Profile cover photo
Profile photo
Ayhan KÜFLÜOĞLU
117 followers -
Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemli.
Ne bildiğimiz değil, bildiğimizden ne anladığımız önemli.

117 followers
About
Communities and Collections
Posts

Post has attachment
Fizikî Varlık ve Hareketlerimiz, Ânlık Var – Yok edilişlerle Gerçekleşiyor

Diğer evren ve âlemler hakkında fazla bir bilgimiz yok ama bulunduğumuz boyuttaki, maddî mahlûkatın, “fizikî vücud ve hareketleri”, “ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini, hepimiz görüyor ve tecrübe ediyoruz, fakat farkında değiliz.

Farkında ol(a)mamazın sebebi: İçinde bizle birlikte, tüm varlık yok edildiğinden, bu “yok ediliş ve yokluğa” şahit olamıyoruz. Halbuki fizikî, somut varlığımızın, “ân’lık var – yoklar”la gerçekleştiğini farketmek, zor değil.

Şöyle ki: Bulunduğumuz “şimdiki ân/zaman”dan; “1 saniye”, hattâ “1 ân” önceki ve sonraki zamana gidemediğimiz; yani “ân”lık bile olsa, “geçmiş” ve “gelecek zamana” gidemediğimiz ma’lûm. Demek ki; bizim “fizikî vücud / somut mevcudiyetimiz”, sadece, o daracık “şimdiki ân/mekân”da; yani “ân’lık!”

Misalen: “Şimdiki ân/mekân”da sandalyede oturan bir insan (meselâ kendimizi) tasavvur edelim. Bu kişi, “şimdi” sandalyeden kalkıyor olsun. Bu kişinin “yeni şimdi”de, sandalyeden kalkma hareketinin yaratılması için; oturuyor olduğu “önceki şimdi”sinin silinmesi ve yok edilmesi gerekiyor.

Yani “oturuyor olduğu şimdiki ân/mekânı”nın, “geçmiş ân/mekân” yapılması gerekiyor ki; yeni gelen “şimdiki ân/mekânı”nda, “ayakta durma” pozisyon/durumuna yer açılsın. Tıpkı; “şimdiki ân/mekân”a benzeyen Sinema Beyaz Perdesinde, “ânlık resim kareleri”nin biri giderken, diğer “ân/mekân resim karelerinin” gelmesi gibi.

Eğer bu kişinin, “an”da bulunan “sandalyede oturma fizikî pozisyon ve vücudu” silinip, yokedilmeseydi; “sandalyede oturan önceki ben” ve “sandalyeden kalkmış şimdiki ben” olarak; 2 ayrı fizikî ve somut Ayhan’ın birbirine bakıyor olması gerekirdi! Reâlitede böyle birşey olmadığına göre; o hâlde, içinde bizle birlikte, tüm mahlûkatın “varlık ve vücudu, hareket ve devamı;” her “ân” tekrar tekrar “var – yok edilmeleri”yle gerçekleşiyor demektir!

Yani: Yaşadığımız evrendeki “varlık ve hareketi”; bilgisayar ekranındaki piksellerin yanıp – sönmesiyle, ekrandaki cursorun hareket ettiğini görme algılamamız gibi ve bilgisayar dil ve işleyişindeki “0 – 1, var – yok”, yani “sinyal gelsin – gelmesin” komut / mantığıyla gerçekleşiyor.

Veya sinemada, “Şimdiki Ân / Mekân”a benzeyen “Beyaz Perdesi”ndeki “varlık ve hareket”in oluşma mekanizmasıyla, birebir aynı gerçekleşiyor; reel evrenimizdeki varlık ve hareket.

Çünkü: 1 Uzay–Zaman’da, 2 Nokta olamayacağı gibi; 1 Nokta’da da, 2 Uzay–Zaman Olamaz. Çünkü: Matematikte “doğru”nun, “bölünemeyen en küçük noktalar”dan oluşması gibi; “zaman” denilen dairevî süreçte, “bölünemeyen en küçük ân/süre noktaları”ndan oluşur. “Zaman” denilen olgunun teşahhus ve zuhuru ve böylelikle “süre”nin akması; “ân” denilen, hareketin olmadığı “fotoğraf karesine” benzeyen bu “süresiz nokta”ların, tekrarlı bir şekilde, ardarda “var – yok” edilme süreç ve devamlılığıyla sağlanır.

