Profile cover photo
Profile photo
Adem Çevik
488 followers -
Adem GeReDe Çevik www.FarkTel.com www.AdaletPlatformu.org
Adem GeReDe Çevik www.FarkTel.com www.AdaletPlatformu.org

488 followers
About
Posts

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
#17Şubat1926
BATI(L)
#MedeniYasa
#CEDAW #ToplumsalCinsiyetEşitliği #İstanbulSözleşmesi #6284Yasası
Fuhuş,
Faiz,
İçki,
Kumar
#AileyiYokEdiyor!

#AileNasılKurtulur? 10.@OnceAile Çalıştayı
16ŞubatSaat14 @TYBistanbul

#ZulmeKarşı3MaymunlukHelaktır!

AileHaklari.org
t.me/AileHaklari

@TCbestepe

https://twitter.com/adaletplatformu/s...

https://twitter.com/adaletplatformu/s...

AdaletPlatformu.com KurtulusKuranda.net iYi.org.TR Turkistan.org AdemCevik.com FarkTel.net ailehaklari.org EminEvi, [15.02.19 19:38]
#ÖnceAile

https://twitter.com/adaletplatformu/s...


17 Şubat 1926'da İsviçre Medeni Kanunu'nun kabulüyle başlayan CEDAW, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, İstanbul Sözleşmesi, 6284 ile devam eden

BÂTI(L)ın ÂİLEYİ İNSANLIĞI YOKETME KÜRESEL SAVAŞINA KARŞI;
Âile Nasıl Kurtulur? 10. ÂİLE Hakları Çalıştayı ve Basın Açıklaması

16 Şubat 2019 Cumartesi Saat:14 Türkiye Yazarlar Birliği Salonu, Sultanahmet
AileHaklari.org

Konuşmacılar; Abdülkâdir TURAN, Dr., Eğitimci-Yazar
Âdem ÇEVİK, Âile Platformu Başkanı Burhaneddin CAN, Prof. Dr., Öğretim Üyesi, SEKAM Başkanı Fehmi DEMİRBAĞ, Yazar, EŞcinsellik Terörü Yazarı Harun ÜNAL, Müfesir- Muhaddis Mütefekkir
Hatice BALİN, Sosyolog, İMH- MutluAile Başkan Yardımcısı İlhami SAYAN, Hukukçu-Sosyolog
Necdet TOPÇU, Dünya Sosyologlar Derneği Başkanı Sefa SAYGILI, Prof. Dr. Psikiyatrist, Sıcak Yuva Vakfı Başkanı
Selahaddin EŞ, mütefekkir, Yazar Ve mağdur aileler Moderatör:
İdris ÖZTEPE, Stratejist

Küresel AİLE düşmanlarının dayattığı Ülkemizi tehdit eden FITRATA AYKIRI;
ÂİLEYİ YIKAN YASALAR KALKSIN

AilePlatformu.net @OnceAile +905322033274




Âile Nasıl Kurtulur?
ÖNCE ÂİLE Paneli2 ve Basın Açıklaması

GÜNEYDOĞU Diyarbakır önceAile panel Programı
Av Nesib Yıldırım, Mazlumder Genel Başkanvekili
Av. Receb Kandemir, Hukuki Araştırmalar Derneği YİKÜ

Ahmed Yoldaş, Davet Kardeşlik Vakfı Diyarbakır Başkanı
Fesih Bozan, ÖnceAile Birliği güneydoğu bölge başkanı
Dr Uğur Balin, Dünya Çocuk Hakları Derneği Güneydoğu Bölge Başkanı
Eyüphan KAYA, AileHakları Güneydoğu Bölge Başkanı

16 Şubat Saat:14
Yer: Sümerpark SosyalHizmetler Cep Sinema Yenişehir/Diyarbakır

Organizasyon: AileHaklari.org
İletişim: 0505 773 0093 t.me/AileHaklari @OnceAile

AİLE KANUNLARI İNANCIMIZA, HUKUKA AYKIRI OLAMAZ

1860-1981 arası BÂTIL Medeni Kanunu TMK alınan İsviçre'de 100bin Çocuk KÖLE vardı. Hollandada pedofili partisi var ve BM Çocuk Hakları, İnsan Hakları Dünya sessiz!?..
Türkiye'de de 2019 da bile Çocuk haczi ve nafaka hapsi var.
Fuhuş Serbest Genç Evlilik yasak! TCE Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eşcinsellik Teşviki!
6284 ile delilsiz şahitsiz kadının beyanı ile iftira serbest...
Küresel AİLE düşmanlarının dayattığı Ülkemizi tehdit eden FITRATA AYKIRI;
ÂİLEYİ YIKAN YASALAR KALKSIN
Teması işlenecek.

AilePlatformu 8Mart ve 15 Mayıs’ta tüm Türkiye’de aynı anda “Âileyi yıkan yasalar Kalksın” , “istanbul sözleşmesi 6284 iptal olsun” yürüyüşü
basın açıklamaları toplantılar vb eylemler düzenleyecek.

ailehaklari.org
CocukHaklari.org
magdurhaklari.org
AilePlatformu.net
T.me/AileMeclisi
Add a comment...

Post has attachment
İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin demek için 8 martta cuma namazı sonrası tüm camiiler de ve istanbul fatih camiinde basın açıklaması dua ve gıyabi cenaze namazı kılacağız
ailehaklari.org t.me/ailemeclisi


İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin
Büyük Tehlike: Kadın Terörü
Ülkemizi büyük bir “kadın terörü” tehlikesi bekliyor. İstanbul sözleşmesi ile başlayan süreç, kontrolü zor noktalara doğru gidiyor. İstanbul sözleşmesinin acilen iptal edilmesi lazım.
Şu anki aile kanunlarımıza kaynaklık eden 2011 de kabul edilen ve hiç çekince koymadan ilk imzalayan ülke olduğumuz için “İstanbul sözleşmesi” diye anılan sözleşmenin metnini dün yayınladım. Neden iptal edilmeli? Sözleşmenin bazı maddelerine yakından bir bakalım.
1-“Sözleşmenin amacı” bölümünde şöyle diyor:
“d-Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini geliştirmek”
Öncelikle bu sözleşmeyi imzalayarak ülkemizde baş edemediğimiz, yurt dışından destek almak zorunda kaldığımız, bir kadına şiddet problemimiz olduğunu kabul etmiş olduk, yıl 2011.
2011 yılda nüfusumuz 73 milyon ve ülkede 121 kadın öldürülmüş ve bunların çoğu da cinsiyetlerinden dolayı yani kadın olduğu için değil, katil ile aralarında bir problem olduğu için öldürülmüş. Yani ülkemizde kadına şiddet uluslararası yardım isteyecek boyutta değil.
Ayrıca Avrupa ülkelerinde kadına şiddet ve cinsel taciz yaşam tarzlarından da kaynaklanarak alkol, uyuşturucu, gece hayatı gibi etkenlerle bizdekinden binlerce kat daha fazla. Yapılan araştırmalarda şiddette alkol etkisi yüzde seksenlerde.
Kendi ülkelerinde şiddeti çözememiş, şiddetle baş edememiş insanların, bize yol gösterme gibi bir lüksü olmamalıydı. Bu sözleşmeyi önümüze dayayanlara “Siz kendi ülkenize bakın, bizde kadına şiddet sorunu yok” dememiz gerekirken ezik ezik sözleşmeyi imzalamışız.
Ardından da sözleşme şartlarını yerine getirmek için 6284 nolu kanunu çıkarmışız.
6284 nolu kanuna kısaca “kadın ve erkeği birbirine düşman etme kanunu” diyebiliriz.
6284 ile her yıl yüz elli bine yakın erkek evinden atıldı. Sudan sebeplerle sokağa atılan, mahallesine bile giremeyen, cinnet geçiren erkekler sebebiyle cinayet sayısını artmış.
İstanbul sözleşmesi ve 6284 ten sonra kadına yönelik şiddette gelinen nokta.
201f de 121
2018 de 490
Yani çok açık ve net olarak belli ki bu sözleşme ve kanun ülkemizde kadına yönelik şiddeti kat be kat artırmıştır. Yukarıdaki verilere bakarak ilkokul çocuğunun bile anlayacağı sonuçları yetkililer ve siyasiler neden anlamak istemiyor. Ve ısrarla sözleşmeyi devam ettiriyorlar? Daha çok kadın ölmesini isteyen kimler?
2- Madde 3 de “Tanımlar” başlığında şöyle diyor:
 İşbu Sözleşmenin amacına ulaşması için:
“a-kadına yönelik şiddet’’ kadına yönelik ayrımcılığın bir türü ve bir insan hakkı ihlali olarak anlaşılmaktadır. İster kamu hayatında ister özel hayatta meydana gelsin, baskı veya rastgele özgürlüğünü engelleme de dâhil kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına,
Sözleşmenin en temel problemi burada. Şiddet dedikleri  sadece fiziksel şiddet  değil, psikolojik şiddeti de kapsıyor.
Öncelikle şiddeti “Kadına şiddette hayır” diye şiddetin içinden kadını çekip aldığımızda, kadın dışında kalanlara şiddet olabilir, pek de önemli değil, gibi bir anlam çıkıyor.  Fiziksel şiddette de insan temelli bakılmalı. Bir erkeğe de fiziksel şiddet uygulandığında cezalandırılmalı ve bizim kanunlarımız bunun için yeterli olmalı. Kanunlarımız yetersizse kanunlarımız düzeltilmeli. Kendi insanını korumak için yurt dışından destek almaya ihtiyacımız olmamalı.
Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en iki yüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek.
Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına “nereye gidiyorsun?” diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir bunlar suç sayılmaz.
3- Tanımlar bölümünde bir de ola ki bilmeyiz diye toplumsal cinsiyet tanımı yapmışlar.
‘’c-Toplumsal cinsiyet’’ belli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.”
Kısacası kadın ve erkek doğmamız önemli değil, bize kadın ve erkek olmayı toplum öğretiyor ve kadına kadınlıkla ilgili rol beklentisi şiddet sayılıyor. Kadın ve erkeğin birbiri ile evlenmesi de toplumun, dinin, örfün dayatması.
Toplumsal cinsiyete göre kişi kendi cinsini mi karşı cinsi mi ya da her ikisini mi cinsel olarak tercih edecek buna kendi karar verecek. Kısacası LBGT önlenmemeli, hatta toplumsal cinsiyet eşitliği altında yaygınlaştırılmalı, diyor. Kabul etmişiz.
4- Tanımlar bölümünde: 
‘’d-‘Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet’ kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet anlamına gelir.”
Bunun da kısaca açıklaması ve 6284 ile uygulanışı şöyle: Erkek ev hanımı da olsa karısından yemek yapmasını talep edemez çünkü yemek yapmak kadınlara toplumun yüklediği roller sayılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliğine göre. Erkeğin karısından yemek yapmasını talep etmesi şiddet sayılıyor ve kadın kocasını şikayet ederse haklı bulunuyor ve kocaya evden uzaklaştırmayla başlayan ve hapis cezası ile sonlanan ceza uygulanıyor.
Fakat kadın kocasından her şeyi talep edebiliyor. Erkek evin masraflarını karşılamıyorsa, karısına onun istediği kadar para vermiyorsa, sözleşmeye göre ekonomik şiddet sayılıyor ve yine erkek cezalandırılıyor. Kadın toplumsal rollere mecbur değil fakat erkek mecbur. Bu ne kurnazlık!
5- Tanımlarda gözden kaçmaması gereken bir madde daha var.
‘’f-kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir.
Bu ayrı bir rezalet. Doğumdan itibaren kız çocuklarını “kadın” olarak tanımlıyor ve aslında pedofiliyi destekliyor.
6- Madde 4    Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Yapmama, başlığında:
1-….“Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet… cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği… özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.”
Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelim normal kabul edilmiş ve güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor. Bu maddenin devamında şöyle bir cümle var ki akıllara ziyan.
“Kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için gerekli olan özel tedbirler, hali hazırdaki Sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.”
Dedim ya dünyanın en kurnaz, en iki yüzlü ve insanı aptal yerine koyan sözleşme metni. Yukarıdaki cümleyle aslında yaptıklarının cinsiyetçilik olduğunu, ayrımcılık olduğunu kabul ediyorlar fakat “bunlar cinsiyetçilik sayılmaz” diye de işi garantiye alıyorlar.
“Kadın beyanı esastır” diye bir cümle var, bu sözleşmeye dayandırılarak çıkarılan 6284 nolu kanunda. Dünyanın en cinsiyetçi söylemi fakat Batılı kumandanlarımız bu cinsiyetçilik sayılmaz diyorsa sayılmıyordur diye inanmamızı bekliyorlar.
