Profile cover photo
Profile photo
Hasan Özçelik
527 followers
527 followers
About
Hasan's posts

Post has attachment
TAŞKENT: ORTA ASYA’NIN KALBİ

Orta Asya’nın en büyük kenti, bir sanat ve bilim yurdu; Ali Şir Nevai ve daha nicesinin evi. İpek Yolu’nun, Timur’un, kadim hanlıkların hatıralarını çağdaş bir çerçevede sunan düzenli, yemyeşil, dinamik bir merkez. Özbekistan’ın başkenti Taşkent, eski külliyelerin mavi kubbeleriyle örtülü sahnesinde dünün ve bugünün en güzel hikâyelerini saklıyor. 

Post has attachment
ŞEHİDE MEKTUP

Elin oğlu onbinlerce km uzaktan gelip, yanı başımda devlet kuruyor. Türk askerinin başına çuval geçiriyor. Kendi sınırımdan giriş-çıkışlarımı bile kontrol ediyor. Terör örgütleri elini kolunu sallayarak sokaklarda dolanıyor, alçakça insanlara arkadan yanaşıp, başlarına sıkıp gidiyor. Var mıydı benim tarihimde böyle bir şey, söyle bana Şehidim! Ben, bir Türk’ün saçının kılı için savaş ilan eden bir milletin torunu değil miydim? Neden benim haysiyet ve şerefim iki paralık oluyor? Karın doyurmaktan daha değerli ve ulvi değerlerimiz birer birer yok edildi, affet beni Şehidim.

Bir görebilseydin son halimizi Şehidim, bölücülere şirin görünebilmek için herkes bir yarış halinde. Bayrağımızı yırtanlar, marşımızı inkâr edenler, devleti böleceklerini açık açık söyleyenler demokrasi kahramanı gibi gösteriliyor, daha ben sana ne söyleyeyim Şehidim, affet beni. Savaş olmasın, analar ağlamasın deyip, duruyor birileri. Benim bildiğim savaş başka bir ülkeye ve düşmana karşı olur, içerideki hainle yapılan mücadele savaş diye adlandırılır mı?

Büyük Türk Ülküsü uğruna canını feda eden Şehidim, Afrika’daki zenciler, Filistin’deki Türk düşmanları için hürriyet isteyen, ülkenin her yanında yardım kampanyaları düzenleyenlerin hiçbirinin ezilen, öldürülen, vatansız bırakılan Türkler için kılı kıpırdamıyor. Meydan itlere ve çakallara kaldı, Şehidim bizi affet.

Post has attachment
OSMANLI TÜRKLERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ

Osmanlı Türkleri, İslam’ın geleneksel çevre anlayışını en çok yaşayan İslam milletleri arasında yer almaktadır. Bu çalışmada ifadesini bulan görüşlerin bir çoğunun Kur’an ayetlerinden veya Hz. Muhammed’in hadislerinden alınan ilham ile ortaya konulduğunu söyleyebiliriz.[97]

Müslüman Türklerde çevre bilinci, doğal güzellikleri olduğu gibi koruma, bağ, bahçe ve ağaç yetiştirmek suretiyle yeşillendirme; hayvanların gıda, temizlik ve doğal ortamlarının korunması; şehirlerin uygun yerlere ve planlı olarak kurulması; her türlü temizliğe riayet ve en güzeli ortaya koyma çabası şeklinde tezahür etmiştir. Günümüz çevre anlayışının Türk töre ve adetlerinde, sosyal ve içtimai hayatında, kültür tarihinde mevcut olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

Özümüzde varolan bu çevre anlayışı ve ahlaki değerlerin tekrar hayata geçirilmesi suretiyle, çevre sorunlarının giderilmesinde mesafe alabilir ve bu konuda diğer uluslara da örnek olabiliriz.