Bir sinema ve fotoğraf karesine benzeyen; yani “zaman/süre”nin akmadığı ve “hareket”in gerçekleşmediği, o donuk “en küçük ân”da bulunan “fizikî vücud” ve vücudumuzun yeni “hâl / pozisyon / durum” ve “hareketi;” birbirlerine kesikli ve boşluklu bağlanan “süresiz şimdiki ân/mekân”ların, ardarda yaratılma ve yok edilmeleriyle gerçekleşir.

Başlangıçta, renksiz ve hareketsiz bir “film şeridi”nde bulunan resim varlıkların, “şimdiki zaman – mekân” (uzay – zaman’a) benzeyen “sinema beyaz perdesinde”, ışık vurunca; zahire çıkıp, vücudlanması ve renklenmesi ve hareket bulması gibi; varlıkta, İlm-i İlâhî’den, “şimdiki zaman – mekân”a gelip, Kudret-i İlâhî ona vücud giydirip, renklendiriyor; aynı varlık, “geçmiş ân/zaman”a geçerken de o vücudu çıkarıp; yeni gelen “şimdiki ân/zaman”da, yeni maddî vücud giydiriliyor.

Zaten mantıken: Aynı cins iki cismin, aynı “ân/zaman”da, aynı “uzay/mekân”ı paylaşmasının mümkün olmaması gibi; iki “şimdiki ân/mekân”ın da, aynı “ân / zaman – uzay / mekân”da olmaları mümkün değil. Yani: İçinde tüm mahlûkatın bulunduğu “şimdiki ân/mekân”, içindekilerle birlikte yok ediliyor ki, yeni “şimdiki ân/mekân” gelsin, yaratılsın. Yani varlığın “fizikî vücudu” ve bu vücudun “hareket ve yeni durumları”; Rabbimiz tarafından, her ân yeniden yaratılıp – yok ediliyor.

Zamanın olmadığı, yani sürenin akmadığı ve hareketin gerçekleşmediği; ardarda yaratılıp – yokedilen ve birbirlerine kesikli/kesintili bağlı olan, bir fotoğraf karesi gibi donuk “ân uzay–zaman birim/noktaları” derken; Quantum Fiziğinde geçen, “quantlaşma ve taneciklenmenin olmadığı en küçük uzay-zaman/mekân-süre ve basamağı” anlatan “Planck Sabiti (Uzunluk-Süresi)” de, aynı şeyi anlatır.

Yani: Evrenimizdeki “Planck Uzunluğu”nu (uzay / mekânını), monitörlerdeki “piksel”lere benzetirsek; evrenimizi oluşturan piksellerin yanıp – sönme süresi de, “Planck Süresi” (zaman / ân’ı) oluyor. Bu süre de, reel evrenimiz ve içindeki bizlerin, “ânlık var – yok edilme süresi” oluyor. Yani “fizikî (somut) vücud” ve “hareketlerimizin;” tıpkı bir bilgisayar ve TV ekranlarındaki gibi, “görüntü tazeleme / yenileme / tepkime / fps / tarama hız ve frekansı” var!…

Evrende “hareket”in olmadığını söyleyen Parmenides’in ve Elealı Zenon’a atfedilen “ok” ve “Aşil-Kaplumbağa” paradoksunun çözümü de; bu “sürekli ve sonsuz olmayan;” yani “süreksiz ve sonlu, kesikli / kesintili ân noktaları”nda...
Add a comment...

Post has attachment
Tevhid; hem Aklî bir İlke ve hem de Gözlemsel bir Bilgidir (1)

Matematikte “doğru”nun, bölünemeyen en küçük noktalardan oluşması gibi; “zaman” denilen süreçte, “bölünemeyen en küçük ân/süre noktaları”ndan oluşur. Bir sinema ve fotoğraf karesine benzeyen; yani “zaman/sürenin” akmadığı ve “hareketin” gerçekleşmediği, o donuk “en küçük ân”da bulunan “fizikî vücud” ve vücudumuzun yeni “pozisyon/durum” ve “hareketi;” şimdiki ân/mekânlar’ın, ardarda yaratılma ve yok edilmeleriyle gerçekleşir.