 7-  Madde 6     Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Politikalar, başlığında:
“Taraflar işbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında ve etkilerinin değerlendirilmesinde toplumsal cinsiyet bakış açısına yer vermeyi ve kadın erkek eşitliği ve kadınların güçlendirilmesine yönelik etkili politikalar geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt ederler.”
Hükumet yetkilileri bu sözleşmeye imza attıktan itibaren devletin tüm kurumlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları başladı ve son hızla devam ediyor, bütün bakanlıkların bünyesinde. Milli Eğitim de dahil. Zaten kurnazlar çocuklarımızın cinsiyet özelliklerini bozmak için sözleşmede başka bir madde ile de tekrar ele almışlar.
Eğitim bölümünde  “öğretim materyallerine resmi müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atar..” demişler.
2012 den beri Milli Eğitim kitaplarında bütün kadın ve erkek rolleri çıkarıldı ve resimlerde de mümkün olduğu kadar cinsiyeti belirsiz tipler kullanılıyor. Ayrıca öğretmenlere ara ara toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi veriliyor ki çocukları ona göre yetiştirsinler.
Geçenlerde tepki gösterdiğimiz ETCEP projesi bu işin sadece bir ayağı. Milli Eğitim kitapları dışında okullarda aktif olarak bu eğitimi verecekti. 162 pilot okulda uygulama yapıldı. “Erkek çocuklarına ‘rahmin kadar konuş’ gibi iğrenç pankartlar taşıttılar, kızlara erkeklere has etkinlikler, erkeklere kızlara has etkinlikler yaptırıldı. Tepkiler çok olunca Milli eğitim “proje bitti” diye açıklama yaptı. Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi bitti gibi anlaşıldı oysa Milli Eğitim “pilot okul uygulaması bitti ” dedi. İstanbul sözleşmesi durduğu sürece Milli Eğitim bu çalışmayı bitiremez.
8-     Madde 8 de Mali Kaynaklar bölümündeki şart ise din, vatan ve aile sevdalısı herkesin yüreğine oturacaktır.
“Taraflar, sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülenler de dahil işbu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddetle mücadele ve şiddeti önlemeye ilişkin bütüncül politikaların, tedbirlerin ve programların uygun biçimde uygulanması için yeterli mali ve beşeri kaynak tahsis eder. .”
Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar.
9-    Madde 9     Sivil Toplum Kuruluşları ve Sivil Toplum, başlığında:
“Taraflar, kadına yönelik şiddetle mücadelede aktif olan ilgili sivil toplum kuruluşları ve sivil toplumun çalışmalarını her düzeyde göz önünde bulundurur, teşvik eder ve destekler ve bu kuruluşlarla etkin işbirliği tesis eder. .” diyor.
Bu madde gereğince o zamanın Aile Bakanı Fatma Şahin, 236 kadın derneği ile masaya oturup 6284 nolu yasa tasarısını hazırladı. Toplumsal cinsiyet eşitliği savunduğunu iddia eden derneklerin çoğunluğu PKK ve LBGT destekçisi derneklerdi. Yani 6284 PKK destekçisi din, devlet ve aile düşmanı derneklerin Aile Bakanlığı ile birlikte hazırladığı tasarı ile çıkmış oldu.
10-  Madde 12   Genel Yükümlülükler, başlığında:
1-Taraflar, kadının aşağılığı iddiasına veya kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamalarıortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.
5-Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ‘’namusun’’ işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.
Kabul edilenler gayet açık. “Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak…”
“…kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”
Bu da gayet açık. Muhafazakar ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.
11- Madde 18 Genel Yükümlülüklerde
“-çocuk mağdurlar dahil olmak üzere kırılgan bireylerin ihtiyaçlarını ele alacağını ve bu ihtiyaçların bireylere mevcut bulundurulacağını temin eder.” Diyor.
Kırılgan bireyler dediği çocuklar, kadınlar ve eşcinseller.
12- Madde 30   Tazminat, bölümünde
“1-Taraflar, mağdurların işbu Sözleşmede belirtilen suçlardan herhangi birini işleyen faillerden tazminat talep etme hakkına sahip olmalarını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Kadın, eşim ya da sevgilim bana fiziksel, cinsel ya da psikolojik şiddet uyguladı, diye şikayet ederse tazminat alma hakkı oluşuyor. Zaten sözleşmede eş ve patner ayrı ayrı kullanıldığı için gayri meşru ilişkilerde aynı eşleri gibi kabul ediliyor. Ayrıca cinsel istismar iftirası atılan kişilerden de maddi tazminat talep etme hakkı doğuruyor ki bu da ayrı bir facia. İlerde 6284 e buna yönelik bir madde ekleme ihtimalleri yüksek görünüyor.
13- Madde 31  Velayet, Görme Hakkı  ve Güvenlik, başlığında:
“1-Taraflar, çocuklara ilişkin velayet ve görme haklarının belirlenmesinde, işbu Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinin göz önünde bulundurulmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Bu şu demektir kadın kocasını psikolojik ya da fiziksel şiddet uyguladı, diye şikayet etmişse çocuğun babaya gösterilmemesi için tedbirler alır. Kısacası çocuklar babalarını görmek için annenin vicdanına bırakılıyor.
Bu yüzden çocuk haczi utancı da bir türlü düzenlenemiyor. Babaların çocuklarını görüp görmemesini de görüldüğü gibi Avrupalı Bakan kılığında bizi  komuta edenler belirliyor. Evlatlarını göremeyen boşanmış babalar da çırpınıp duruyor evlatları için. Bu sözleşme durduğu sürece babalar daha evlatlarına çok hasret kalacaklar gibi duruyor.
14- Madde 36     Tecavüz Dahil Cinsel Şiddet, bölümünde şöyle bir madde var.
“c-bir kişinin rızası olmaksızın üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma.”
Rıza varsa üç, beş toplu seks suç olmaz, devlette buna karışamaz. Rıza yoksa suçtur.
15- Aynı başlık altında 3. Madde de şöyle:
“Taraflar, 1. paragrafta yer alan hükümlerin iç hukuk tarafından tanındığı şekliyle eski veya şu anki eşe veya partnerlere karşı işlenen eylemler için geçerli olmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alacaklardır.”
“Eş ve eski eşe özellikle dikkat çekiliyor. Bunlar için özel kanun çıkarılsın diyor. ki 6284 çıkarıldı.
 16- Madde 37     Zorla Evlilik, başlığında
“Taraflar, yetişkin bir bireyi veya çocuğu evlenmeye zorlayan kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Bu yüzden de hükumetimiz 18 yaş altı gönüllü evlenen gençlerin dini nikahını kabul etmeyerek erkeklere tecavüzden 5 yıldan 16 yıla kadar ağır cezalar veriyor. İşin en tuhaf tarafı da şu ki erkek de 18 yaş altı olsa hapis cezası alıyor fakat kızlara hiçbir ceza yok. Genç evlilik suçsa neden kızlara da ceza verilmiyor? Aynı suçu işleyip bir taraf ceza almıyorsa çocuk değilse deli olması lazım. 18 yaş altı kızlara çocuk diyorlar fakat 18 yaş altı erkeklere ağır ceza veriyorlar.