Post has attachment
BİRİNCİ DÜNYA HARBİNDE IRAK CEPHESİNDE TÜRK-İNGİLİZ MÜCADELESİ

Birinci Dünya Savaşının başlaması üzerine Osmanlı Devleti ’ne savaş ilan eden İngiltere, 6 Kasım 1914 tarihinde Şattü’l-Arap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak Basra Körfezinden kuzeye doğru ilerleyerek petrol bölgelerini ele geçirmek üzere Irak ’a yönelik işgal harekâtını başlatmıştır. Irak cephesinde Arap kabilelerine ve ilan edilen cihada güvenilerek az sayıda Türk askeri (8000) bulundurulmaktaydı. Ancak bölgede çok yönlü propaganda faaliyetinde bulunan İngilizler Arap kabilelerinin önemli bir kısmını kendi yanlarına çekmeyi başarmışlardır. Bundan dolayı Türk kuvvetleri silah, personel ve teçhizat yönünden güçlü İngiliz ordusu karşısında pek tutunamamış, fazla kayıp vermeden taktik geri çekilme planını uygulayarak daha da kuzeye doğru çekilmek zorunda kalmıştır.

İngilizler 22 Kasım 1914’te Basra’yı işgal ettikten sonra ileri harekete geçerek 9 Aralık 1914’te Kurna’ya ulaşmışlardır. Irak ve Havalisi Komutanı olan Binbaşı Süleyman Askerî Bey, etrafına topladığı “Teşkilat-ı Mahsusa ” gönüllüleriyle İngilizlere karşı durmaya çalışmıştır. İngilizlere karşı mevzii başarılar kazanan Osmanlı kuvvetleri, 14 Nisan 1915’ten itibaren ard arda gelen yenilgiler üzerine kuzeye çekilmek zorunda kalmış; Dicle nehri boyunca ilerleyen İngilizler, 21 Mayıs ’ta Ammare ’yi, 25 Temmuz ’da Nasırıye ’yi, 28 Eylül ’de Kutü ’l-ammare ’yi işgal etmiştir.

Bu sırada Irak ve Havalisi Komutanlığına getirilen Albay Nurettin (Sakallı Nurettin Paşa) Türk ordusunu, taarruz fırsatını ele geçirebileceği yere kadar taktik geri çekilme planıyla daha fazla yıpranmadan kuzeye çekmeyi başarmıştır. Nitekim 22-24 Kasım 1915’de cereyan eden Selmanpâk Muharebesinde Türkler zafer kazanmış ve İngiliz ordusunu takibe koyulmuşlardır. Türk takibinden kurtulabilmek için süratle güneye doğru çekilen İngilizler 3 Aralık 1915 sabahı Kutü ’l-Ammare ’ye sığınmışlardır. İngilizleri Kutü ’l-Ammare ’de sıkıştıran Türkler, yaklaşık 5 ay kadar yoğun kuşatma altında tutmuşlardır. Aralık sonunda Bağdat merkez olmak üzere VI. Ordu ’nun teşkiliyle başına Alman Generali Von der Goltz (Golç) atanmış; bu duruma tepki gösteren Albay Nurettin görevden istifa ederek bölgeden ayrılmış; yerine Irak ve Havalisi Komutanı olarak Albay Halil (Kut) Bey atanmıştır.

Bir süre sonra Goltz ’un tifüsten ölümü üzerine VI. Ordu Komutanlığına atanan ve Mirliva rütbesine yükseltilen Halil Paşa komutasındaki Türk ordusu İngilizleri teslime zorlamak için kuşatmanın şiddetini her geçen gün artırmıştır. Kuşatmayı yaramayan İngilizler, Türk ordu komutanlığına açık-gizli tekliflerde bulunarak muhasaranın kaldırılması için çaba harcamışlar; ancak bu teklifler VI. Ordu Komutanı Halil Paşa tarafından reddedilmiştir. 29 Nisan 1916 günü Halil Paşa komutasındaki VI. Ordu muzaffer olarak Kutü ’l- ammare ’ye girmiş, General Townshend komutasındaki İngiliz ordusu tüm personeliyle teslim alınmıştır.

