Profile cover photo
Profile photo
murat sarısoy
27 followers
27 followers
About
murat's posts

Eşiniz Patates mi? Elma mı?

Anne babasına düşkün erkekler...

Evli olmak başlı başına ayrı bir iştir, evlilik ise aslında gündelik hayatın dışında başka bir gezegendir ve o gezegen de her zaman işler yolunda gitmeyebilir. Günümüz toplumunda evliliklerde yaşanan pek sorunun altında, pek çok aile terapisi başvurusunun altında kişilerin kök ailelerine yani kendi anne babalarına aşırı bağımlılıkları yatmaktadır. Bağımlılık özünde kişiyi kısıtlayan özgüvenini azaltan ve olası özgüven gelişimini çocukluktan itibaren yok eden bir durumdur. Aileler ise aslında bağımlı bireyler yarattıklarının farkında olmadan bağımlı çocuklar yetiştirirler. Durumun farkına varmak dışarıdan bir psikolog yardımı gerektirir ki farkına varıldığında ise iş işten çoktan geçmiş olur. Artık kişiyi eğer bu durumdan kurtulmak istiyorsa uzun süren terapi seansları bekler.

Ülkemizde halen temel olarak iki tipte çocuk yetiştirilmektedir. Bu çocuk yetiştirme tarzlarına tarımsal benzetmelerle meyve çocuk ve toprak altı gövde çocuk diyebiliriz. Yani ilk yetiştirme tarzında çocuğumuz elma olarak yetişirken, diğer çocuğumuz ise adeta bir patates olarak yetişmektedir. Bu çocukların temel farkları biri dalın ucunda yetişir ve zamanı gelince ağaçtan kopar ve bağımsız olarak kendi ağacını yaratır ve kendi meyvelerini yetiştirir. Ancak patates çocuğumuz ise ana gövdeye bağlı bir yumru olarak büyür ve ruhsal ve fiziksel anlamda asla gövdeden kopamaz. Tek derdi kendisinin bağlı olduğu gövdeyi beslemek daha da büyütmektir. Zaten gövde yani çocuğun ailesi de kendisinden maddi manevi sürekli destek bekler ve hatta onu sömürür.

Özellikle geleneksel yaşam tarzını benimsemiş ve bundan kurtulamayan ailelerde büyütülen çocuklar eğer süreç içinde kendilerini koparmanın bir yolunu bulamazlarsa bağımlı kişiler olarak yaşar ve çoğunlukla evliliklerinde beklediklerini bulamazlar. Onlar için tek çözüm yolu kendileri gibi patates çocuklarla evlenmektir. Patates ve meyve çocukların evlilikleri çok uzun sürmez ya da çatışmalar ve kavgalarla doludur. Diğer bir versiyon da meyve aile olan ancak meyvenin daldan düşmesine izin vermeyen, görünürde geleneksel olmayan ailelerin çocuklarıdır ki bu çocuklar da daldan kopamadan orada kurur ya da çürürler.

Evlilikte erkeğin patates ya da dalda kurumuş meyve olduğu yani bağımlı bir erkek olduğu zamanlarda ise evlilik hayatı kadın için çok güçleşir. Sürekli olarak kendi ailesini besleyen ya da daha doğrusu aile olarak hala anne babasını gören bu erkek tipi çoğunlukla eşini hatta çocuklarını ihmal eder ve ikinci plana atar. Özellikle annelerine aşırı bağlı bu erkekler aslında gerçekte sadece kadın olarak annelerini ya da onlara benzeyenleri severler onlarla ilgilenirler. Eşlerinin de aynı şekilde kendi anneleri gibi davranmasını isterler. Onlar için annelerinin böreği, yemeği, tatlısı hep eşlerininkinden daha lezzetlidir daha güzeldir. Bayram ve özel günlerde hep öncelikle kendi anne ve babasına gidilir onların elleri öpülür.

Ancak bu durum kadın için belli bir süre sonra çekilmez bir hal alır, çatışmalar gerilimler başlar, benim annem-senin annen, benim ailem-senin ailen tartışmaları içinde kişiler aslında yeni bir aile sahibi olduklarını unuturlar ve bu aile bakımsız ve ilgisiz kalır. Bakımsız ve ilgisiz kalan her şeyi ise tabiat belli bir süre sonra geri alır. Yani bu evlilikler konusunda uzman bir psikolog tarafından terapiye alınmazsa bitmeye mahkumdur.Bu durumda yaşayan eşlere tavsiyelerim ise;

·         Eşinize durumunu uygun bir dille anlatın
·         Eğer kabullenmiyorsa psikolojik yardım almasını teklif edin
·         Aile olarak öncelikle çekirdek yani yeni ailenizi görün
·         Eşinize bunu uygun bir dille yeri geldikçe hatırlatın
·         İhmal ediliyorsanız bunu uygun bir şekilde dile getirin
·         Tüm bunlara rağmen halen bir şeyler değişmiyorsa birlikte aile, evlilik ya da çift terapisi için konusunda uzman bir psikoloğa başvurun
·         Terapi alacağınız uzmanın, eğitim düzeyi (lisans eğitimi 4 yıl, uzmanlıkla 7 yıl, doktora ile 12 yıldır), aile yaşantısı (tercihen evli, çocuklu),  tecrübesi, vaka sayısı ve başarı oranı hakkında bilgi alın.
Hepinizin bağımsız mutlu ve güvenli evlilikler yapmanız, yaşatmanız ve bu evliliklerde güvenli, bağımsız çocuklar yetiştirmeniz dileğiyle. 

Saygılarımla... 
Dr. Psikolog Murat SARISOY

Konu hakkında uzmanlarımızdan BİZE ULAŞIN bölümümüz yardımıyla daha ayrıntılı bilgi ve yardım alınabilir. 

 

Site kaynağı ve isim gösterilmeden alıntı yapılamaz.

 Danışma Hatlarımız:

0 232 464 00 60

0 232 374 00 00 (7/24 Danışma ve Randevu Hattı)

0 534 670 23 73

0 554 580 25 10

Uzmanımız Psikolog Dr. Murat SARISOY'un Kaleminden; "BİR PSİKOLOĞUN SEYİR DEFTERİ"

Bir Psikoloğun Seyir Defteri

Kitap Hakkında

Biz insanlar toplumsal bir varlık olduğumuza göre; nasılsa, bu toplumun ürettiği sorunlarla eninde sonunda mutlaka karşılaşacağız. Yaşayacağımız sorunlar aşağı-yukarı aynı gibi... İşte, Dr. Psikolog Murat Sarısoyun kaleminden, bazı toplumsal sorunların çözümü yönünde, adeta bir Psikologla konuşuyormuş gibi aydınlanacaksınız, yaşadığınız sorunların çözümünde ipuçlarını keyifle okuyarak bulacaksınız.

 

 

Okurla beraber arayıp bulan yazılar... Murat Sarısoy’un kitabında gündelik hayattaki sıradan konuların daha başlıklarına bakarken bize neler söyleyeceğin tahmin etmeye başlıyorum.Her seferinde tahmin ettiğimden bir kaç fazlasıyla karşılaşmak kitabın geri kalan sayfalarına beni yöneltiyor. Kitabın odağını insanlar ve ilişkileri oluşturuyor. Anne-kız, çocuk-ekran, kadın-erkek… Bu konunun sadece psikolojinin alanı olmadığını bilerek okumaya devam ettiğinizde, Murat Sarısoy’un yazıları psikoloji perspektifi ile yetinmeyerek, bütün düşünüşlerin ‘anası’ felsefeye uzanıyor. Cevapları bulmayı okurla beraber gerçekleştirmek isteyen, öğretici olmadan öğrenmeyi sağlayan yazıları severim. Murat Sarısoy’un kitabı böyle yazılardan oluşuyor.

Dr. Yankı Yazgan 

Gün geçmiyor ki; ofisime evlilik terapisi için uzun veya kısa çeşitli yıllardır evli olan çiftler gelmesin. Web siteme yardım mesajları atmasınlar ya da  yaptığımız görüşmelerin pek çoğunda ise eşler arasındaki çatışmalar terapilerimize konu olmasın. Hemen her gün çatışmalarını kendileri çözemeyen çiftlerle çalışıyorum.