Demek ki hükumet yetkililerimiz gönüllü evlilik de olsa kadın bedenini kirletilen bir meta olarak görüyor ya da 18 yaş altı kızların aklının olmadığını düşünüyor ki kızlara bir ceza yok. Avrupa’da ise evlilik yaşı 18 fakat büyük çoğunluğunda 14 yaş sonrası gönüllü ilişkilerde ceza yok, hapis cezası hiç yok ama bizde var. Çünkü biz onların beklentilerini daha üst düzeyde karşılayacak kadar … yız.
17- Madde 40   Cinsel Taciz, başlığında
“Taraflar; bir kişinin onurunu zedelemek amacıyla veya böyle bir etkiyle istenmeyen sözlü, sözsüz veya fiziksel olarak cinsel nitelikte davranışta bulunmayı, bunların özellikle de tahrik edici, düşmanca, küçük düşürücü, yüz kızartıcı ve kırıcı bir çevre yaratarak yapılmasını cezai ve diğer yaptırımlara tabi kılmak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Diyor.
En berbat maddelerden biri de bu. Sözlü, sözsüz cinsel sayılacak bir davranışla, fiziksel olanı aynı kefeye koyuyor. Hepsi cinsel istismar kavramı içerisine giriyor ve tacize de tecavüze de birbirine yakın cezalar veriliyor. Bu çok adaletsiz.
Bir laf atma, bir bakış ve tecavüzün aynı kefeye konması mantık dışı fakat şu an bu sözleşmeye istinaden kanunlarımız böyle uygulanıyor, Ayrıca bu iftiraya kapı açıyor. Hele bir de 6284 te “kadın beyanı esastır” kanun maddemiz olduğu için nice canlar iftira ile yanıyor. Hapiste binlerce masum var iftira ile cinsel istismar suçundan yatan. İstanbul sözleşmesi fesh olmazsa daha çok canlar yanar.
18-Madde 42       Sözde ‘’Namus’’ Adına İşlenen Suçlar Dahil Suçlar İçin
                                                     Kabul Edilemez Gerekçeler
“1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamında yer alan herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde ‘’namus’’un bu eylemlerin gerekçesi olarak görülmemesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alır.”
Namus kavramımızı “sözde” diye aşağılayarak başlayan bir madde içine dini de alarak devam etmiş. Ne anlamalıyız? Uygulama nasıl?
Daha yeni bir örneğini gördük. Kadın kocasını aldatıyor ve adam mahkeme de bunu açıkça ispat ettiği halde erkeğe kadına nafaka verilmesine hükmedildi. Namus, din gibi değerlerimizi çiğneyeceğimizin garantisini vermişiz adamlara sözleşmeyi imzalayarak.
Ya da din adına eşcinselliğe karşı çıkmak bu maddeye göre suç. Toplum tepkisinden korkulduğu için olmalı şimdilik bunu uygulamıyorlar fakat zamanla bu da uygulanacaktır.
19-Madde 44            Yargı Yetkisi
“…kovuşturmanın yalnızca suç mağdurunun bildirmesi veya suçun işlendiği yerdeki devlet tarafından bilginin sunulması üzerine başlatılabileceği koşuluna bağlanmaması için gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır..”
Yani kadın şikayet etmese de işlem yapılmalı diyor. Mesela karı-koca kavga ediyor komşular şikayet ettiğinde de kadın şikayetçi olmasa da erkek cezalandırılmalı, diyor. İnsan aklını, iradesini hiçe sayan bir madde. Kadına diyor ki senin aklın yok, bak bu adam sana kızdı, bağırdı sen istemesen de ben seni ayırır bu adamı da cezalandırırım. Ki 6284 e dayandırılarak bu yapılıyor.
Bununla bağlantılı Madde 55 de şöyle deniyor:
” mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile kovuşturmanın devam etmesini sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.
Kadın şikayet etse ve vazgeçse 6284 e göre devlet vazgeçmiyor ve karı-koca kavgası kamu davasına dönüşüyor ve en hafifinden erkeğe 3 bin civarı para cezası veriliyor. Davanın devam etmesi karı-koca arasını soğutuyor ve boşanmalara sebep oluyor. Son yıllarda artan boşanma sayılarında 6284 ciddi rol oynuyor.
20-   Madde 45     Yaptırım ve Tedbirler
“mağdurun güvenliğini de içerebilen, çocuğun yüksek yararının başka hiçbir şekilde garanti altına alınamaması durumunda, ebeveyn hakkının elinden alınması.”
İşte burada sözleşme kadınların aleyhine de dönüyor. 6284 ü destekleyen kadınlar çok. Kadınlar ellerinde keskin kılıç gibi 6284 ü sallarken erkeğin boynunu vurma yetkisi bulunması hoşlarına gitse de erkekten sonra sıra kadınlara gelecek. Çünkü kılıcın iki tarafı da keskin.
Ve çocuğun yararına görürse devlet çocuğu aileden alabilecek. “Ebevenlik hakkını ailenin elinden alır.” diye açıkça yazıyor. Mesela anne çocuğuna kızdı, sinirlendi bir terlik fırlattı çocuk da şikayet etti. Çocuk şikayet etmeyi nerden bilecek derseniz, öğretecekler. Çocuk hakları, diye okullarda öğretiliyor fakat sıra kadınlara geldiğinde çocuklara arayacakları telefon numarasına kadar verilecektir, kadınlara yapıldığı gibi. Çocuğu annenin elinden alacaklar. Eğer anne çocuğa vurmuşsa anneye hapis cezası da olacaktır, çocuğun yüksek yararına. Batı da bunun örnekleri çok. Sıra bizim ülkemizde.
 21-  Madde 46      Ağırlaştırıcı Sebepler
a-suçun iç hukuk tarafından tanınan, failin şu anki veya daha önceki eşlere veya partnere karşı mağdurla birlikte oturan veya yetkisini kötüye kullanan bir aile bireyince işlenmesi,
Yani önemli ve öncelikli olan kadına şiddet değil, bu şiddeti eş ya da eski eşin ve ya kadının birlikte oturduğu ailesinden ağabeyi, babası gibi bir yakının yapmasıdır ve bu ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Yani kadın kadına kavga etmişler falan işin içinde erkek yoksa cezaya gerek yok diyor. Maksat aileyi dağıtmak, kadını korumak falan değil, çok açık belli.
” d- Suçun çocuğa karşı veya çocuğun gözleri önünde işlenmesi” yine çocuklar hedefte.
 23-  Madde 48      Zorunlu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Usul  ve Hükümlerinin Yasaklanması
“1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Bu maddeye göre karı-kocayı ya da ebeveyn ile çocuğu barıştırmak suç sayılacak. “Arabuluculuk ve uzlaştırmanın yasaklanması” diyor. Aynı şekilde de uygulanıyor. Arabuluculuk sisteminin içine karı-koca uzlaştırmayı alamıyorlar.
24- Madde 52           Acil Engelleme Emirleri
“Taraflar, ani tehlike durumlarında; ilgili yetkililerin kendiliğinden aile içi şiddetfailine belli bir süre zarfı için mağdurun veya risk altındaki kişinin ikamet ettiği bölgeden ayrılma ve failin mağdurun veya risk altındaki kişinin ikamet bölgesine girmesini veya onlarla irtibat kurmasını yasaklama emri verme yetkisine sahip olmalarını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır. Bu madde uyarınca alınan tedbirler mağdurun veya risk altındaki kişinin güvenliğini ön planda tutar.”
6284 ile sözleşmenin bu emri de yerine getiriliyor. Erkekler ikamet ettiği bölgeden uzaklaştırılıyor, 10 günden 6 aya kadar. Altı ay uzaklaştırma daha çok veriliyor ve altı ay altı ay artırılabiliyor.  Erkek evinden atılıyor, mahallesine giremiyor, çocuğun okuluna gidemiyor.