Kutü ’l-Ammare Zaferi; Osmanlı Ordusu ’nun zor şartlar ve imkânsızlıklar içerisinde, Çanakkale ’den sonra İngilizlere karşı kazandığı ve bir İngiliz tümeninin bütün personeli ile birlikte (13 general, 481 subay ve 13.300 er olmak üzere, toplam 13.794 kişi) esir alındığı eşsiz bir zaferdir. Bu zafer, başta İngiltere olmak üzere bütün dünyada büyük bir yankı uyandırmıştır. İngiltere bu yenilgiden sonra Irak cephesinin devam etmesi konusunda tereddüde düşmüş ve altı ay süreyle savunmada kalarak Türk birliklerini rahatlatmıştır.
Petrol bölgesine sahip olmak üzere Bağdat üzerine yürümek için Irak’a sürekli asker ve mühimmat yığınağı yapan İngilizler, Şattülarap’tan 13 Aralık 1916’da tekrar kuzeye doğru ileri harekâta geçmişlerdir. Taze kuvvet desteğiyle İngilizler kısa sürede Bağdat önlerine gelmişler; 11 Mart 1917’de şehri işgal etmişlerdir. Bağdat’ın düşmesi, Osmanlı devlet yöneticileri ile özellikle yöre halkının hafızasında derin izler bırakmıştır. Bağdat’ı ele geçiren İngilizler, 1917 yılında bu cepheden çok Filistin-Suriye Cephesindeki harekâta önem vermişlerdir. 1918 yılına gelindiğinde daha da kuzeye doğru ilerleyerek Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasından sonra 8 Kasım 1918’de ateşkes hükümlerine aykırı olarak Musul’u işgal etmişlerdir.

Irak cephesinde sıcak iklimin olumsuz etkilerine kolera hastalığı ve gıdasızlık da eklenince Osmanlı ordusu İngilizler karşısında tutunamamıştır. İlaç, gıda ve cephane yokluğu Türk kuvvetlerinin azmini kırarken, İngilizlerin yerel halka yaptıkları propaganda etkisini göstermiş ve cephedeki muharebelerin kaderini belirlemiştir.

Post has attachment
ATATÜRK ANLATIYOR: DÜNYA BARIŞI ÜZERİNE

6- Silahsızlanma ve sürekli barış, ancak ve ancak büyük devletlerin devlet adamlarının, büyük ve küçük bütün milletlerin bağımsızlık ve gelişme haklarına eşit olarak sahip olduklarını kabul etmeyi öğrendikleri zaman mümkün olacaktır.

7- Dünya barışı nasıl sağlanacak, nasıl korunup sürekli kılınacak? Üzerinde ısrarla durmaya değer bir konudur. Görüşüm odur ki, sürekli barış için, evrensel mutluluk için öncelikle insanların yaşam koşulları iyileştirilmeli, ihtiyaçları karşılanmalı, aralarında sevgi bağları oluşturulmalıdır. Barışa yönelik işbirliği samimî olarak teşvik edilmelidir.

8- Savaşın sebeplerini kaldırınız, savaş yaralarının iyileştiğini göreceksiniz. Barış…, sürekli barış insan topluluklarının durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemlerle olur. İnsanlığın refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde yetişmelidir. İnsanları mutlu kılacak biricik vasıta; onları birbirine yaklaştıracak, birbirine sevdirecek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılayacak hareket ve enerjidir. Dünya milletleri birçok bağlarla birbirine bağlıdır; tıpkı bir apartmanın sakinleri gibi. Eğer apartman kimi sakinleri tarafından ateşe verilirse, diğerleri kurtulabilir mi o yangının etkisinden?

Post has attachment
İNGİLİZ ASKERLERİNİN HATIRATLARINDA KUT’ÜL AMARE’DE SAVAŞIN ÖTESİNDE YAŞANANLAR

Tam dört ay yirmi üç gün kuşatma altında kalan Britanya güçleri, Türk taarruzları ile topçu ve uçaklarının bombardımanına ek olarak, açlık ve hastalıklarla (özellikle son günlerde), soğuk havayla birlikte mevzileri dolduran, kimi zaman mevzileri terke zorlayan, askerlerin dizlerine kadar gelen su taşkınlarıyla mücadele etmek zorunda kalmış ve savaşın sonucunda başarısız olmuştur.

Britanya birlikleri her ne kadar bir çekilme sonrası Kut’ta tertiplense de ilk zamanlarda moralleri oldukça yüksektir. Bu sayede ilk zamanlardaki Türk taarruzlarını geri püskürtmeyi başarmışlardır. Fakat ilerleyen zamanlarda özellikle topçu atışları, su taşkınları, soğuk ve açlık nedeniyle moralleri iyice düşmüştür. Bu yüzden tam teslimiyete razı olmuşlardır. Bu durum bizde askeri başarıda lojistik imkânın yanı sıra moralin de ne kadar etkili ve önemli olduğunu göstermektedir.