Eşler arasındaki çatışma, çoğunlukla eşlerin sorun çözme konusunda yaşadığı zorluklar, birbirlerinin farklılıklarını kabul etmedeki güçlüktür.  Yani evlilik çatışması, yetersiz bir şekilde yönetilmiş ya da yönetilen çatışmadır. Sıklıkla partnerler açısından tatmin edici olmayan çözümlere ulaşıldığında ya da ulaşılmaya çalışıldığında çatışma meydana gelir. Yani çatışma, çiftlerin birbirine bağlılıklarından kaynaklanan problemleri çözecek stratejilerin başarısızlığından kaynaklanır.

Bazı evlilik kuramcıları ve araştırmacılar çatışmanın çiftler için normal bir olay olduğuna inanmaktadır. Aslında zaten çatışma dediğimiz olgu, genelde bütün ilişkilerde meydana gelen kaçınılmazıdır. Çatışmayı evlilik için bir tehdit bir sakınca olarak görmemek gerekir. 

Çatışma, bir tarafın kendi isteklerini diğerinin engellediğini veya engellemek üzere olduğunu algılamasıyla başlayan bir süreç olarak da tanımlanabilir. Evlilik çatışması, eşlerden birinin diğerinin eylemlerine müdahale etmesiyle ortaya çıkabilir ya da birbirine zıt ya da bağdaşmayan ihtiyaç beklentilerden kaynaklanan uyuşmazlık ya da anlaşmazlıklar olarak karşımıza çıkabilir. 

Çatışma, özellikle bir kişinin davranışlarının diğer kişinin davranışlarını engelleyici olduğunda en sert şekilde gözlenen bir süreçtir. Özellikle sıkıntılı olaylar, travmalar ve geçiş dönemleri örneğin doğum, iş kaybı vb. durumlar bireylerin çatışma olasılığını ve sıklığını arttırmaktadır. 

Evlilik çatışması, genellikle bir eşin diğerine keyifsiz bir şekilde davranması ile başlayabilir, bu durumda eşlerin ya tartışmaya girerler ya da tartışmadan kaçınabilirler. Aslında bu kişilerin o andaki ruh halleriyle çok yakından ilişkilidir. 

Asıl sorun,  karı-koca veya ebeveyn-çocuk sık sık çatışma halindeyse, önemli olan bunlarla nasıl baş edileceği, nasıl çözüleceğidir. Böyle bir durumda,  yani çatışmayla baş edilirse çatışma, bozucu veya negatif olmaktan çıkabilir,  ilişkileri, güçlendirir çatışmanın öncesindeki hallerinden daha keyifli bir hale gelinebilir.  Aslında aile ve evlilik ilişkisi, düzenin ve kişiler arasındaki uyumun sadece uzlaşmayla sürdürülebileceği bir durum olan daimi bir al gülüm ver gülüm ilişkisidir. 

Bazı eşler günde bir iki kez çatışma yaşar iken bazı eşler yılda bir iki kez çatışma yaşarlar. Çatışmada sözel ifade yerine fiziksel şiddet kullanan çiftler de sık sık karşımıza çıkmaktadır.  Belki inanmayacaksınız ama eşlerine şiddet gösteren ya da zarar vermeye çalışan kadınların sayısı sanılanın en az iki ya da üç katı fazladır. Kimi zaman kadının çalışma durumu kimi zaman ise çocuk sahibi olmaya kadar değişiklik gösterebilir. Ancak artan bir şekilde  çatışmalar çözümlenebilme oranları düşmekte kimi çatışmalar ise  tamamen çözümsüz kalmaktadır. 

Günümüzde çevremizde evliliklerin çoğu gönüllü veya zorunlu bir ilişki haline gelmektedir, pek çoğu artık zorunlu hale gelmiş evlilik ilişkilerinde eşler birbirleriyle geçiniyormuş gibi görünseler bile, gerçekten istedikleri için değil birlikte olmak zorunda oldukları için beraberliklerini devam ettirmektedirler. Çiftler evliliklerini zorunlu olarak algıladıklarında yani boşanmanın ve ayrılmanın söz konusu bile olamayacağını düşündükleri zamanlarda eşler arasında çatışmalar sıkça çıkmaya başlar. 

Yapılan bazı araştırmalara göre eşler arasında en çok çatışmaya neden olan konular kadın ve erkek eşlerde aynı sırada olmak üzere, en çoktan en aza doğru şöyle sıralanabilir: 

.1)  İletişim yokluğu, 

.2)  Sürekli tartışma, 

.3)  Giderilmemiş duygusal gereksinimler, 

.4)  Cinsel doyumsuzluk, 

.5)  Parasal anlaşmazlıklar, 

.6)  Kayınvalide-kayınpeder, 

.7)  Sadakatsizlik, 

.8)  Çocuklara ilişkin çatışmalar, 

.9)  Otoriter eş, 

.10)  Şüpheci eş, 

.11)  Alkolizm, 

.12)  Fiziksel saldırı ya da şiddettir.

 

Evlilik süresi arttıkça çatışma konuları değişir, yaşlı eşlerin daha az çatışma belirtmelerinin büyük ölçüde aralarındaki iletişimin azalmasına bağlıdır. 

Evlilik çatışmalarının varlığı olumsuz evlilikleri düşündürmesinin yanı sıra, hiç çatışmanın olmaması da her zaman iyi bir evlilik vardır anlamına gelmez. Aksine iletişimin kopuk olduğu evlilikler zor durumda evlilikler olmalarına rağmen çatışmaları az olan evliliklerdir. Çatışmanın sonucu olumlu ya da olumsuz olabilir. Eğer evlilik sürüyorsa ve çatışma şiddetli olarak devam ediyorsa, eşler kendilerini değersiz hissedebilirler ve evliliğin bitmesine karşı istekli olabilirler. Çatışma yaşayan ve çatışmasını çözebilen bireyler, evliliklerinde diğerlerine göre daha uyumludur.

Çatışmanın çözümlenmesi için üç temel nokta önemlidir: 

1.Açık ve şeffaf iletişim,

2.Çatışmanın derecesini ve nedenlerini doğru algılama,

3.Çatışmayı çözmeye yönelik yapıcı çabalar, 

 

Evlilikte çatışmanın nasıl ele alındığı evliliği sürdürme açısından önemlidir. Yapılan takipli çalışmalar çatışmadan uzak duran çiftlerin, evliliklerinde çatışma yaşayan çiftlere nazaran daha az mutlu olduklarını ortaya çıkarmıştır. Yani bu noktada bu veriden hareketle çatışmanın evliliğe dair doğal bir gerçeklik olduğu ve kaçınılmaz olduğu unutulmamalıdır. Eğer çatışma yapıcı bir şekilde ele alınırsa, yani kişiler neden ve nasıl çatıştıklarına odaklanabilirlerse evlilik doyumu ve ilişkinin istikrarı artar. Aksi takdirde çatışma olumsuz bir şekilde ele alınırsa, evli çiftler nispeten istenilen düzeyde olmayan, yetersiz, mutsuz ve keyifsiz bir ilişkiye katlanmak zorunda kalırlar.

 

KAYNAKLAR:

Bell, D.C., Chafetz, J.S. & Horn, L.G. (1982). Marital Conflict Resolution: A Study Of Strategies And Outcomes. Journal of Family Issues, 3 (1), 111-132. 

Benokraitis, N.V. (1993). Marriages And Families. Prentice Hall.
Burgess, E.W. & Cotrell, L.S. (1988). Predicting Success Of Failure In Marriage. New York: Thoemmes Press.

Crohan, S.E. (1992). Marital Happiness And Spousal Consensus On Beliefs About Marital Conflict: A Longitudinal Investigation. Journal Of Social And Personal Relationships, 9 (1), 89-102. 

Faulkner, R.A. & Davey, M. & Davey, A. (2005). Gender-Related Predictors Of Change In Marital Satisfaction And Marital Conflict. The American Journal Of Family Therapy, 33, 61-83. 