Bu maddenin içinde “sadece atılması yetmez irtibat kurması da yasaklansın” diyor. Bu da aynı şekilde uygulanıyor. Erkek barışmak için ya da çocukları sormak için karısına mesaj atarsa ya da ararsa hapis cezası veriliyor.
25-     Madde 60    Toplumsal Cinsiyete Dayalı Mülteci Başvuruları
“1-Taraflar, 1951 Mültecilerin Durumuna İlişkin Sözleşme’nin 1 A(2) maddesinin anlamı çerçevesinde, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin bir zulüm çeşidi ve tamamlayıcı/yardımcı korumayı gerektiren ciddi bir zarar olarak tanınması için gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Kendi ülkenizdeki kadınları zehirlediğiniz yetmez, mültecileri de zehirlemelisiniz diyorlar. Bu da yapılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi Suriyeli kadınların kaldığı kamplarda da yapılıyor.
 26-     Madde 66      Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu, adı altında bir de izleme mekanizması kurulmuş.
“1-Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet uzman grubu (bundan sonra ‘GREVIO’’ olarak adlandırılacaktır), işbu Sözleşme’nin Taraflarca uygulanmasını izler.”
Bu GREVİO ayrı bir yazı konusu.
Sözleşmenin vatanımız için en tehlikeli iki maddesini en sona bıraktım.
27-    Madde 2      Sözleşmenin Kapsamı
“3-İşbu Sözleşme barış zamanında ve silahlı çatışma durumlarında geçerli olacaktır.”
Memleketinde silahlı çatışma ortamları olsa da sen yine kadınları aynı şekilde korumaya söz veriyor musun, demişler buna da söz verilmiş. Bu neden tehlikeli. Çatışmayı kadınlar çıkardığında tehlikeli. O zamanda diyecek sen kadınları koruyamadın. Ki bunu geçenlerde gördük. Bir yürüyüşte kadınlar polise saldırdılar, polis de müdahale etmek zorunda kaldı. Yabancı haber kaynakları “Türkiye kadınları koruyamıyor” diye haber yaptı. PKK destekçisi, din, devlet ve aile düşmanı feminist kadın dernekleri sürekli örgütleniyorlar.
Bu yıl 5 ocak da #TürkiyeKadınBuluşması adı altında ülkenin her yanından gelmiş kadınlarla toplantılar yaptılar. Gerekli acil durumlarda nasıl haberleşeceklerini, nasıl irtibat halinde olacaklarını konuştuklarını sosyal medyada yazdılar. Toplantı sonunda da “Feminist Devlet” ilan ettiler.
Bu feminist dernekler açık açık aile düşmanlığı yapıp LBGT destekçiliği yapıyorlar. Bu yıl 14 şubat için yapacakları yürüyüş için hazırladıkları sloganları sosyal medyada günlerdir paylaşıyorlar. Bir tanesi şu: “Aşkın kanununda Leyla ile Mecnun mu yazıyor? Yeniden yazıyoruz. Aslında Leyla Şirin’i seviyor.” Açıkça eş cinselliğe çağırıyor, teşvik ediyor, normalleştirmeye çabalıyorlar fakat İstanbul Sözleşmesinden dolayı hükumet eşcinsellerin her türlü hakkını koruyacağına söz verdiği için toplantılarına yürüyüşlerine engel olmuyor.
“Devlet bizden korksun” diye pankartlar taşıyorlar ve hiçbir engelle karşılaşmıyorlar. On kişi başörtülü kadın çıkıp “Devlet bizden korksun” diye pankart taşısa içeri atılır fakat bunlara sınırsız tolerans var. Çünkü bu din ve devlet düşmanı kadın dernekleri İstanbul Sözleşmesi ile kendilerini garanti altına almışlar. Silahlı çatışmayı onlar bile çıkarmış olsa onlara devletin müdahalesi suç sayılacak.
28-    Madde 29    Hukuk Davaları ve Çözüm Yolları başlığı ise şöyle:
“2-Taraflar; uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak, yetkileri dahilinde önleyici veya koruyucu önlem alma görevini yerine getirmekte başarısız olmuş Devlet yetkililerine karşı mağdurlara yeterli kanuni başvuru yolu sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.”
Bu madde ile açıkça Avrupa Konseyine iç içlerimize karışma hakkı da vermişiz. Eğer feminist kılığındaki terörist kadınlar olay çıkarırlarsa devlet de bunları koruyamazsa, isyan durumlarında korumada başarısız olmuşsa onlar hukuki ve diğer tedbirleri alırlarmış. “Diğer tedbirler” dedikleri ne olabilir? Bu maddeyi kabul ederek Avrupa Konseyine Türkiye’ye müdahale hakkı vermişiz açıkça. Bu nasıl bir basiretsizlik.
İstanbul Sözleşmesine kutsal kitap gibi sarılan bu kadın dernekleri feminist devlet ilan ediyor, “devlet bizden korksun” diye slogan atıyorlarsa bir sebebi olmalı. Gezi olayı gibi bir olayı sadece kadınlar çıkarsa, hükumet onları durdurmak için güvenlik güçlerini harekete geçirirse bu anlaşmaya dayanarak Avrupa Konseyi ülkemize müdahale edebilecek. Hem de kadınları koruma kılıfında ve bir kahraman görüntüsünde.
Bu kadın derneklerinin örgütlenme hızına ve attıkları sloganlara bakarak bizleri çok büyük tehlikeler bekliyor gibi duruyor. Büyük bir kadın terörü ile karşı karşıyayız.
Hükumet İstanbul Sözleşmesini ve 6284 acilen iptal etmeli. İsteseler hemen iptal edebilirler. Zorunlu bir bağlayıcılığı yok.
29- Madde 80                            Fesih
“1-Herhangi bir Taraf, herhangi bir zaman diliminde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle işbu Sözleşmeyi feshedebilir.
“2-Bu tür fesihler bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından sonraki üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.”
Bir an önce bu sözleşme fesh edilmeli. Bunun için sivil toplum örgütleri ve her birimiz hukuki yollardan, sosyal ağlardan tepkimizi göstermeliyiz. CİMER e yazalım. Twitter dan etkinlik düzenleyelim. Siyasetçilere mesajlar atalım. Tehlike büyük.
Aile kanunu ile gelen şikayetlerin ve adaletsiz kanunların kaynağı bu sözleşme. Bu sözleşme iptal edilmeden 6284 ü kaldıramazlar, boşanmış babaların çocuklarını görmeleri konusunda bir düzenleme yapamazlar, nafaka, mal paylaşımı, kadın bitirmedikçe bitmeyen boşanma davaları ve iftiralara karşı da bir şey yapamazlar.
İstanbul sözleşmesi durduğu sürece hiçbir erkeğin şerefi güvence altında değil. Her an bir iftira ile cinsel istismardan delilsiz belgesiz on beş yıl gibi ağır bir ceza alabilir ve ömrünüzün kalanını hapiste geçirebilirsiniz, bunun çok örneği var şu son yıllarda.
Aile konusunda bütün mağdurlar birleşip “İstanbul Sözleşmesi iptal olsun” diye ses duyurmazlarsa herkes kendi davasını savunursa hiçbir sonuç elde edilemez.
Mağdur olmak da gerekmiyor, Hak ve adalet için, nesli ve aileyi bozmaya karşı, vatanımızın bekası için hep birlikte “İstanbul sözleşmesi iptal edilsin” diye tepkilerimizi gösterelim.
#İstanbulSözleşmesiİptalEdilsin
#6284Kaldırılsın
#AileniKoru
Feministlerin pankartlarının içinden en okunabilir olanları (edepsizlikte sınır tanımadıkları için) tehlike daha iyi görünsün diye yazıya ekledim. Açıkça cinsiyetçilik yapıyorlar fakat cinsiyetçiliği kadınlar yapınca suç sayılmıyor. Ne de olsa arkalarında İstanbul Sözleşmesi var.
Add a comment...