Kuşatmayı asgari zayiatla devam ettirmek isteyen Türk birlikleri komutanı Halil Paşa’nın, Kut’ül Amare’ye taarruzlardan vazgeçmesini stratejik bir askeri taktik olarak göremeyen ve değerlendiremeyen İngilizler, bu başarısızlıklarını Türklerin başarısı olarak görmemişler, açlığa ve kötü hava koşullarına mal etmişlerdir. İngiliz askerleri kuşatma boyunca davranışlarının cesurca olduğunu değerlendirerek ve Britanya Kralına karşı görevlerini yerine getirdiklerini inanarak kendilerini teselli etmeye çalışmışlardır.

Sonuç olarak ne beklenen yardım kuvvetleri Kut’a ulaşabilmiş ne de Kut’taki Britanya güçleri kuşatmayı aşacak bir huruç harekâtına cesaret edebilmiştir. C.V.F. Townshend, Kut’ül Amare’deki bu pasif duruşunu tam teslimiyetle ödemiştir: Kendisinin İstanbul’da, komuta ettiği askerlerinin ise Anadolu’da farklı esir kamplarında devam edecek olan bir esaret hayatına sebep olmuştur. Gelibolu’daki başarısızlığın üzerine, koşulsuz teslimiyetle son bulan Mezopotamya’daki bu başarısızlık, İngiliz tarihine unutulmayacak, büyük hezimetlerden biri olarak geçmiştir. Gelibolu yenilgisinin hemen ardından gelen bu felaket üzerine yapılan hataları tespit etmek için İngiltere’de parlamento komisyonları kurulmuştur.

Post has attachment
TÜRKİYE, İNGİLTERE VE NATO (1959-1965)

Katıldığı ilk andan itibaren Türkiye, Atlantik ittifakının en önemli ve en sadık üyelerinden biri olduğunu ortaya koydu. Coğrafi konumu, Türkiye’yi, Stalin’in savaş sonrasında gerçekleştirdiği Sovyet nüfuzunu işgal edilmiş Doğu Avrupa’nın ötesine, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya doğru yayma çabalarının birincil hedeflerinden biri haline getirmişti. Türkiye, bundan dolayı Yunanistan’la birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik korumasından faydalanacak ilk devletlerden biri olacaktı. Türkiye’nin Atlantik İttifakı’na üye olmaya davet edilmesi, olması gereken çok doğal bir olaydı. Bu şekilde Türkiye, NATO’nun doğudaki en önemli kalesi haline geldi ve daha sonra da Orta Doğu’da 1950’lerde oluşturulan ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan savunma sistemlerinin de önemli bir halkası konumunu kazandı.

O zamandan itibaren Türkiye’nin, Batı ittifakı ve bu ittifakın gittikçe hassas hale gelen ve istikrarsız bir yapıya kavuşan güneydoğu kanadı açısından taşıdığı önem konusunda herhangi bir şüphe ortaya çıkmamıştır. Kuvvetli ve yüksek düzeyde disiplinli silahlı kuvvetleri ile Türkiye, güçlü komşusu Sovyetler Birliği’ne karşı ciddi bir ağırlık oluşturmak üzere kendisine güvenilebilecek bir devlet olarak gözükmekteydi. Türk toprağı, üzerinde, Akdeniz’de sayılan gittikçe azalan hava koruma ve deniz üsleriyle birlikte stratejik istihbarat ve iletişim tesisleri barındırmaktaydı. En önemlisi ise Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan dar boğazlar konumundaki Çanakkale ve İstanbul boğazlarının sahibi ve koruyucusu olan devletti. Sovyetler Birliği, 1960’lı yılların ortasında Akdeniz’de sürekli bir varlık oluşturmak için harekete geçtiğinde Türkiye’nin bu fonksiyonu daha da önemli hale geldi. Moskova, Türkiye’nin anahtar niteliğindeki öneminin çok iyi farkındaydı.