Fincham, F.D. & Beach, S.R. (1999). Conflict In Marriage: Implications For Working With Couples. Annual Review Psychology, 50, 47-77. 

Fincham, F.D. (2003). Marital Conflict: Correlates, Structure And Context. Curent Directions In Psychological Science, 12 (1),23-27. 

Gordon, K.C. & Baucom, D.H. (2003). Forgiveness And Marriage: Preliminary Support For A Measure Based On A Model Of Recovery From A Marital Betrayal. The American Journal of Family Therapy, 31, 179-199.  

Gotmann, J.M., Coan, J., Carrere, S., & Swanson, C. (1998). Predicting Marital Happiness And Stability From Newlywed Interactions. Journal of Marriage and the Family, 60 (1), 5-22. 

“Evlilik bir iki seneye monotonlaşırmış, böyle diyorlar, çocuk olunca, diyor ki insanlar biraz heyecan olurmuş o da geçermiş” …

Evlilik öncesi çift terapisi alan nişanlı bir çiftti bunları söyleyen. Daha evlenmeden evliliğe dair kaygılar doldurmuştu zihinlerini… Peki ya neden böyleydi, gerçekte kim di bunları söyleyen ya da onlara öğreten?

Geleneksel toplumda evliliklerin çoğu gerçekte neden yapıldığı çok da iyi bilinmeden daha önce kitabımda da anlattığım gibi bir evcilik oyunu edasıyla yapılır. Kişiler evliliği diğer bir yandan bir sosyal statü atlama aracı, iş ve kariyer alanında ise pozitif ayrımcılık nedeni olarak algılar ve evliliğe yaklaşımları aslında çok da kendilerinin de farkında olmadığı bir biçimde pragmatist yani faydacıdır.

Çünkü evli insana bakış geleneksel toplumda daha farklıdır. Evlilik cüzdanına sahip olmak, sol parmakta yüzük takıyor olmak geleneksel toplumun onayladığı ve hatta çoğunlukla talep ettiği bir durumdur. Talep ederler çünkü; yerleşik düzen yetişkin ve evli insanların konforu için tasarlanmıştır. Yetişkin boşanmış ya da yetişkin bekar insanların, yerleşik yetişkin düzen içerisinde yerleri belirsizdir. Son derece acımasız ve boşanmışları ve hatta bekarları hiçe sayan bu yaklaşımdan kaçmaya çalışan insanlar kendilerini zoraki evlilik tercihinin sınırında bulurlar.

Anneler babalar, işyerlerinde yöneticiler ve patronlar ya da evli çocukluk arkadaşları kişileri bu evlilik tercihine doğru yönlendirirler. Bu durum karşısında sorgulamayan beyinlerin yapacakları bir şey yoktur bir tercih gibi gösterilip kendilerine yapılan bu dayatmayı çaresizce kabul ederler. Sorgulayan beyinler ise mahallenin delisi muamelesi görürler. Temelde sevgi, saygı, güven üçgeni üzerine kurulması gereken kadın erkek ilişkisi oluşturulmadan yapılan alelacele evliliklerin sonu ise zaten başından bellidir.

Eski zamanların direksiyon eğitimini vermeden sürücü belgesi veren sürücü kursları gibi, kişilerin çoğu ilişkilerini yönetmeyi öğrenmeden ya da bilemeden evlenirler. Bu evlilikler sosyal yaşamın yoğun trafiği içerisinde, ilişiklerini yönetmeye ya da yönlendirmeye çalışırlar. Kaçınılmaz şekilde bazıları ölümle sonuçlanan kazalar olur ki; bu tip evlilikler çok geçmeden bir elektrik diğerine ya da ağaca toslarlar ve çoğunlukla da tabiri caizse pert olurlar.

Ancak bu arada hasar gören sadece evlilik değil, kişilerin ruh sağlığıdır. Kişiler ve ilişkinin meyveleri olan çocuklar çatışmalı ilişkiler ve çekişmeli boşanmalarda zarar görürler. Böylelikle de sosyal sağlığı ve ruh sağlığı bozuk kuşaklar yetişir.

Hele hele bizimki gibi ruh sağlığı uzmanı, psikolog ya da psikolojik danışman olmadan kişilerin birkaç ay içinde alınmış sertifikalarla “aile danışmanı” ünvanı alabildiği ve bu alanda çalışabildiği ülkelerde yardım alınan kişilerin mesleki ve hayata dair yetersizlikleri de eklenince alınan evlilik terapileri bile  iyiden iyiye kişiye zarar verir hale gelebilir.

Tüm bunların ışığında kişiler evlilik tercihlerini yaparlarken en başta bağımsız bir birey olma vasfına erişmeleri ve toplumun ya da herhangi başka hiç kimsenin baskısı altında kalmadan evlenme kararı vermeleri gerekir. Birey olmak için ise önce kişinin sağlıklı bir ego ve özgüvene sahip olması gerekir. Mecburiyetten ya da yapacak daha iyi bir işi ya da erişebileceği daha yüksek bir statüsü olmadığı için evlenmek beraberinde yukarıda da bahsettiğim pek çok sorunu kaçınılmaz olarak getirecektir. Yani özetle şöyle de diyebiliriz neden yapıldığı bilinmeden yapılan bir evlilik için monotonlaşmak en küçük risklerden biri olacaktır. Daha da kısası böyle neden yaptığınızı bilmeden yaptığınız bir evliliğiniz varsa ve sadece monotonlaşmış ise siz "yiyip içip Tanrı'ya şükredin" ki iyi durumdasınız. Ancak başka sorunlarınız var ise mutlaka ve mutlaka psikoloji ya da psikolojik danışma eğitimi almış, alanında uzman birinden yardım alın, bir kaç aylık sertifikalı eğitmenlerden değil. 

Psikolog Dr. Murat SARISOY

Danışma Hatlarımız:

0 232 464 00 60

0 232 374 00 00 (7/24 Danışma ve Randevu Hattı)

0 534 670 23 73

0 554 580 25 10

Uzmanımız Psikolog Dr. Murat SARISOY'un Kaleminden; "BİR PSİKOLOĞUN SEYİR DEFTERİ"

Bir Psikoloğun Seyir Defteri

Kitap Hakkında

Biz insanlar toplumsal bir varlık olduğumuza göre; nasılsa, bu toplumun ürettiği sorunlarla eninde sonunda mutlaka karşılaşacağız. Yaşayacağımız sorunlar aşağı-yukarı aynı gibi... İşte, Dr. Psikolog Murat Sarısoyun kaleminden, bazı toplumsal sorunların çözümü yönünde, adeta bir Psikologla konuşuyormuş gibi aydınlanacaksınız, yaşadığınız sorunların çözümünde ipuçlarını keyifle okuyarak bulacaksınız.

 

 

Okurla beraber arayıp bulan yazılar... Murat Sarısoy’un kitabında gündelik hayattaki sıradan konuların daha başlıklarına bakarken bize neler söyleyeceğin tahmin etmeye başlıyorum.Her seferinde tahmin ettiğimden bir kaç fazlasıyla karşılaşmak kitabın geri kalan sayfalarına beni yöneltiyor. Kitabın odağını insanlar ve ilişkileri oluşturuyor. Anne-kız, çocuk-ekran, kadın-erkek… Bu konunun sadece psikolojinin alanı olmadığını bilerek okumaya devam ettiğinizde, Murat Sarısoy’un yazıları psikoloji perspektifi ile yetinmeyerek, bütün düşünüşlerin ‘anası’ felsefeye uzanıyor. Cevapları bulmayı okurla beraber gerçekleştirmek isteyen, öğretici olmadan öğrenmeyi sağlayan yazıları severim. Murat Sarısoy’un kitabı böyle yazılardan oluşuyor.