Post has attachment

Post has attachment
#ÖnceAİLE eylemi #AileyeŞiddeteDurDe #AileYıkanYasalarKalksın #İstanbulSözleşmesiİptalOlsun #6284Kalksın
8mart Cuma DünyaKadınlarGünü CumaNamazı sonrası aynıanda tüm camiilerde Fiili DUA @OnceAiLE Basın Açıklamaları @OnceAileyiKoru AileHaklari.org t.me/AileMeclisi
Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment

Post has attachment
Biz “Eskiden Barbar İdik” ve Bir Gecede “Medeni” OldukUğur Mumcu: “Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”17 Şubat 2019 Pazar 07:38A+A-Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit gazetesindeki yazısında 17 Şubat 1926’da Kemalizm tarafından Türkiye’ye dayatılan “Medeni Kanunu” yorumluyor:Biz “eskiden barbar idik” ve bir gecede “Medeni” olduk. Türk Kanunu Medenisi, Türkiye’de 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe konulan 743 sayılı kanundur. Ve bu kanun 1 Ocak 2002 kabul tarihli Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkmıştır. Bugünün “Medeni”si, 93 yıl önceki kanun metnini anlayamayacak kadar “Medenileşti” tabii. Harfimiz değişti, milyonlarca insan bir gecede okur-yazar değildi artık. Kıyafetimiz değişti, Cuma’mız Pazar oldu. Ne oldu ise “azar azar oldu”, sonunda insanlar  “azar” oldu. Artık “Medeni” idik, içki, dans derken azdık, “on yılda 15 milyon genç yarattılar her yaştan” azıttık gitti.Paşa hazretleri, 1 Kasım 1925 günü Meclisin 2. Dönem 3. Yasama Yılı’nı açarken «genel hayatımızı yeni baştan düzenleyecek yasalar”dan söz ediyordu. Ve süreç başladı. Her şey 11 ay 3 gün gibi kısa bir sürede oldu ve bitti. Zaten tek parti ve tek adam vardı. Yasa dediğin ne ki, alel acele tercüme edilen yasalar, tercüme hataları ile birlikte, meclise genel olarak gerekçesiz olarak sevk ediliyor ve müzakeresiz olarak oy birliği ile kabul ediliyordu!Uğur Mumcu’nun bir konuşmasından aktarılan bir söz var: “Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Malumatfurus.org bu konuda özetle şu bilgileri de aktarır: Uğur Mumcu bu ifadeleri gerçekten kullanmıştır. Bir panelde yaptığı “Köy Enstitüleri” ile ilgili konuşmasında, bir mizah dergisinde bu tanımı gördüğünü belirtir. Bu ifadeleri ya da Türk vatandaşı tanımını okuyan kişi, Uğur Mumcu’nun başka devletlerin hukuk sistemlerinden kanun devşirilmesine karşı çıktığını düşünebilir. Ancak, durum böyle değildir. Uğur Mumcu sözlerine şu şekilde devam eder: “O dönemde böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya batılı laik sistem ya şeri hukuk. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı ve laik sistemi benimsediler.” Hayati Yazıcı, bu tanımı Arnold J. Toynbee’nin 1940-50’li yıllarda verdiği bir röportajda yaptığını iddia ediyor.Neyse, zaten konu ciddi olsa da mizahi bir durum. “Milli” ve “Medeni” olmak o gün için buydu!Bu yasa  ancak 1.1.2002’de değiştirilebildi. Ve tabii bu kez AB çerçeve anlaşması esas alınarak. Yani yasa batıya endeksli olarak güncellenmiş oldu. Yani şark cephesinde yeni bir durum yok. Moda tabiri ile “Update” edildi. Sorunlar da patladı.Yeni Türk medeni kanunu ile aile, kadın-erkek ilişkileri yeniden düzenlendi. Bu arada,  mesela, Hilafet makam olarak kaldırılırken Patrikhane’nin din işleri dışındaki yetkileri kaldırıldı.Yasanın tercümesine nezaret eden, Adliye Vekili Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt’un hazırladığı esbab-ı mucibeye göre “Cumhuriyet’in temel hedefi, sosyal terakki” idi. Yasalarını tercüme ettikleri devletler katı din kurallarına bağlı olmalarına rağmen Bozkurt’a göre, “Türk Medeni Kanunu, medeni kanunlar içinde en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medeni Kanunundan alınmıştır. (…) Yasaları dine dayanan devletler, kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin isteklerini tatmin edemezler. Çünkü dinler değişmez hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyaçlar sürekli değişir, din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir değer, bir anlam ifade etmezler. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur... Esaslarını dinlerden alan yasalar uygulanmakta oldukları toplumları, indikleri ilkel devirlere bağlarlar ve gelişmeye engel belli başlı etken ve unsurlar sırasında bulunurlar.(…) Türk ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis’in uygun bulmasına ve onayına sunulan Türk Medeni Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün ulusumuz 13 YY’ın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.(…) yeni Türk Medeni Kanunu Tasarısının hazırlanması nedeni ile yurdumuzda mevcut azınlıklar, Lozan Andlaşmasının kendilerine kabul ettiği haklardan vazgeçtiklerini Adalet Bakanlığına bildirmişlerdir. (…) Gerçekten çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat Mecelle ve buna benzer diğer düzenlemeler ve Türk yaşamının uyuşmadığı da açıktır. Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medeni Kanunu ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zeka ve yeteneğini doyuracak ve ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiçbir nokta düşünmemektedir. (…) Şu yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi çağdaş uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır. Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu gereklerin önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. (…) Yüzyılımızın uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın büyük bir uygar bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan Türk Medeni Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmasından sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı iddiası geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir. Bu kadar, hatta kültür bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliğini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı bakımından aynı ırka sahip bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi kuşkusuz görülmüştür. Bundan başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir kanunun Türkiye Cumhuriyetinde uygulama ortamı bulamayacağı düşüncesi sakat görülmüştür. Bu tez, Türk ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını belirten bir mantık dizisine varılmasıyla sonuçlanabilir”di. O yasaya hayat veren akıl bu.Bu arada AB ülkelerinin “resmi din”i değil, bayrağında “Haç” olanların ”resmi mezhep”leri de vardır. Fransa mı laik. Tümü ile değil. Mesela Alsace Lauranneeyaleti, yani Strasbourg’un başkent olduğu eyalet Laik değil, Vatikan ile yapılan anlaşma  kurallarına göre yönetilir. Yani “Kontrat bölgesi”dir. Ve Fransa’nın bütününde dini kurumlar özerktir. Okullar ve hastahaneler büyük ölçüde kiliseye bağlıdır.Hani şu, “Maznunun behemahâl idamına, şahidin ise bilahare dinlenmesine karar verildi” diyen kararları veren, kanuna göre karar veren değil, kararı kanun sayılan, savcısı, avukatı, temyizi olmayan İstiklal Mahkemelerinin fikir babası da bu faşist Bozkurt’du. CHP hâlâ bugün bu mirasa sahip çıkmaya devam ediyor. Neyse, bugünlük de bu kadar. Selâm ve dua ile.  Kaynak: Biz “Eskiden Barbar İdik” ve Bir Gecede “Medeni” Olduk
Add a comment...