Post has attachment
ŞEHİR MİMARLARI

Mimarî faaliyetler denildiği zaman, genel olarak akla taş ve kârgir binaların yapım ve onarımı ile meşgul olan sanatkârlar gelmektedir. Zikredilen inşaat malzemesi ile yapılan binaların asırlarca yaşadığı, bu yüzden mimarîsi ve mimarı hakkında geniş bir bilgi kaynağı teşkil ettikleri mâlumdur. Bugüne kadar ulaşmış olan cami, medrese, dârü’ş-şifa, imâret gibi şehrin bir kısmında veya gelişmesi istenen kasabada inşa edilen külliyelerin mimari üslûpları ve mimarları daima araştırıcıların ilgisini çekmiştir. Devrine göre şehir ve kasabalarda yeni boyutlar ve imkânlar kazandıran bu tip taş ve kârgir binalar, yapılış gayelerine göre gruplândırılabilirler; dinî eserler (cami, mescit, tekke, türbe), eğitim gayesi ile yapılmış olanlar (medrese, mektep), hastahane (dârü’ş-şifa, bîmârhane), hamam, yemek pişirilen ve dağıtılan yerler ile bu müesseselerde çalışanların kalacakları ikametgâhlar için su-yolu, kanalizasyon gibi medenî tesisler ve nihayet bunlara gelir sağlamak için yapılmış olan han, çarşı, fırın, değirmen, boyahane, salhâne, başhâne, pazar yerleri gibi kuruluşlar. Bu yapılar, yeni kurulacak şehrin veya eski şehrin imâr ve iskân edilmesi istenen semtinin çekirdeğini teşkil eder. Bunların yanı sıra muhtelif şehir ve kasabalarda bu tip eserleri veya daha küçük örneklerini görmek mümkündür. Ayrıca askeri maksatlarla yapılan kale, istihkâm gibi devlete ait resmî inşaatlar da devrin mimarî faaliyetlerinin diğer bir kısmını teşkil eder; bunlara sarf edilen para hesaplarına ait muhasebe kayıtları, bu inşaatlarda çalışan bütün sanatkârların tespit edilmesine yarayacak ipuçlarını vermektedir. İşte bu suretle bugüne kadar gelmiş olan taş ve kârgir mimarî eserler ve onlara ait mevcut muhasebe kayıtlarından devrin mimarî üslubu ve mimarları hakkında bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Bununla beraber bu inşaat, bir bakıma yüksek bir tabakanın yaptıra geldiği, devrine göre pahalı bir inşaat nev’i olduğu için halkın çoğunluğunun müracaat ettiği ahşap inşaatın hususiyetleri, mimarları ve inşaat teşkilatı hakkında fazla bir bilgi vermemektedir. Diğer bir deyimiyle, alt yapının inşa faaliyeti hakkında şimdiye kadar fazla bir bilgi veya fikir mevcut değildir. Büyük merkezlerin dışındaki şehir ve kasabalarda inşaatın ne şekilde yürütüldüğü, bir kontrol mekanizmasının olup olmadığı ortaya konabilir ise, bütünü ile Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mimarî faaliyetleri takip etmek ve mimarların fonksiyonlarını takip edebilmek mümkün olabilecektir. Keza bu hususta mimarlar üzerinde de durmak icap ediyor. Mimarlık, muhtelif sahalarda görülen bir meşguliyettir. Meselâ gemi yapımı ile uğraşan kimseye gemi mimarı deniyordu. Suyun nakli, bir başka yere akıtılması, su getirmek gibi işlerle uğraşanlara su (?) mimarı deniyordu. Köprü yapımı ile uğraşan kimse de köprü (cisr) mimarı adını taşıyordu. Fakat bu hususta önce Osmanlı İmparatorluğu’nda şehir ve kasabaların gelişmesi şartlarından, şehir ve kasabalar arasındaki farktan ve nihayet XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyılın ilk yarısında kır bölgelerinden şehirlere vukû bulan akından bahsetmeliyiz. Çünkü şehir mimarlarının teşekkülü, bu şehirleşme ve bu olay sonucunda şehirlerdeki inşaat sektörünün hareketlenmesi ile bir paralellik göstermektedir.