Dr. Yankı Yazgan 

Merhaba;

İzmir'de psikolog arıyorsunuz, çünkü İzmir'de ya da İzmir'e yakın illerden birinde yaşıyorsunuz. Bulunduğunu şehirde tecrübeli ve üst akademik düzeyde eğitim almış uzmanlaşmış  bir psikolog yok bu yüzden en yakın büyük şehir İzmir'e yöneldiniz.  Ya da İzmir'desiniz ve tecrübeli, nitelikli, işinin ehli bir psikolog arıyorsunuz ki insana yardım elini uzatan bir meslek grubu için bu özellikler sadece gerekli değil bizce şart.

Psikologluk mesleğinin her şeyden önce bir hayatı tanıma ve kendini bulma mesleği olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda bu alanda çalışacak psikologların sadece mesleki ve kariyer anlamında değil her anlamda kendini geliştirmiş olmasının şart olduğunu düşünüyoruz. Bütün bu birikimin ise alınan bir kaç sertifika ya da yapılan bir iki kısa süreli stajla değil uzun süren akademik eğitim, tecrübe bileşimiyle sağlanacağını düşünüyoruz. Tüm bu mesleki niteliklerin göstergesinin  ise güvenli olup olmadığı tam bilinemeyen tavsiye sitelerine yazılan ve/veya yazdırılan tavsiyelerin ya da internet ortamına açılan forumlarda verilen tavsiye linklerinin olmadığını düşünüyoruz. Çünkü biz işimizi fazlasıyla ciddiye alıyoruz. 

Bizler İzmir'de psikolog olarak çalışmaktayız.  20. yıldır Psikolojik Destek, Aile-Çocuk ve Evlilik Danışmanlığı Yaşam Koçluğu, Bireysel Terapi ve Eğitim çalışmaları yapmaktayız. Sitemiz 01.10.2004 tarihinde toplum yararına psikoloji ve psikolojik sorunlar hakkında doğru bilgi vermek, bilimsel araştırmalar ve iletişim amaçlı olarak hazırlandı. Her geçen gün içeriği daha da zenginleşen sitemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Sitemizde konu başlığı bulunan konularla ile ilgili dilediğiniz zaman, Soru ve Sorunlarınız bölümümüzdeki formumuz yoluyla soru ve sorunlarınızı bize ulaştırabilir, İletişim bölümümüzden adres ve telefonlarımıza ulaşabilirsiniz. Özgeçmişimiz bölümümüzden tecrübelerimiz ve eğitimlerimiz hakkında daha ayrıntılı bilgi alabilir Basında Biz bölümümüzden ulusal ve yerel medyada yayınlanmış makale, görüş ve videolarımıza ulaşabilirsiniz.

Etik, Bilimsel yaklaşımımız ve 20. yıldır tecrübemizle yanınızdayız...

Randevu almak için  7 gün 24 saat hizmet veren Danışma Hatlarımızdan bize ulaşabilirsiniz.

SAYGILARIMIZLA...

Dr. Psikolog Murat SARISOY

Danışma ve Randevu Hatlarımız:

0232 464 00 60

0 232 374 00 00 (7/24 Danışma ve Randevu Hattı)

0 534 670 23 73

0 554 580 25 10

 



Uzmanımız Psikolog Dr. Murat SARISOY'un Kaleminden; "BİR PSİKOLOĞUN SEYİR DEFTERİ"

Bir Psikoloğun Seyir Defteri

Kitap Hakkında

Biz insanlar toplumsal bir varlık olduğumuza göre; nasılsa, bu toplumun ürettiği sorunlarla eninde sonunda mutlaka karşılaşacağız. Yaşayacağımız sorunlar aşağı-yukarı aynı gibi... İşte, Dr. Psikolog Murat Sarısoyun kaleminden, bazı toplumsal sorunların çözümü yönünde, adeta bir Psikologla konuşuyormuş gibi aydınlanacaksınız, yaşadığınız sorunların çözümünde ipuçlarını keyifle okuyarak bulacaksınız.

 

 

Okurla beraber arayıp bulan yazılar... Murat Sarısoy’un kitabında gündelik hayattaki sıradan konuların daha başlıklarına bakarken bize neler söyleyeceğin tahmin etmeye başlıyorum.Her seferinde tahmin ettiğimden bir kaç fazlasıyla karşılaşmak kitabın geri kalan sayfalarına beni yöneltiyor. Kitabın odağını insanlar ve ilişkileri oluşturuyor. Anne-kız, çocuk-ekran, kadın-erkek… Bu konunun sadece psikolojinin alanı olmadığını bilerek okumaya devam ettiğinizde, Murat Sarısoy’un yazıları psikoloji perspektifi ile yetinmeyerek, bütün düşünüşlerin ‘anası’ felsefeye uzanıyor. Cevapları bulmayı okurla beraber gerçekleştirmek isteyen, öğretici olmadan öğrenmeyi sağlayan yazıları severim. Murat Sarısoy’un kitabı böyle yazılardan oluşuyor.

Dr. Yankı Yazgan 

 

Kitabı Satın Alabilmek İçin Aşağıdaki Linkleri Kullanabilirsiniz;

Etki Yayınevi/Bir Psikoloğun Seyir Defteri

İdefix Kitap/Bir Psikoloğun Seyir Defteri

www.dr.com.tr/kitap/bir-psikologun-seyir-defteri

 

 

Anahtar Kelimeler

Psikolog İzmir, İzmir psikolog, psikoloji, çocuk ergen, psikolojik sorun, pedagog, pedagog izmir, depresyon, anksiyete, cinsel sorunlar, evlilik terapisi, evlilik danışmanlığı, aldatma, aldatma psikolog, izmir çocuk psikolog, çocuk psikolog izmir, aile terapisi, aile danışmanlığı, sınav stresi, sınav stresi psikolog, vajinismus, erken boşalma, kişisel gelişim, kıskançlık, aldatma, gece işemesi, sigara bırakma, psikolog, alsancak psikolog, sosyal fobi, hiperaktivite, dikkat dağınıklığı, zeka testi, psikoterapi, grup psikoterapi, sosyal fobi, eğitim, nlp, emdr, hipnoz, stresle başa çıkma, stres, panik atak, koçluk, öğrenci koçluğu, yaşam koçluğu, öğrenci koçu, yaşam koçu

Yalan Söyleme Hastalığı
Pinokyo ve Yalancı Çoban ilk çocuk yıllarımızdan beri hepimizin tanıdığı hatta belki de gündelik yaşantımızda en sık hatırladığı kahramanlardır. Ancak ne kadar ilginçtir ki söz konusu kahramanlar bize ilk çocukluk yıllarımızda bize belletilen ve belki de “en büyük suç” şeklinde ebeveynlerimiz ya da çevremizdeki kişiler tarafından tanımlanan bir kavramı “yalan”ı hatırlatır. 

Belki de gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan yalan onları bize çağrıştırır. Belki de çoktan masalları ve gerçekleri bir kenara koymuş, kendi yarattığımız gerçekler peşinde koşan usta birer yalancı olmuşuzdur. 
Ancak gerçekte kandırdığımız kişi kimdir ? bunun cevabı gayet açık “ben” olsa da çoğunlukla bunu umursamayız ya da üzerinde durmaz geçeriz. 

“Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, kıtır” olarak tanımlar TDK’nın güncel sözlüğü yalanı, bilerek ve isteyerek söylenir yalanlar. Kişi işine geldiği gibi anlatırken ya da söylerken bazı şeyleri artık yalan söyleme yoluna koyulmuştur bir kere, gariptir yalan belirli bir süre sonra tıpkı alkol ve diğer nörokimyasal etkililiği olan maddeler gibi bağımlılık yapmaya başlar. 

Yalan alışkanlığı da tıpkı bu maddeler gibi küçük kullanımlar şeklinde başlar ve sorunlar arttıkça da şiddetlenir. Kişi artık hemen hemen her zaman günün herhangi bir zamanın da bir yalan söyleyivermiş bulur kendisini. 

Ancak yalan artık patalojik (hastalıklı) hale gelmeye başladığında, yani her seferinde ya da çok sık yalan söylenmeye başlandığın da orta da ciddi bir sorun var demektir. Yalan doğası gereği her zaman olmasa dahi er ya da geç kendini gerçekliğini ortaya koyar yani diğer deyimle ortaya çıkar. Bu durum beraberinde sosyal bir takım sorunları da getirir, kişi artık yalancı çoban hikâyesinde olduğu gibi çevresi tarafından tüm davranışları ve sözleri kuşku ile takip edilen biri haline gelir. 