Post has attachment
"Yasalar Marksist ve Feminist yapıyla şekilleniyor"
Eklenme : 2019-02-17 12:38
İSTANBUL - İstanbul'da düzenlenen "Aile Hakları" çalıştayında aileyi koruma adına çıkarılan yasalara ilişkin konuşan Eğitimci-Yazar Dr. Abdülkadir Turan, yasaların Marksist ve Feminist yapıyla şekillendiğine vurgu yaptı.


İstanbul'da alanında uzman kişilerin katıldığı "Küresel aile düşmanlarının dayattığı ülkemizi tehdit eden fıtrata aykırı aile yıkan yasalar kalksın" temasıyla "Aile Hakları" çalıştayı düzenlendi. Yazar ve akademisyenlerin katıldığı çalıştayda 17 Şubat 1926 İsviçre Medeni Kanununun kabulüyle başlayan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanunla devem eden Batı'nın aileyi ve insanlığı yok etme yönündeki küresel savaşı masaya yatırıldı.

Burada yaptığı konuşmada, aileyi koruma adına çıkarılan yasalara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Eğitimci-Yazar Dr. Abdülkadir Turan, ülkede söz konusu yasaların Marksist ve Feminist yapıyla şekillendiğinin altını çizdi.

Edebiyat camiasının aileyi yıkmadaki etkisinin büyük olduğuna değinen Turan, "Edebiyat eserlerinde kimi zaman babanın evdeki otoritesi eleştirisi var. Kimi yerde görücü usulü evlilik hedefte, kimi yerdeyse güçlü kadın portresi öne çıkarılıyor. Toplu bir değerlendirmeye gittiğiniz zaman şunu anlıyorsunuz burada yazarlarımız edebiyatımız yönünü aileye çevirmiş aileyi yıkmaya çalışıyor. Uluslararası güç burada yazarımızı destekliyor. Bizim yazarımız kitabını matbaaya gidip kitabını bastırmak için onlardan destek alıyor. Bu edebiyat sadece aileyi etkilemiyor, tüm zihnimizi etkiliyor." dedi.

"Bize dayatılan özgürlük kavramında küçülüyoruz"

Turan, "Bizdeki hürriyet temelde buluşturucu bir kavramdır. Biz hürleştikçe aile oluruz. Sonra cemaat oluruz. Sonra nizamı âlem bir dünya oluruz. Hâlbuki bize getirilen yeni özgürlük kavramında biz özgürleştikçe küçülüyoruz. Nizamı âlemden ulus devletlere, bununla beraber büyük aileden küçük ailelere, çekirdek aileye, sonra çekirdeksiz aileye son dönemde ayrı evlerde yaşayan karı kocalar türedi. Aslında, 'Beraber olmaya ne gerek var, önemli olan bir özleşme yapıp zaman zaman bir araya gelmektir.' demeye başlıyorlar. Son olarak 'sıfır nokta sıfır cinsiyet' söylemleri baş gösterdi. Sona gelinen nokta bu oldu. Bu tamamen soyun kesilmesi demek. Bir kere bunun örgütlü bir yapı olduğunu bizim çözmemiz lazım. Aileye karşı uluslararası örgütlü bir mücadele var. Bizim yaşadıklarımız bu mücadelenin bize yansıyan tarafıdır. İsviçre Medeni Kanunu oluğu gibi Türkçeye çevrilip hiçbir değişiklik yapılmadan ve bize uyup uymadığına bakmadan uygulamaya geçiriliyor." ifadelerini kullandı.

