kesip yalvarır ve karşılığında da tanrıların onları düşmanlardan, hastalıktan koruduğuna inanılırdı
 Maya ve İnka uygarlıklarında da insanların, bakire kızların Tanrılara kurban edildiği, bu törenler için özel sunaklar bulunduğu efsaneleri her daim anlatılır. Bu geleneğin daha önceleri de var olduğu biliniyor. Aztekler ve Mayalar için Venüs, tehlikeli bir göksel güçtü. Aztekler onu, sabahyıldızı olarak yeniden belirdiği günlerde kurban edilen tutsakların kanıyla besliyorlardı. 1200 yıl önce Maya ve Toltek unsurlarının karışımıyla oluşan melez kültürün gaddar törenlere olan düşkünlüğü, bölgede bir istisna değildir. Meksika’da yeşeren bütün büyük uygarlıkların insan kurbanını törenleştirdikleri biliniyor. Ayrıca bu törenlerin yüzyıllar boyunca şiddetini artırarak varlığını sürdürmesi şaşırtıcıdır. “Göksel korku” altında yapılan bu törenlerde tapınakların çoğu fiili olarak birer mezbahaya dönüşmüş, rahiplerin ellerindeki taş bıçaklarla kalpler canlı canlı yerinden sökülmüş; kimi zaman da sunaklarda (Orta Amerika piramitleri) kafalar kesilmiştir. Bu arada arkeologlar, Peru’da Huacabandera’da “Moçe”, ya da “Moçika” uygarlığı döneminden kalma insan kurban edilmesi için kullanıldığını düşündükleri antik bir tören alanı bulduklarını açıklıyorlar. Bu alan, içinde iskeletler bulunan 60 metre uzunluğunda bir dehlizin keşfinden sonra ortaya çıkarıldı. Burası, savaş esirlerinin törensel bir atmosfer içinde öldürülmeleri için de kullanılmış olabilir. İknalardan önce, M.S. 100-800 yılları arasında yaşayan Moçe-Moçika uygarlığı, (insan canını hiçe sayan nasıl bir ileri uygarlıksa!)  tarihin ileri uygarlıkları arasında kabul ediliyor ve insan kurban etme ritüeli, kültürlerinin önemli bir parçası sayılıyor. Sokrates, aldatılan veya yönlendirilen bir Tanrı’nın, Tanrı olamayacağına işaret etmek için “Kurban etmenin amacı nedir? Gerçekten bir etkisi var mıdır? Pazarlık edilmesi gereken ve değerli bir kurban verilse bile fark etmeyecek olan Tanrı ne için Tanrı’dır?” diye sormuş, ama bir cevap bulamamıştır.
Antik İsrail'de kurbanların kesildiği açıktır; Tora'nın genelinde ve özellikle Levililer kitabının başlangıç konularında kurban sunuları metotlarıyla ilgili detaylı bilgiler aktarılır. Kurbanlar ya kanlı kurbanlardır (hayvan) ya da Hinduizm’de olduğu gibi kansız sunulardır (tahıl ve şarap gibi). Kanlı kurbanlar, hayvanın tamamının yakıldığı "yakımlık sunular" (İbranice: עלה קרבנות‎), hayvanın bir kısmının yakıldığı ve bir kısmının rahibe verildiği "kusur sunuları", ve yine sadece hayvanın bir kısmının yakıldığı "barış sunuları" olarak kategorilere ayrılır. Peygamberlerin dile getirdiğine göre, kurban etme eylemine kişinin dâhili ahlak ve iyiliği eşlik etmelidir. Tora ve Tanah’ta İsrailoğullarının insan kurbanına aşina olduğu anlatılır ve buna en önemli örnek İbrahim'in oğlu İshak'ı (Müslümanlara göre İsmail’i) neredeyse kurban etmesidir. (İbrahim şeytanı taşlayarak kovmuş ve oğlunun yerine Tanrı’nın gönderdiği koçu ona kurban etmiştir. Bu nedenle Müslümanlar Mekke’de Hacca gittiklerinde veya Umre yaptıklarında sembolik olarak şeytanları taşlarlar.)
İslâm’da kurban, Kurban Bayramı'nda belirli nitelikleri taşıyan hayvanlardan birini keserek yapılan bir ibadettir. Hanefi mezhebine göre kurban kesmek vaciptir. Diğer mezheplerde ise sünnettir. Kurban'da Allah için kan akıtmak önemlidir. Kurban etinin tümü kesen aile tarafından tüketilebilir. Ancak kurban etinin fakirlere dağıtılması ayrı bir sevap olacaktır. Kurban yalnızca Kurban Bayramı'nda kesilmez. Adak amacıyla veya Allah'ın yardımını gördükten sonra şükretmek için de kurban kesilebilir. Adak kurbanının eti birinci dereceden akrabalar tarafından yenilemez. Hac Suresinin 36. ayetinde kurbanla ilgili olarak Müslümanlara şunlar tebliğ edilmiştir: “ Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. “ Yani Allah, İbrahim’le başlamak üzere kendisine insan kurban edilmesinden vaz geçmiştir. “Ama neden bu kadar zaman beklemiştir de sayısız insanın kendisine kurban edilmesine göz yummuştur?” Sualinin cevabı ise, “Allah’ın hikmetinden sual olmaz” olduğuna göre, meseleyi daha fazla kurcalamaya gerek duymuyoruz. Fakat haddimiz olmayarak diyoruz ki: “Gücü yeten kurbanını kessin ama kendisi yemesin, nasıl olsa onun kasaptan et alacak kadar parası vardır. Sevaba girmek için aylardır et yemeyen fakir-fukaraya dağıtsın. Belki Sokrates yanılır da Allah, kurban kesenin duasını kabul eder!”
Vural Ağaoğlu
 ·  Translate
1
Add a comment...

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
ŞEHİDİME
 
Elinde al bayrak, böğründe kurşun
Nasıl varmıştın tepeye!
Annen diyor
Sana sütüm
Helâl olsun
Helâl olsun
 
Yüreği paramparça baban
Gözündeki yaşı silmeden
Diyor öperek
Tepenin toprağını
Vatan sağ olsun
Vatan sağ olsun
 
Elini sallıyor oğlun
Tabutunun peşinden
Diyor annesine
Onu vuran kalleş
Kahır olsun
Kahır olsun
 
Eşin ağlamıyor, vakurlu, gururlu
Tabutundan alınıp katlanan bayrağı
Öpüp alnına koyuyor
Ve diyor
Ruhun şad olsun
Ruhun şad olsun
 
Vural Ağaoğlu
 ·  Translate
1
Add a comment...

Vural Ağaoğlu

Shared publicly  - 
 
 
Portishead sevenler buraya !!!

Bilmeyenler için harika bir başlangıç; "Portishead - Over" şarkısı sizlerle! Dikkat; melankoli bir parçadır...
 ·  Translate
1
Add a comment...
Basic Information
Gender
Male