Post has attachment
NİZÂMİYE MEDRESELERİ VE BÜYÜK SELÇUKLULARDA EĞİTİM

Selçuklular, kuruluşlarını tamamlayıp Sünnî İslâm âleminin liderliğini ele aldıkları zaman temsilcisi oldukları kesim için Hıristiyan Bizans ve Şiî-Fâtımîler olmak üzere iki tehlikenin belirdiğini görmüşlerdi. Bizans, dış tehlike olarak mevcudiyetini korurken, Fâtımîler de iç tehlike olarak Sünnî düşünceyi ve onun temsilcisi Abbâsî halîfeliğini tehdit eder hâle gelmişti. Fatımîler, ordularıyla Mısır ve Suriye’ye hakim olmuş, buraları Şiîleştirmeye çalışmakla kalmamış, nüfuzları altında olmayan bölgelerde de kendi taraftarlarını desteklemek suretiyle Abbasî halîfeliğinin otoritesini sarsmak, Sünnîliği zaafa uğratmak yolunu takip etmişlerdi.

Fâtımî halîfeleri, Abbâsî halîfeleriyle mücâdele edebilmek için bir doktrin yaratarak, kendi hilâfet iddilarını pekiştirmek ve bu iddia doğrultusunda mücâdele edilen devletleri propaganda yoluyla zayıflatmak gibi bir gaye gütmekteydiler. Bu gaye ile Ezher Camii’ni yaptırarak burayı Şiî kurmayların ve propaganda için kullanılan “Daîler”in yetiştirildiği bir üs haline getirdiler.

Fâtımîlerle aynı akîdeyi paylaşan ve Bağdât merkezli Şiî bir devlet kuran Büveyhîler, Fâtımîlerle ortak hareket ederek Sünnîlik üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştı. Bu gelişmelerin sonucunda Bağdat halîfeliğiyle birlikte onun temsilcisi olduğu Sünnî düşünce, siyasi destekten mahrum olduğu için, Şiîlik karşısında yok olma tehlikesine maruz kalmıştı. Bu durumda Sünnî doktrini ihya edecek ümit ışığı, doğudan gelecek olan Türklerden başkası gözükmüyordu. Nitekim Selçukluların Bağdat’a gelişiyle Sünnîlik zafer kazanacak ve yok olmaktan kurtulduğu gibi yeniden canlanma dönemine de girecektir.

Post has attachment
BULGARLAR VE OGURLAR

Önce erken dönem Bulgarları, sonra da Tuna Bulgarları için kullanılan ve tarihî bir ilişkiye işaret eden Onogur-Bulgar adlandırması, Bulgar ve Ogur topluluklarının birlikteliği görüşünü daha da güçlendirdi. Onogur-Bulgar terimi daha sonra tarih literatüründe yaygınlaştı. Fakat bu ikili adlandırmanın ilk unsuru Onogur değil, Onogun’dur. Bu durum ise bu iki adın veya topluluğun birbirleriyle olan ilişkisinin açılığa kavuşturulmasını gerektiriyor.

Nemeth’in, Bulgar halk adının etimolojisine ve bunun tarihî açıklamasına ilişkin varsayımını da bu sorun çerçevesinde ele almak gerekiyor. Buna göre Bulgar adı, Türkçedeki bulga- ‘karıştırmak’ fiilinden türemiş olup anlamı ‘karışık’tır. Tarihî bakımdan bu şöyle açıklanabilir: Hun İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından dağılan Hunların bir kısmı Karadeniz’in kuzeyindeki bozkır alanlara geri çekilerek 463 dolaylarında oraya gelen Onogur, Ogur ve Şaragur halkları ile karıştılar. Adları da bunun izini taşımaktadır. Daha sonra Nemeth’in kendisi de bu etimolojik çözümden vazgeçerek bu adı bulga- ‘isyan çıkarmak’ fiilinden açıkladı.

Dil tarihi açısından ve tarihsel açıdan ortaya çıkan sorunlar, her halükârda, çeşitli adlarla karşımıza çıkan halklar arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesinde eskisinden daha da temkinli olunması gerektiğine işaret ediyorlar. Dil akrabalığı kavramını tarihî açıklamalarda kullanmak sakıncalıdır. Yani sadece dil tarihi varsayımlarından yola çıkarak bu halklar akraba sayılamazlar. Kimi kabile teşkilatları arasında uzun süren tarihî ilişkilerden dolayı ortak bir bilinç oluşmuş olması da bunu değiştirmez.
Wait while more posts are being loaded