"Yasalar Marksist Feminist yapıyla şekilleniyor"

Avrupa birliği sürecine girildiğinde yepyeni bir dalgayla yeni yasalarla karşılaşıldığını ifade eden Turan, "Bu yasalar aslında kadını merkeze almış gibi görünse de erken evlilik mağduru bir sürü aile var. Gencecik civanlar dünyanın en iyi şeyini yapmışlar. Evlenmişler, çocuk sahibi olmuşlar. Avrupa'da insanlar evlensinler diye devlet onlara para veriyor. Bizimki evlenmiş, biz kocasını hapse atıyoruz. Ve gencecik bir kızı ortada bırakıyoruz. Yasalar, Marksist - Feminist yapıyla şekilleniyor. Bu yüzden aileyi şekillendirmek için konulan her yasa günden güne aileyi zayıflatıyor. Bu 6284 denen yasayı okuduğumda benim ödüm koptu doğrusu. Biz, bu yasayı getirirken hiç düşünmedik mi? Medeni yasamızın bizim genel değerlere uyması gerekmiyor mu? Neden medeni yasamızın bizim değerlerimiz doğrultusunda şekillenmesini istemiyoruz? Bizi aslında sıfır noktası olan cinsiyetsizlik safhasına getirdiler. Biz, savunma pozisyonundan çıkıp, 'Arkadaş biz bu kanunları istemiyoruz.' diyelim. Yunanistan Müslümanı, toplum olarak kendilerini korumak için medeni yasanın kalıcı olmasını istediler. Bizde en azından bu küresel dünyada toplum olarak var olmak istiyoruz." şeklinde konuştu.

"Sayısal ve duyusal zekâyla oluşan birliktelik mükemmelliğe gidiştir"

Çalıştaya katılan SEKAM Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Can, el birliğinin mükemmelliğe gidiş olduğunu söyledi.

Can, "Sayısal zekâsıyla duyusal zekâsı gelişmiş olanların nikâhla beraber oluşan birlikteliği mükemmelliğe gidiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bunu ortadan bölüyor ve rakip düşman haline getiriyor. Cinsiyet eşitliği denen şeyde lgbti var. Bunların hepsinin Avrupa'da ve batının belli ülkelerinde bu ahlaksızlığı kanunlaştırma çabaları var. Bu meyanda partiler, dernekler kurmuşlar, ensest için kavgaları var, haberiniz olsun. Siyasetin hatası, eksikliği, kusuru yüzde 45'tir. Yüzde 55 bu gönüllü kuruluşların üretim yapmamış olması. Bilim dünyasında bir yeniliğe imza atmamış olması, kimsenin sesini çıkarmamış olmasıdır. Bu konuda hepimizin özeleştiri yapması gerekir. Unutmayalım ki bu dünyada yaptıklarımızın hesabını öteki dünyada vereceğiz. Susmanın ve üretmemenin bir bedeli vardır." diye konuştu.

"Siyaset üretim yeri değil, tüketim yeridir"

Sabahattin Zaim hocanın 2003 yılında ki bir konferansına katıldığını ve oradan çok önemli bir ders çıkardığını belirten Can, "Arkadaşlar, gençler; siyaset üretim yeri değil, siyaset tüketim yeridir. Ben bunlara söyledim, bundan öncekilere de söyledim. Gölge kabine kurun. Arkada bir milli eğitim bakanı olsun, önde bir milli eğitim bakanı, arkadakiler çalışsın, öndekilere versin. Eğer siz bunu yapmazsanız bürokrasinin oyuncağı olursunuz.' dedi. Son birkaç gündür yoga gündemde. Sonra kaldırıldı. Peki, bakanın haberi olmadan bunlar nasıl oluyor? Aliye Kavaf aileden sorumlu bakandı. 'Eşcinsellik, hastalıktır.' dedi. Çağdaş yaşamı destekleme derneği gibi bir sürü dernekle makamını bastılar. Çarpıcı açıklamalarında bulundu." diyerek ortada olan bazı çelişkilere değindi.

"Türkiye'nin kılcal damarlarında hangi güç var?"

Avrupa'da aile bakanlıklarıyla ilgili genel bir toplantıdan bir anekdot aktaran Can, cinsiyet eşitliğinin küresel bir proje olduğunu vurgulayarak, bu projenin sahibinin de Siyonizm olduğuna dikkat çekti.

Can, son olarak şunları kaydetti:

"Orada, alternatif aile modelleri maddesine sıra gelince biz, kadın - erkek evliliği dışında farklı bir evlilik modeli kabul etmiyoruz.' diyen aile bakanı, milletvekili bile olamadı. Peki, bunu yaptıran güç kim? Türkiye'nin kılcal damarlarında hangi güç var? Ya da küresel güçlerin Türkiye üzerindeki baskıları neler? Ya da ikili anlaşmalar denen anlaşmalar neler? Süleyman Demirel, 'Ben bir şey yapacağım.' diyor; Amerikanlılar diyor ki 'Bir şey yapamazsın.' Niçin, 'aramızda ikili ilişkiler var.' Bütün devlet kurumlarına soruyoruz; bu ikili anlaşmanın ne olduğunu kimse bize söylemiyor. Amerikan büyükelçiliğine soruyorlar, diyorlar ki 'Bizde böyle bir anlaşma yok.' İki yüzbaşının yaptığı anlaşma iki devletin anlaşması oldu. Ondan sonra karar aldık. Hükümetten geçmeyen hiçbir anlaşma kabul edilmeyecek. Ama ne kadarını kontrolümüz altına aldık bilemiyorum. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramları kültür ve medeniyet kodlarımız göz önüne alınarak analiz edilmesi lazım. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin en iyi uygulandığı ülkelere bakılıp buna göre hareket edilmesi lazım. Cinsiyet eşitliği üzerinden nüfus planlaması küresel bir projedir. Ve bu projenin sahibi de Siyonizm'dir."

Çalıştaya; Sosyolog İlhami Sayan, Dünya Sosyologlar Derneği Başkanı Necdet Topçu, Mutlu Aile Derneği Başkanı Hatice Balin, Aile Platformu Başkanı Âdem Çevik, Yazar Selahaddin Eş ve Mütefekkir Harun Ünal katılım göstererek açıklamalarda bulundular. (Zeyd Varol – İLKHA)


YASAL UYARI: Yayınlanan yazılı haber, fotoğraf ve videon



Kaynak: https://ilkha.com/haber/91664/yasalar-marksist-ve-feminist-yapiyla-sekilleniyor
Add a comment...
Wait while more posts are being loaded