Artık ona kimseler güvenmemektedir. Yalanla ilgili önemli gerçeklerden biri de en iyi yalancıların öncelikle kendilerini kandırabilen yalancılar olmasıdır. Kişi kendi söylediği yalanlara inanmayı başarıyor ve bunu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde yapıyorsa artık söylediği yalanlar başkaları tarafından doğruymuş gibi algılanır. Çünkü artık yalan söyleyenin beden dili ve diğer iletişimleri, iletişimde karşı tarafa söylene sözün ya da anlatılanın doğru olduğu mesajını vermektedir. 

Yani artık yalan söyleyenin yanakları domates gibi kızarmamakta, sesi titrememekte, gözlerini kaçırmamakta ya da burnunu kaşımamaktadır. Ne yazık ki o artık profesyonel bir yalancıdır. 

Ancak İster palavra ister, kıtır deyin yalan hepimizin bildiği bir şekilde güveni yerle bir etse, önceden de söylediğim gibi iletişimi bozsa da, insanı yalan söylemeye iten bir takım nedenler de bulunmaktadır.

Acıyı Erteleme İhtiyacı: İnsanoğlunun temel olarak yaşantısı acı ve haz dengeleri üzerine kuruludur. Bu nedenler kişiler çoğunlukla acıdan kaçma ya da erteleme ihtiyacı duyarlar. İşte yalan da bize acı verecek bir durum karşısında erteleme sağlayan bir mekanizma olarak karşımıza çıkar. Başımıza gelebilecek olası kötü şeylerden sıyrılmak için yalana başvururuz.
Anlaşılmama Kaygısı: Anlaşılma söz konusu olduğunda karşımıza Empati kavramı çıkmaktadır. Temmuz ayı yazımda da değindiğim gibi empati gerekli duygusal zeka ve olgunluk olmadan kolaylıkla sağlanan ya da kurulduğu sanılan bir olgu olmaktan öteye geçemez. Kişi başkaları tarafından anlaşılmadığı hissine kapılırsa kendini olduğundan farklı göstermek için yalana başvurabilir.
Özgüven Eksikliği: Kişinin yaşadığı iç güvensizlikte yalan sebep olur ve temel güveni tekil etmek birilerinden yardım almak ya da artmış güven ihtiyacını doyurmak için türlü şekillerde ilgi çekmek amacıyla yalana başvurur.
Kişilik Bozuklukları: Kişide bağımlı, sınırda, narsistik vb. kişilik bozuklukları olduğu durumlarda önüne geçemediği bir şekilde türlü nedenlerle yalan söyler.
Sosyal Ortam ve Toplumsal Ahlaki Erozyon: İçinde yaşanılan sosyal ortam ve toplumun ahlaki değerlerinde yaşanan aşınma kişiyi yalan söylemenin kötü bir şey olmadığı inancına sürükleyebilir. “herkes yalan söylüyor ya da bilmem hangi şarkıcıya baksana neler söylemiş gibi” savunmalar bunun en belirgin göstergeleridir.
Model Alma: Kişinin yakın çevresinde yalan söyleyen model alabileceği ebeveyn, akraba, öğretmen ya da arkadaşlarının olması durumunda yalan söyleme alışkanlığı kazanması kaçınılmazdır.
Suçluluk Duygusu: Kişi yaptıkları ya da yaşadıkları ile ilgili olarak duyduğu suçluluğu bastırmak amaçlı yalan söyler. Burada adı geçen suçluluk bir özsuçluluk duygusudur ve kişi çoğunlukla söylediği yalana kendisini de inandırma eğilimindedir.
Eğer sizin ya da bir yakınınızın yalan söyleme alışkanlığı patolojik (hastalıklı) bir duruma gelmişse alanında tecrübeli bir psikologtan yardım almaktan kaçınmayınız...

Saygılarımla...

 

Dr. Psikolog Murat Sarısoy-Our Future Gençlik Dergisi Sayı 35 Ekim 2007

Site kaynağı ve isim gösterilmeden alıntı yapılamaz.

 

Danışma Hatlarımız:

0 232 374 00 00 (7/24 Danışma ve Randevu Hattı)
0 534 670 23 73
0 554 580 25 10

Yaşam Üzerine
Yaşam üzerine her gün gerek sosyal medyada, (özellikle twitterda ki diğer sosyal paylaşım sitelerinden hep ayrı bir yerde tutarım) gerek çevremde ki yakınlarımla, gerekse danışanlarımla çok şey paylaşıyorum. Bunların kulağa özlü sözler gibi geldiği geri bildirimleri artmaya başladı ve gerek sosyal medyada beni takip eden insanlardan ve gerekse dostlarımdan bunları bir araya getirmem gerektiğine dair fikirlerini hiçe saymamam gerektiğinin farkına vardım. Ancak bunları bir araya getirirken nasıl bir yöntem izlemeliydim bilmiyorum, belki de bu stil biraz deneysel bir derleme oldu ama yine de bu kadar istek üzerine bu denemeye değer.  Orjinallerini ve yenilerini zaten  twitter hesabımdan istediğiniz zaman okuyabilirsiniz.

 

·          Kötülükle beslenenler; fazla gülümsemeyin bünyenizde toksik etki yaratabilir...

·          Yaşamaya cesareti olmayanın, terapiye ihtiyacı da yoktur...

·          Markaların sadakat kartları alışveriş bağımlılığından başka bir işe yaramaz. Tuzaktan uzak durun...

·          Bu ülkede kişisel gelişim "para dostumdur" şeklinde cd basmaktan ibaret... Gerisini siz hayal edin artık…

·          Bir yüzünü hayata dönmeli insan, bir yüzünü ölüme...

·          Yaşam yaşayamadıklarınızın gölgesi ile sınırlıdır...

·          Yaşam Koçları yanında berberler ve kuaförlere de terapi sertifikası verilebilir... Nede olsa psikologluk mesleğinin ciddiyeti falan yok....

·          Bu ülkede kişisel gelişim "para dostumdur" şeklinde cd basmaktan ibaret... Gerisini siz hayal edin artık...

·          Yaşam sadece nefes almaktan ibaret olsaydı... Nefesi tükenen herkese ölü derdik...

·          Kişisel (gelişim) genleştiricilere tavsiyem önce kendi kitaplarını okusunlar... Eğer beğeniyorlarsa daha yazar olmalarına çok var demektir..

·          Hayat size içi boş ama şişkin bir ego vermişse önce kişisel gelişim kitaplarınızı sonra da kendinizi yakın...

·          Kişisel gelişim mi arıyorsunuz.. Son günlerinde kanserli bir çocuğun ellerinden tutun o size sizi anlatsın.. Umarım anlarsınız...

·          Yaşam yaşayamadıklarınızın gölgesi ile sınırlıdır...

·          Bir yüzünü hayata dönmeli insan, bir yüzünü ölüme...

·          Yaşamamaktan korkmalı insan ölmekten değil...

·          Kibirli olmamalı insan, hatalarından ders almalı, her bildiğini doğru sanmamalı, kendini yenilemeli belki de başka bir ben olmalı...

·          Mutlu olmak mı istiyorsun... Bugün kendin ol... Sen de farkı göreceksin...

·          Kim olduğunuzu hatırlıyor musunuz... Hani annenizin memesinde bir masum bebektiniz... Ne oldu size neden böyle çirkinleştiniz...

·          Muhteşem olmak için önce insan olmak gerek... İnsan olmak için düşünmeyi bilmek...

·          Yaşam yaşamayı bilenlere değil yaşamayı isteyenlere mutluluk verir...

·          Önemli olan gazete köşesini kapmak değil, köşe yazısı yazmak...

·          Evlilik yarışmasında eşi çok bilen değil eşini iyi bilen kazanır...

·          Zeka düşündüğünü hayata geçiremeyen korkaklar için sadece acı kaynağı olabilir...