Aynı cins iki nesnenin, aynı uzay/mekânı paylaşmasının mümkün olmaması; bu iki nesnenin, ancak bitişik, yanyana veya içiçe, olmalarının mümkün olması gibi; iki “şimdiki ân/mekân”ın da, aynı “ân / zaman – uzay / mekân”da olmaları mümkün değil. Yani: İçinde tüm mahlûkatın bulunduğu “şimdiki ân/mekân”, içindekilerle birlikte yok ediliyor ki, yeni “şimdiki ân/mekân” gelsin, yaratılsın. Yani mahlûkatın “fizikî vücudu” ve bu vücudun “hareket ve yeni durumları”, her ân yeniden yaratılıp – yok ediliyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta: Tüm varlığın, “her şimdiki ân/mekân” tecrübe ettiği, “yaratılma – yok edilme (var – yok)” sürecini farkedip, anlamamız için verdiğimiz, bu “beyaz perde ve fotoğraf karesi, bilgisayar ve ekran” örneği; bir “benzetme ve mecaz” değil! Evet, aynen: Sinema beyaz perdesi ve bilgisayar ekranındaki “varlık ve hareketi;” nasıl meydana geliyorsa, içinde yaşadığımız bu reel evrende de, aynısı oluyor!

Geçmiş muhakkik ve mutasavvıfların eserlerinde de; varlığın mevcudiyet ve devamlılıklarının; “an be ân, devamlı, yeniden var – yok edilerek” sağlandığı geçer. Fakat bu konu/olay, hak ettiği değeri o gün de görmemiş; bugün de görmüyor. Herhâlde, kâlp gözüyle görülebilen veya mikro (veya quantum) düzeyde gerçekleşen bir olay olarak görülmüş/görülüyor.

Halbuki devamlı ve her ân yaşadığımız bu olayın farkına varmak, varlık ve evren anlayışımızda devrim açacak niteliktedir! Bu vak’â; sonuçları itibariyle neye yol açtığı, hangi felsefî ve bilimsel paradigmaları büktüğü veya geçersiz kıldığı üzerinde, araştırmalar yapmak ve öngörülerde bulunmak için, bereketli bir arazi olarak duruyor. (Meselâ: “Bunun üzerine, yeni bir ilmî teori ve hipotezi, nasıl inşa edebiliriz?” veya “Bununla, acaba dalga-parçacık düalite/ikilemi çözülebilir mi?” gibi.)
Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
Bilimsellik Felsefesi’nin dayattığı Aksiyomatik Öninançlar

Bilimsellik Felsefesi’nin (scientism, scientific, philosophy of scientificism), evrendeki “bilgi”yi (veri/data – information – knowledge), “Yatay Deterministik Şablona” göre filtreleyip – kodlaması ve “bilim” (science) olarak, yeniden üretmesi neticesi ve gözümüzü açtığımızdan beri, tüm ömrümüz boyunca maruz kaldığımız bu “Bilimsel Bilgilerin” telkin ve tekrarları neticesi; kalbimiz “müslüman” kalsa bile, algı ve zihnimize “inkâr ve şirk virüsleri” bulaşmış, hastalık tüm vücuda yayılmıştır artık!

Üstelik, bu virüsleri tanıyıp – teşhiş edecek, bir “antivirüs programımız” bile olmadığı için; hasta olduğumuzu bile farketmeyiz! Ki, tedavi olmayı düşünelim; bir çözüm arayalım!...

Bilimsellik’in, evren hakkında bize verdiği Bilimsel Bilgiler; (sanki “Allah var – yok”un ortası veya bunun 3. bir ihtimâl ve şıkkı varmış gibi veya bu 2 şıkka eşit mesafede kalıp, bakılacak dış bir 3. gözlem ve koordinat noktası varmış gibi!): “Gözlem ve araştırmalarımda, tüm dinî ve felsefî inançlardan bağımsız olacağım. Evrene, tarafsız ve objektif bakacağım. Olayları, olgusal ve olduğu gibi anlatacağım!…” iddiasıyla; “ateist” tarafa savrulan, “deist” subjektifliğe kayan ve bu inançları savunan “Bilimsellik Felsefesi”ne göre kurgulanmış ifadelerdir; “Bilimsellik Kriterleri”ne uyarak hazırlanmış evren tasvirleridir.