·          Sahip olamadıkları şeylere sahipseniz, küçük insanların öfkesine hazır olun...

·          Ne güzeldir bebek eller... Nasıl da kavrarlar Dünya'yı o eller ve iyi ve kötü ve güzel ve çirkin umursamadan herşeyi...

·          Küçük insanların en büyük kötülüğü diğerlerinin hayatını zora soktuklarının farkında olmamalarıdır. Bu yanılgı onları ölüme kadar götürür...

·          Telefonda biri soruyor "bir seansta ne kadar yol gideriz"... şimdi bunun cevabını veren psikolog var mı onu araştırıyorum...

·          Özel bir kadın bir bentley sahibi olmak gibidir, idamesi elde etmekten pahalıdır ve sürekli özen ister...

·          Yaşamı ertelemek tüm ölümlerden daha da kötüdür. Ve sadece "yaşayanlar ölür"...

·          İnsanlara pek benzemez ama her nedense insanlara benzedikçe çirkinleşir yasam...

·          Hayatın şifresi kendini sevmekten değil bilmekten geçer..Bilmeyeni ve bilinmeyeni kolay kolay sevemezsiniz...

·          Onurunu kaybedenlerin yenilgisi unutulmuş hikayelere konu olduğundan olsa gerek kimse artık onurunu kaybetmeyi umursamıyor..

·          Sahip olmak özgür kılmaz, sadece köleleştirir... Sahip olduğunuz her yeni şey sizi eskitir diğer yandan kendine bağımlı kılar…

·          Son doğum gününü kutladığını bilmeyen 7 yaşındaki kanserli bir çocuğun hafızada kalan bakışlarıdır hayat... bazen sadece bir kez yaşanır...

·          İçindeki benleri tanımalı insan... hangisinin kanserli olduğunu, hangisinin kendisi, hangisinin başkaları için ölümcül olduğunu bilmeli...

·          Sizi tüketen ya da öldüren şey ruhlarınızın kanseri... Korkmanız gereken tek kanser bu... ve başkalarına bulaşabilecek tek kanser...

·          Kendinizi kendinizle yakaladınız mı ? Hiç aldattınız mı kendinizle... En korkunç aldatma, kendini aldatmadır... Cebinize bakın sms var mı?

·          Kendi yokluğunda üşümeye alışmalı insan... İnsan olabilmenin yolu bu...

·          İnsanları karşı cins, diğer cins diye ayırmaya devam ettiğiniz sürece rahatsız olmaya da devam edeceksiniz önce insanı sevin ...

·          Derilerindeki benler değil, derinlerindeki (içlerindeki) benler kanserli olan insanlar oldukça karşı cins polemikleri bitmeyecek…

·          Kadınlar içlerindeki erkekten, erkekler içlerindeki kadından korkarlar ve hoşlanmazlar karşı cinsin davranışlarından değil...

·          Sözlerimin tamamı bana ait oldular... Olmayanlar hep olduğu gibi tırnak arasında kaldılar...

 Orjinallerini ve yenilerini  twitter hesabımdan istediğiniz zaman okuyabilirsiniz…

Saygılarımla…

Psikolog Dr. Murat SARISOY

www.muratsarisoy.com

Yaşam bir yolunu bulur
Şimdi hayatta geldiğim yolun farkına varabilmiş, bir insanım belki de bu akşam, belki de bu akşam ilk defa aydınlandı zihnimin karanlık koridorları, yıllar süren ışıksızlıkları kendini önce loş daha sonra daha da artan bir ışığa bıraktı… Işığı görmek ve de güneşi hissetmek, o sıcaklığı yalınlığı ve gökyüzünde ki aslında yine kendisi de kendi başına dünyamıza hayat veren yıldızı görebilmek... Kaçımız sabahları doğan güneşi görüyor, kaçımız sabahı, gökyüzünü ve güneşi hissederek bir gün geçiriyor. Aksine hırslarımızın ve koskocaman egolarımızın peşinde koşturup duruyoruz, sözde başarı adına, sözde kariyer adına zamanımızı,saat ve dakikalarımızı bize vaatlerde bulunan kurumlara teslim ediyoruz. Bizi biz yapabilecek şeyleri ise sadece ve çoğunlukla ihmal ediyoruz.

 

İner inmez uçaktan telefonumun ekran koruyucusunda duran kızımın resmine baktım, içimdeki hüzünle karışık mutluluğu tarif etmeye kelimelerim kafi gelmez… ve oğlumun resimleri ve babacım seni çok seviyorum diyen telefonda ki konuşmaları, şimdi bu akşam sahip olduğum yeni resmin farkındalığına  varıyor , bir yandan şaşırıyor bir yandan da gurur duyuyorum kendimle ve onlarla…

 

Ve beni sevenler, ve de en sevdiklerim, geçmişten günümüze akan bir ırmağın içinde solukları kesilip yitenler, beni yetiştiren dedem ve tonton babaannem, ve baba kuzeni ablalarım, halalarım, amcalarım geliyor aklıma kaybettiğim…

 

Aslında kaybetmek diye bir şey yok diyorum kendime, onlar yok olup giderken var olmuşlar benim için, yol aslında ne kadar da uzun görünürken gözüme ne kadar da kısa imiş…

 

Şimdi daha da uzun bir yol var önümde, beni ben yapan, ve daha da ben yapacak bir yol, değişimin rüzgarlarının içimde esmeye başladığını hissettiğimden beri, daha da belirginleşen bir yol… bir yol ki bu rüzgarın süpürdüğü tozlar ortadan kalktıkça daha da belirginleşen, daha da görünür daha da ben olan bir yol… bu yolda yürümek ve yolu görmek ve de yürüdüğünüz yolun zorluklarına katlanmayı bilmek... bunlar tabi ki zaman ve herşeyden önce sabırlı olmamızı gerektiren bir süreç gerektiriyor... ve bu süreci yaşamaktan korkmamayı da beraberinde getiriyor, çünkü maalesef yaşam korkarak ve korkulardan arınmaya çalışarak yaşanmıyor. Korku yalınzca bir tercihtir, gerçek olan tehlikedir, korkuyu tercih etmek ise bir seçimdir sloganıyla yaşadığım bu hayatta elde ettiğim başarıları düşünüyorum ve gülümsüyorum...

 

Aslolan yolda olmaktır demişim geçenlerde twitter’da... şımarmak hakkım ki ne de güzel söylemişim, yolda olmayı sevmeli insan, yol da kalmayı da, kimi zaman bocalamayı, kimi zaman çaresiz olmayı ve soluksuz kalmayı… bizi biz yapan yollar var geçmiş dediğimiz tozlu koridorlarda kalan, ve bizi tekrar biz yapan yollar olacak bencileyin hepimizin hayatında…

 

Sizin de yollarınız olsun, siz de yolda olun sevgili dostlarım, okuyanlarım, sevenlerim ve hatta ki en çok da sevmeyenlerim, sizin de uzun ve değişimi müjdeleyen yollarınız olsun… yaşam hep bir yolunu buldu hep de bulacak… yolunuzu bulmanız umuduyla…

Sevgiyle kalın…

Psikolog Dr. Murat SARISOY

 

www.muratsarisoy.com

twitter.com/muratsarisoy

Danışma Hatlarımız:

0 232 374 00 00 (7/24 Danışma ve Randevu Hattı)
0 534 670 23 73
0 554 580 25 10

Yaşamda Değişen Anlamlar Üzerine

Geçenlerde bir danışanımla görüşürken bana Gezi eylemlerinin kendisini çok heyecanlandırdığını kendisini bu eylemleri izlerken ve destek verirken çok iyi hissettiğini söyledi. Bu orta yaşının biraz üzerinde ve kendine ciddi anlamda güven sorunu yaşayan erkek danışanımın bu heyecanı karşısında kendisine şu soruyu sordum. Bu olaylardan önce sana “çapulcusun” deselerdi, nasıl tepki verirdin ve kendini nasıl hissederdin? Bu soru üzerine danışanım 3-5 sn. kadar düşündükten sonra “tabii ki hiç hoşlanmazdım, hatta sinir olurdum, hatta karşı tarafla kavga bile edebilirdim” dedi.

Gülümsedim  ve şunu düşündüm, demek ki kelimelere ve hayata dair yüklediğimiz anlamlar hızla değişebiliyor ve başka anlamlar alabiliyor. Ardından 9 yaşına o dönem yeni girecek olan oğlumun bir pazar kahvaltısında durduk yere “böyledir hayat” deyişi geliyor gözümün önüne… peki yaşam dediğimiz kimine göre “uzun ince bir” kimine göre “kısa ama geniş” yolda, anlamı yaratan ne? ya da kim? ya da tüm anlamı belirleyen , olaylar ya da insanlar mıydı? Yoksa onlara bakış açılarımız ve onlar hakkındaki düşüncelerimiz mi?

Son dönem yaşanan bu olayların, önceki olaylar gibi insanları etkilediği ve bazı anlamları değiştirdiği kesin gibi görünse de, bu değişimin ne kadar süreceği ve kalıcı olacağı belirsiz, belirsiz olduğu kadar da şüpheli gibi görünüyor. Çünkü değişen sadece çapulcu kelimesinin anlamı değil. Aslında bu kelimenin temsil ettiği gerçek grubun ya da duruşun başka bir grup ve duruşla yer değiştirmesi, artık bir duruşun ifadesi olması zaten yeterince ilginç ve iddialı bir fenomeni işaret ediyor.

Bu değişimin ya da temsilin ya da duruşun dışında şunu da net bir şekilde ifade ediyor ki, anlam olgusu yaşamda hızla değişebiliyor. Daha düne kadar “hayat çapulcudur dediğim(iz) de oransız tepkiler gösterenler, çapulculuğu bir pop fenomen olduğu için hemen sahipleniveriyorlar. Bir tweet’imde dediğim gibi “hayatın özünde çapulcu olduğunu reddeden pek çok kişinin popüler olunca çapulculuğu benimsemesi, komik değil de nedir? Tanrı aşkına…” diyesi geliyor tekrar tekrar insanın..

Hoş kişide farkındalık düşük olunca eleştiri de dokunmuyor bazılarına olasılıkla ama yine de üzülmeye gerek yok ki, taşımasını bilmeyene farkındalık fazlasıyla ağır kocaman bir kabuk ve ağır bir yük oluyor eninde sonunda…

Ben hala zihnimdeki anlam değişmediğinden olsa gerek ya da popüler  olmak ya da pop olana hemen sahip çıkmanın önemini kavramamış biri olarak (ya da değersizliğini kavramış biri olarak da denilebilir) “çapulcu” kelimesinden halen ve ısrarla haz etmiyorum ve aynı ısrarcılıkla bunu bir hakaret olarak algılıyorum. Aslında konumuz da çapulcu olmak ya da olmamak değil zaten. Konumuz sadece anlamların ne kadar hızla değişip farklılaşabilir oluşu... Alev Alatlı'nın bir sözünde net bir şekil de ifade ettiği gibi "parmağıma değil, gösterdiğime bakın" diyorum.

Yaşama dair atıflarının isabetliliği oranında mutludur insan, yaşama dair atıfları olmayan ya da isabetsiz atıflarda bulunan insanlar, sahte birer entelektüel ya da pop kültür meraklısı (popüler olan her şeyi sahiplenen) sığ beyinler olarak kalıyorlar. İroni yaşamın özünde var ki, basmakalıp alışkanlıklar dahilinde yaşayan ya da kopyala yapıştır (copy-paste) beyinler her nedense dışarıdan daha alımlı daha bir parlak görünüyorlar. Hele bir de birkaç basmakalıp mottoyu sözde kişisel gelişim (bence kişisel genleşme yani şişme) kitaplarından ezberlemişlerse ve sosyal medya hesaplarında fütursuzca paylaşıyorlarsa ( yüzlerini unuttukları sözde dostlarıyla) daha da bir parlıyor adeta dimağlarımıza ışık saçıyorlar. Tavus kuşu tüylerini toplayan kümesin hindisi misali, arkalarına taktıkları tüyleri yani kendilerinin olmayan kisve, duruş ve bilgilerle kümeslerinin önünde salınıp salınıp duruyorlar.

…ve ben yine ve sadece gülümsüyorum…

Psikolog Dr. Murat SARISOY

Akılsız Telefonlar, Akıllı İnsanlar
Geçenlerde popüler ses sanatçılarından Yasmin LEVY’nin konserindeydim. Konser boyunca kanımı donduran ya da belki de abartmayayım gülsem mi ağlasam mı bir türlü karar veremediğim bir manzara karşısında bu yazıyı yazmaya karar verdim. Manzara mı neydi? 1000 kişiye yakın insanın bulunduğu konser salonunda birbirinden bağımsız oturan yaklaşık 30 kişilik bir grubun farkındalıktan çok çok uzak ve aslında bütünüyle anlamsız ve hatta nezaketten çok uzak davranışıydı. Konumuzda bu davranıştı ki zaten bu yazıyı yazmaya karar verdim.  

Aslında fikir ve sanat eserlerinin korunması kanununu da ilgilendiren bu davranış; sözde akıllı telefonlar ve tabletler yoluyla abartısız tüm gösterinin kaydedilmesi durumuydu. ‘Şimdi ne var bunda, sana ne sanatçı buna izin verdikten sonra’ diyebilirsiniz ve hatta ‘ne var bunu ben de yapıyorum ki’ diyenleriniz de olabilir. 

Burada bahsettiğim konu fikir ve sanat eserlerinin görüntü kaydı yapan cihazlarla kopyalanması ve tabiri caizse çalınması değil. Hatta buna dair yaşanan görgüsüzlük hiç değil. Haddini aşıyor da diyebilirsiniz ama bence bir konserin tamamının cep telefonları ya da başka dijital cihazlarla kaydını herşeyden önce bir görgüsüzlük durumu olarak görüyorum, ama dediğim gibi konu asıl konu bu değil…

Konu şu ki; iletişimlerimiz, izlenimlerimiz, gözlemlerimiz ve etkileşimlerimizin hepsini sözde akıllı cihazların bir kaç cm.lik LCD ekranlarının arkasından ve önünden yapar olduk. Bir tabletin ya da sözde akıllı telefonun önünden ya da arkasından bakmadan hiç bir iletişime giremez olduk. Gösteriyi canlı izlemek yerine, gerekliliği tartışmaya açık sosyal medya sitelerine gömmek ve beğeni (like) almak için 2 saatlik bir konser boyunca sözde akıllı bir cihazı havada tutabiliyoruz. Aslında tam da bu nokta da cihaz sanırım bize göre daha akıllı olmak zorunda kalıyor. Neyse diyip söze devam edeyim; ya da turistik gezilerimizde gittiğimiz yerleri gördüğümüz şeyleri dijital bir cihazın arkasından izliyoruz, tek derdimiz belki de sonradan hiç bakmayacağımız bir çok resmi ve görüntüyü kayıt etmek, saklamak ve sözde paylaşmak?

Paylaşmak? farkında mısınız bu kelime nasıl da anlamını yitirdi. Sahi neydi paylaşmak; instagram dan, twitter dan, facebook tan ve daha nice kopyalarından ve versiyonlarından önce nasıl paylaşıyorduk biz bu hayatı ? Ne yapıyorduk bu hayatı paylaşmak için, hatırlıyor musunuz?

Ya da bu satırları okurken modası geçmiş şeylerden bahseden ‘bu da 40 yaşında bir psikolog’ mu diye düşünüyorsunuz? Gerçi isteyenin isteyene sosyal medya yoluyla büyük bir umursamazlıkla her istediğini söylediği bir ortamda, bu da çok garip gelmiyor galiba bana…

Ruhlarımızı mobilliği kesin ama akıllılığı şüpheli cihazlara köle etmeden önce nasıl paylaşıyorduk biz bu hayatı? Birbirimizin kapısını çalar mıydık örneğin, ya da gidip evde ya da işyerinde bir arkadaşımıza kahve içmeye gider miydik? ya da ne bileyim telefon denen şeyi ‘mrb, nbr’ gibi anlamsız kısaltmaları kullanmak dışında sevdiğimizin sesini duymak için kullanır mıydık? hatırlayan var mı? Ya da daha da ilerisi gittiğimiz bir konserde ya da gezide 36 poz alan fotoğraf makinelerimizle en iyi görüntüleri en iyi şekilde çekip, deklanşöre basılmasına değecek şeyler gördüğümüzde basıp gezinin ya da aktivitenin tadını çıkartır mıydık?