“Allah var – yok” dışında 3. bir ihtimâl; gidilecek 3. bir yol ve aklî seçenek olmadığı için; “objektif ve tarafsız, olgusal ve nesnel” olunamayacak bir konuda; güya “objektif ve tarafsız olacağım” diye, Bilimsellik’in, bu “ateist ve deist” taraflı bakışı sahiplenilmez!

Ayrıca, bu konuda “objektif ve nesnel” bir bakış mümkün olsaydı bile; ahlâkî olarak, gene de “tarafsız” olmak doğru değil. Çünkü: “İyi – doğru – güzelden” taraf olmak gibi, insanî bir yükümlülüğümüz de var bizim…
Add a comment...

Post has attachment
Add a comment...

Post has attachment
Papa'nın el öptüğü aile!
Add a comment...

Post has attachment
Papa'nın el öptüğü aile!
Add a comment...

Post has attachment
Bilimsellik'in, fail olmadan; Uzun Zaman + Tesadüf ve Zorunluluklarla, evreni tasvir ve açıklama şekli şöyle: (Yersen!)
Add a comment...

Post has attachment
Allah; sadece Din Dersinin değil, Fizik – Kimya’nın da konusudur

Rabbimiz olan “Allah”; sadece Din Dersinin konusu olmayıp, Fizik – Kimya gibi, diğer derslerin de konusudur. Çünkü bu derslerde de, Rabbimiz’in evrende görünen “fiil ve eserleri”; bize “ihsan ve ni’metleri” anlatılmaktadır.

Çünkü: Tıpkı, iki boyutlu harflerle yazılan “Teşriî ve Kelâmî” olan, vahyettiği “Kur’an Kitabındaki” âyetlerin okunması gibi; diğerinde de, üç ve daha çok boyutlu yarattığı “Kâinat Kitabında” yazdığı “Tekvinî ve Kevnî Âyetleri” okunmaktadır. Biri, Teşriî ve Teklifî Şeri’ât ve kuralların yazıldığı “Kurân-ı Kerîm Kitabı;” diğeri ise, Tekvinî Şer’iâtın yazıldığı “Kevnî Kâinat Kitabı.”

Ve zaten Kitabımızda ilk vahyolunan “oku” emriyle de, bu 2 kitabı okumamız emrediliyor ama “Bismillâh”la okumamız; daha doğru ifadeyle: “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” okumamız emrediliyor. Yani: Kâinatı; Rabbimiz’in yarattığı ve her ân/mekân [yok(luk)tan halk ve icad ve var(lık)tan terkip ve inşa suretiyle] yaratmaya devam ettiği; çok boyutlu ve hareketli bir kitap olarak okumamız ve bu kitaptaki harf ve kelimelerin, suret ve özelliklerinden daha çok; taşıdığı ve işaret ettiği anlam ve mesajlara dikkat edilmesi gereken bir kitap olarak okumamız emrediliyor.

Demek ki; evren araştırma ve gözlemlerini, ölçüm ve deney faâliyetlerini; “Bilimsellik”in “seküler ve lâik” paradigmalarıyla; yani bir “ateist” veya “deist”in gözüyle; yani güya “Allah yok(muş); varsa bile, evrendeki işleyişe karışmıyor(muş)!” önvarsayımıyla ve sanki bu önvarsayım doğru ve bilimsel olarakta ispatlanmış tarzında yapamaz bir müslüman!

Eğer varlık ve gerçeği parçalayıp, bölen bir kafayla; yani “bilimsellik” diyerek, “sekülârizm ve lâiklik” diyerek; “Din Dersleri – Fen Dersleri” ayrımlarıyla, farklı gerçeklik alanları üretir ve bunun sonucunda, Rabbimiz’i sadece Din Derslerinde anlatır, diğer derslerde unutur ve atlarsak; sokağa çıktığımızda, evrene bakışımız da “din dışı” (seküler ve lâik); daha doğrusu “ateistçe” olur; bir ateistin gözüyle olur!

Hakikâti parçalayıp, çifte gerçeklik alanları üreten, bu bölmeli seküler anlayışın sonucu olarak; “müslümanlığımız” da, sadece “cami” gibi mekân ve “bayram, namaz” gibi zamanlarda hatırlanan, “parttime müslümanlık”a döner!...
Add a comment...
Wait while more posts are being loaded