Ben böyle şeyler hatırlıyorum galiba, teknolojiyi kullanmanın ona esir olmak olmadığı ruhun ve insanın hala ön planda olduğu bir tekno yaşantının ütopya olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa benim gibi teknoloji insan ilişkilerini inceleyen teknopsikologların da katıldığı gibi yakın zamanda bilgisayar yazılımlarıyla eş güdümlü çalışan beyinlerimiz mi olacak ve onlar olmadan hiç bir şey yapamayacak mıyız? Bundan bir kaç sene önce bir dost toplantısında ‘yeni kuşak google olmadan şehirde kendine tuvalet bile bulamayacak’ dediğimde hayalci olduğum söylenmişti ve hatta hatırı sayılır bir tepki almıştım. Bugünlerde bakıyorum da hiç de yanılmış sayılmam, navigasyon uygulamaları olmadan yol bulamaz olmuş bir kuşakla karşı karşıya değil miyiz? 

 

Uzun lafın kısası teknolojik olduk ama tekno-lojik olamadık. İşin lojik yani mantık kısmı çok gerilerde kaldı. Mantıksız bir gereksizlikte teknoloji kullanır ve onlarsız yaşayamaz olduk. Bunların aşklara, ilişkilere ve hatta aile hayatına verdiği zararları sürekli olarak yazılarımda ele alıyorum. Olasılıkla yeni kitabımda da daha çok yazacağım gibi görünüyor. Hep söylediğim gibi… Kalın siz sağlıcakla…

SAYGILARIMLA...
Dr.Psikolog Murat SARISOY
Danışma ve Randevu Hatlarımız:

0 232 464 00 60
0 232 374 00 00 (7 Gün / 24  Saat Danışma ve Randevu Hattı)
0 534 670 23 73
0 554 580 25 10

Aldatılmanın Acısı Biter mi?
 
Son günlerde aldatılma nedeniyle başvuran erkek danışanlarımda belirgin bir artış var. Kadınlar daha mı sık aldatmaya başladılar? Sanmıyorum… Kadınlar da erkeklerde aynı sıklıkta aldatıyorlar kanımca… Ancak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki metropollerde yaşayan erkek nüfusun psikolojik danışma ve yardım alma davranışında belirgin bir şekilde bir artış var. İşte bu danışanlarımdan biriydi karşımda ağlamaklı duran; 10 yıllık evlilik ilişkisinin son yedi sekiz ayından beri kendisinden belirgin bir şekilde uzak duran eşinin, telefonunu tuvalette bile elinden düşürmediğini, başta whatsapp olmak üzere telefonlarda kullanılan online sohbet uygulamalarını aşırı kullandığını ve hatta abimle konuşuyorum derken başka birileriyle konuştuğunu farkettiğini, bu duruma savunma olarak da ‘internette arkadaşlarla oyun oynuyordum’ bahanesini kullandığını anlattı. Bütün bunları anlatırken de gözyaşlarını tutamıyordu. Yine de şununla avunuyordu ‘bu konuda çok okudum aldatılmanın acısı iki üç haftada ancak geçermiş’...
 
Klasik travma süreci açısından değerlendirirsek bu danışanımın son söylediği şey evet bu mümkün olabilir. Çünkü klasik travma yaklaşımı travmalar konusunda aşağıdaki evreleri  öngörür ki aldatılma da travmaların en büyüklerinden biridir. Düşünün ki yıllardır sevdiğiniz, sonsuz güven ve bağlılık geliştirdiğiniz eşiniz başka bir insanla ilişki yaşıyor.
 
İlk Evre: Şok ve İnkar 
Kişi bu dönemde aşırı bir üzüntü çektiğinden dolayı altaıldığını bir türlü kabullenmek istemez. Kişi bu dönemde aynı zamanda çok yalnız kalacağını düşünmek istemediğinden de aldatılmayı kabullenmeme yoluna başvurabilir. Özellikle aldatan kişi, uun yıllardır birlikte olunan bir eş ise kişi eskiden gelen alışkanlıklarından dolayı bu süreci kabullenemez ve ilişki sağlıklı görünürken yaşananları tekrar edebilir. (Ona çiçek alma, elbiselerini ütüleyip hazırlama, telefonuna mesajlar bırakma gibi).
 
İkinci Evre: Sıkıntı Hali ve Sosyal Geri Çekilme 
Kişi bu dönemde aldatılmayı daha çok kabullenmiş bir haldedir. Fakat buna rağmen yaşam standartları çok düşüktür.  Örneğin kişi işe gitmede büyük zorluk yaşayabilir, işe gidemeyebilir ya da gitse de rahat ve huzurlu olamaz ve işinde verimli olamaz. Arkadaşlarıyla iletişime geçmeyi reddeder, bazen en yakınıyla bile konuşmaktan çekinir. Kişi kendi öz bakımını bile aksatabilir, örneğin banyo yapmak istemeyebilir. Bu durumun uzaması, kişinin depresyona girme olasılığını oldukça arttırır.
 
Üçüncü Evre: Yeniden Yapılanma

Aldatılan kişi, birinci ve ikinci evreyi olması gerektiği gibi atlatırsa ve ikinci evreden belli bir süre sonra depresyona girmeden çıkarsa, kendiliğinden yaşama uyum sağlayacaktır. Eski hayatındaki rollerine geri dönebilecek, sosyal ilişkilerini yeniden kurabilecek ve iş ya da akademik hayatına devam edebilecektir.
 
Klasik travma yaklaşımı bunları öngöredursun; gerçek aslında tamamen farklıdır. Aldatılan kişi tüm evreleri yüzeyde tamamlamış gibi görünse de darbe alan ilişikilere güveni nedeniyle aslına bir daha  kolay kolay kimselere güvenemez hale gelir. Artık her erkek ya da kadın onun için potansiyel aldatılma kaynağı ya da potansiyel aldatandır. Yeni girdiği ilişikilerde uzun süre şüphecilik ve güvensizlik yaşar. Gereksiz ve çoğunlukla abartılı kıskançlık nöbetlerine girebilir. Tam tersi bir şekilde kurban olma psikolojisinden kurtulmak adına partnerlerini aldatmaya başlayabilir. Çünkü aldattığı süre boyunca kendini av değil avcı gibi görecek ve bununla avunacaktır. Bu nedenle klasik travma ya da yas aşamalarından farklı olarak ilişikilerinde tekrar mutlu olmak isteyen kişiler mutlaka ama mutlaka alanında deneyimli bir klinik psikologtan terapi almalıdırlar. Aksi taktirde artık tekrar tutunamadığı ilişikiler ve bu ilişkilerin beraberinde getirdiği sosyal ve duygusal sıkıntılar nedeniyle kişiyi mutsuz bir yaşam beklemektedir. 
 
Bu yüzden; klinik katı tanımlamaların dışında hayatı ve insanı ön plana çıkartmayı kendine ilke edinmiş bir psikolog dr. olarak size tavsiyem, aldatılma durumunda gerekirse ve ideal olarak sizi aldatan kişiyle birlikte olmak üzere psikolojik destek almaktan çekinmeyin ve bunu da utanılacak sıkılacak bir durum olarak görmeyin. Unutmayın ki; mutlu olmak hayattaki en büyük başarıdır.
 
SAYGILARIMLA...
Dr.Psikolog Murat SARISOY
Danışma ve Randevu Hatlarımız:

0 232 464 00 60
0 232 374 00 00 (7 Gün / 24  Saat Danışma ve Randevu Hattı)
0 534 670 23 73
0 554 580 25 10
Wait while more posts are being loaded